6 Şubat 2011 Pazar

hayatın anlamı çok ufak anlarda.

bu sabah çayımı içerken, 12 yaşında tombul bir kedinin, göbeğini güneşe açmış keyif yapmasını izliyordum. bir sağa bir sola dönüyor, arada şımarıkça patisini yalıyor, sonra yine kocaman beyaz göbeğini güneşe seriyordu. normalde böyle anlarda hemen fotoğraf makinesine koşarım ama bu sabah, sadece izledim ve mutlu oldum. ayşe, kendi kedimden sonra en çok izlediğim ve en çok hayata dair anlamlar çıkardığım kedidir.

4 Şubat 2011 Cuma

maddelerim

senin ruhun duymaz, benim içim içimi yer geceleri..

10 gün oldu, evime dönmek istemiyorum. bavullar hazır, kedi uykuda. bir gün daha ertelemek, bir gün daha, evime dönmemek ve hep kaçmak istiyorum.

benim saçlarım kızıl. kimse görmedi, kimse onaylamadı, huzursuzum.

annem demin ''iran kedilerinin köpekteki karşılığı bulldog'tur'' dedi. söylediği şey çok mantıklı gelmekle beraber, her zaman dev bir bulldog köpek istemişimdir ama iran kedilerine pek düşkün değilim.

sabaha karşı uyandım, aklıma çok güzel bir blog fikri geldi. o an hemen o insanlara mail atmak istedim, ama saat sabah 5'te benden ''hadi beraber bir blog açalım'' şeklinde bir mail alırlarsa, ya emek, ya yaprak, ya da peluş korkabilirdi. hasan korkmazdı normal karşılardı.

senin ruhun duymuyor, benim içim içimi yiyor şuan.

1 Şubat 2011 Salı

eskiler



ananemdeyim günlerdir... bugün benden dolabını toplamamda kendisine yardımcı olmamı istedi. tüm giysilerini, özel eşyalarını elden geçirdik. boğazımda bir düğüm. o kadar severim ki onun şifonyerinin eski kokusunu. lavanta, eşarplar, kumaş mendil, danteller, siyah beyaz fotoğraflar geçti elimizden. hepsini tek tek katladım. o bazılarına uzun uzun baktı, kimbilir neler gördü. sonra iki tane eski zaman işi gecelik aldım dolabından kendime, ona artık olmayan. dantel, upuzun. bir de hırka, çizgili, altın düğmeli. giydikçe kendimi ananem gibi hissedeceğim, ki zaten yüzlerimiz de huylarımız da çok benzer. sonra ona yaptığım tiramisu'yu yedik üç kız. ben, annem ve ananem. ah evet bir de kedim, dört kız. huzurlu bir kış günü, çok uzun yıllar sonra, hala hatırlayacağım bir gün.

kar



sabah erkenden uyandım. bu odada gözümü açtığımda gördüğüm ilk şey çatılar oluyor. hepsi beyazdı. rüya sandım, gülümsedim. dalmışım. ikinci uyanmamda daha ufak beyaz lekeler vardı. hala güzel. elimde kahve kupam, kucağımda kedim, devamını bekliyorum.

bir de pek sevdiğim karlı tablo var.

30 Ocak 2011 Pazar

içimizdeki clementine



her kadın eternal sunshine of the spottles mind'ı çok sever. her kadın kendini başrolün, clementine'ın yerine koyar. her kadının bir arıza çıkarmakla, sevmektten vazgeçmekle, silinmekle ve değer verilmekle sorunları vardır.

içinizdeki clementine'a kapılmayın. o sadece harika bir senaryonun ürünü.

29 Ocak 2011 Cumartesi

günün filmleri






bir takım sebeplerden birkaç gündür evdeyim. kendi evimde değilim fakat, yanımda lap topum, kedim, çayım, battaniyem, ufak bir odadayım. resim yapmaya elim gitmediği zamanlarda film izlemeye gözüm gider ancak. o sebeple bugün dört film birden günüydü. her telden çaldım.

oscarlardan önce social network'ü izlemek istiyordum mutlaka, önce onu aradan çıkardım. sinir bozucu bir hızda ilerliyor film baştan sona, çünkü sinir bozucu bir hızda düşünen ve işleyen bir beynin yarattıkları hakkında, facebook'un kurucuları hakkında bir film. izlemek gerek, çünkü uzun bir zaman dilimi içinde yapılmış en olay yaratan buluş ve bir fikrin varabileceği tüm uç noktaları düşünmek güzel.

meet the robinsons, çok aman aman olmayan bir animasyon. çok iyi animasyonlar izlemiş kimsenin de bayılacağını sanmıyorum. ama sempatik, tatlı birşey, izletiyor kendini.

life as we know it, çıtır çerez kategorisine girebilecek bir film ve ben bu kategoriyi hiç inkar etmeden pek sevdiğimi söylüyorum zaten. başroldeki pek yakışıklı josh duhamel'den bağımsız olarak, insancıl ve sıcak konusu için de izlenebilir. bir de hiç bebek sevmeyen, açıkçası bebeklerden korkan biri olarak bu filmdeki ufaklık biraz sevimli geldi bana.

marie antoinette uzun süredir izlemeyi beklediğim bir filmdi, hem dönem filmi olmasından, hem de soffia coppola sevdiğim bir yönetmen olduğundan merak ediyordum. çok beğendim. birkaç kez daha izleyeceğim. çok büyük bir çalışma, kostüm, dekor, olması gerektiği gibi yaratılmış atmosfer. ''ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler'' sözü ile tarihe kazınan fransa kraliçe'sinin iç dünyası, aslında lüksten başı dönmüş, masum bir genç kızdan ibaret olması. ve muhteşem müzikler. bu döneme fon müziği olarak punk rock şarkılarını kullanmış yönetmen, gayet deneysel ve yaratıcı buldum. güzeller güzeli kirsten dunst da başka bir artı, izleyin derim.

27 Ocak 2011 Perşembe

sabaha karşı rengi

o kadar güzel bir renk ki. şuanın rengi. belki de en sevdiğim renk bu. saat beşten altıya, altıdan yediye dönerken, gün, gün olmaya karar verirken. herşey leylak rengi, soluk, ferah. herşey, olabilir gibi. zaten olasılık hayatımdaki sihirli kelime.

tül perde bembeyaz, önündeki sümbülden, yataktaki kediye, tüm ev uykuda. şuan sevdiğim tüm insanlar da evlerinde uykudalar. düşünüyorum, hayal ediyorum, gülümsüyorum. sabaha karşılarda evin içinde gezinmeyi de seviyorum, dışarısını izlemeyi de. pek çok yeni düşünceyi getiriyor tam uyanmamış aklıma.

en uzağı düşünüyorum. sesimin yankısı en uzak nereye gidebilir? en uzak nereden duyuluyorum tam da şuan, seslendiğimde? her sesleniş farklıdır evet. ben fısıltıyla sesleniyorum bu sabahın en erken saatinde, en uzağa. sabaha karşı hemen sabah oluyor sonra.

26 Ocak 2011 Çarşamba

kış işte



nasıl ilkbaharın misyonu mutlu etmekse, kışın da böyle ruh halleri yaratmak işte. ''neyin var'' ruh hali dediğim şey, herkes sorar, kimse bilmez. her yerde üşüyen köpekler ve aç kediler görüyorum. yeni paltomun içinde ısınmak koyuyor. kış hayvanları da mutsuz ediyor. eski arkadaşlarım geri geliyorlar. hayatıma tekrar dahil oluyorlar.

patti smith'in çoluk çocuk isimli kitabını okuyorum. benim için tanrıça sayılabilecek kadın, patti, o kadar doğal ve yakın ki ben sayfaları çevirirken. bu aralar müziğini dinlemekten çok, satırlarını okuyorum.

eve gelip büyük bir özlemle smashing pumpkins dinliyorum. disarm you with a smile.. o kadar severdim ki. o kadar severim ki. sanırım geçmiş zaman diye birşey yok. bu gece yok en azından. şimdikinden hiç farkı yok çünkü.

toplamam gereken bir bavul var. kutusuna girmek istemeyen bir kedim var. bir tuhafım. kış işte.

25 Ocak 2011 Salı

to do list



üç gündür tatildeyim. hiç güzel değil. hep böyle olur zaten, tatil öncesi bir yapılacaklar listem olur, bir sürü sergi, sinema, mekan, fim kapsayan. sonra tatil gelir ve ben yatay konuma geçerim, listemi unuturum.

bu sefer listemi buraya yazıyorum, üç hafta sonra dönüp bakacağım ve tamamladığım için kendimle gurur duyacağım.

- kızlarla tarihi yarımada turu yapılacak. fotoğraf makineleri boyunlara asılacak, yollara düşülecek.

- frida ve riviera sergisine, sonra da rus sergisine gidilecek. notlar ve ilham alınacak.

- bir gün tamamen peluşa ayrılacak, film, abur cubur ve fotoğraf günü olacak.

- yeni başlanacak tuvallerin en azından eskizleri yapılacak. tuvaller de sipariş edilecek.

- benim ve sevgilimin notlarının tamamı açıklandıktan sonra, bir gece kutlama yapılacak, çatıda ya da taksimin bir başka yerinde toplanılacak. martini'mi içeceğim.

- ananeye gidilecek, tombiş yanakları öpülecek.

bunlardan herhangi birini yapmamışsam vurun ağzıma ağzıma.

24 Ocak 2011 Pazartesi

cheescake fiyaskosu

delice sevdiğim cheescake'ten feci şekilde soğumuş bulunuyorum. şöyle ki, birkaç gün önce peluş, blogunda bir cheescake lafı etti ve ben o günden beri başka birşey düşünemez oldum. daha ertesi günü okuldan çıktım, starbucks'a yöneldim ki, arkadaşım ''çok bayat oluyor hiç orda yeme'' dedi. böylece her zaman gittiğimiz cafe'ye gittik. şansıma o gün cheescake vardı ve karşıma yediğim en ekşi, sıcak cheescake geldi. dün akşam burger king'ten eve söyledim, limonlu. umutluydum. içi tamamen buz, belli dondurucudan yeni çıkmış bir cheescake'le karşılaştım.

gerçekten iyi bir öneri alana kadar başka bir yerde de denemek istemiyorum. iştahım kaçtı.

fark etmeyeceğimi mi sandın?

bir filmde karşıma çıktı, bitkilerden meyve ya da çiçek anlamında, verim almak için kullanılan bir yöntem, az su vermekmiş. bitki sizden biraz daha su alabilmek için çabalarken, istediğiniz meyveyi de size sunuyor o enerjiyle. azıcık su, çok ürün. az ver, çok al. böylece hep beklesin, hep istesin, hep pek çok şey versin.

bu yöntemin sadece tarım alanında değil, başka alanlarda da kullanıldığını ve işe yaradığını düşünüyorum.

grace



en sevdiğim film karakterleri listemin, başlara yakın bir yerindedir grace. arizona dream izlemeyi çekiyor canım bugünlerde, bir arkadaşımın da sayfasında grace'e rastlayınca tekrar hatırladım bu filmi ne kadar sevdiğimi. müthiş diyaloglarda ve müthiş johnny deep'le doludur aynı zamanda, tavsiye ederim.

ve grace'in koyu kırmızı ruju, akmış göz kalemi ile, yağmurun altında akordeon çaldığı sahneler.

kris lewis






bir ressamda kıskandığım iki şey vardır. biri renk bilgisi, ikincisi tarz sahibi olması. tarz sahibinden kast ettiğim, resimlerini görünce ''bunu o yapmış'' diyebilmek. bu çok zor elde edilen, çok değerli birşey. bu açıdan, hiper realist resimle pek aram olmasa da rahatlıkla kris lewis'i kıskandığımı ve takdir ettiğimi söyleyebilirim.

22 Ocak 2011 Cumartesi

canın popcorn mu çekti?


resimdeki manyak benim yakın arkadaşım emek. kendisi iki yıldır ısrar etmelerimin hiçbir işe yaramaması sonucu, kendi istediği zaman kendisi gibi deli bir blog açmış. tüm abuk subuk sohbetlerimizin, kafayı yemelerimizin sonucu oluşan her türlü tuhaflığın ve kişisel delirmelerinin barındığı blogunu, sadece gülmek ve şaşırmak için bile okuyabilirsiniz. diyor ki benim blogum dram ağırlığıyla insanları üzerken, onun ki gülümsetecekmiş. kendisine popomu ye diyor, sevgilerimi sunuyorum.

http://canimpopcorncekti.blogspot.com/

okul biter





artık bu okulun birgün, hem de yakınlarda birgün biteceğine inanıyorum. dün bitirme projelerimizi sunduk, notlarımızı aldık, okuldan çıktık ve...

şimdi üzerimde tuhaf bir sersemlik var. emek diyor ki ''sanki hocalar bizi terk etmiş gibi'' evet aynen öyle. bir boşluk hali, ''ne yani bu kadar mıydı herşey?'' hali. ama mutluluk da var. ''oh be!'' de var. yorgunluğum geçince kafam karışacak, şuan değil.

dün gece sevgilime teşekkür ettim. bu süreçte yaptığı herşey için. ve dostlarıma teşekkür, sanırım edilemez bile. beş yıl boyunca nasıl her işimizi el birliği ile yaptıysak, bitirme süreci de öyle oldu. fikir alış verişlerinden uzun sohbetlere, tartışmalara, bitirme mekanlarımıza yaptığımız badanadan, tüm moral vermelere kadar. minnet doluyum.

kendi işimden bahsetmem gerekirse, resimlerimin de konusu olan hayal kurma, hayal kuran insanın hali, geçirdiği aşamalardı konum. tipografik dokuz tane resim ve bir video sundum. videoda ben hayalden hayale geçiyorum, romantikten bunalıma her hayalin şeklini alıyorum. resimlerim de bu hayallerin görselleştirilmesinden, farklı şairlerin şiirlerinin yazılmasından oluşuyor. her şair bir hayal sürecini anlatıyor. birkaç resim, anlatacaklarım bu kadar.

apayrı bir ağızdan jürimizi duymak isteyenler için de:
http://canimpopcorncekti.blogspot.com/2011/01/pipimi-ye.html
kendisinden bir diğer yazıda bahsedeceğim.

18 Ocak 2011 Salı

o kelimeyi kullanmıyorum

- f.. word. yeah. yasak kelime benim için duymak istemiyorum. ne olduğunu biliyorsunuz, yaşıyorsunuz f gerçeğini. hatta şuanda bunun haftasını kutlamaktayız. haftası o kadar berbat birşey ki, ne gelsin istedim, ne sonunu görebiliyorum şimdi.

- sevgili okulumdan mezun olmak için geri sayım. tezimi teslim ettim. bitirme için yaptığım dokuz resim şuan çerçevecide. cuma günü sunum olacak. umarım ağzımdan çıkan laflar ''burdan çok bıktım. gitmek istiyorum. diplomamı alabilir miyim müsadenizle?'' olmaz. bunları dememek için kendimi tutacağım.

- iki gün içinde yapılacakları düşünmek istemiyorum.

- ama üç gün sonra yapılmaya başlanacaklar harika. tatilimde kocaman bir tuval alıp, atölyeye yerleştirip, istediğim gibi boyayacağım. anlamlar yüklemem, alt metni olması, sunmam gerekmeyen bir resim yapmak.. hayal gibi.

- cuma günü martini içeceğim. üç tane.

can't buy me love



aslında alışveriş manyağı olan ben değilimdir, herkes bilir ki aklına bir eteği takan, o eteği alana kadar da rahat etmeyen emek'tir. ben ve pelin daha çok ona engel olma görevini üstleniriz.

ama bugün gördüğüm muhteşem topshop hırka, buraya yazıyorum, cuma günü benim olacaksın. ve cuma gününe kadar ben seni düşüneceğim.

hayatımı değiştirme ihtimalini de hesaba katıyorum.

beatles'ta fonda diyor ki ''money can't buy me love!'' peki hırka.

ilişkiler ve diğer şeyler


ben ilişkileri izliyorum. bunu bir görev gibi, hobi gibi yapıyorum. bir araya gelen hemen her kadın ve erkek, özellikle de arkadaşımsa ikisinden biri, benim için onlar bir film artık. kimi yerde ''dur! sakın yapma!'' dediğim, yer yer gerildiğim, gülümsediğim, meraklandığım birer film hepsi.

ben en çok iki insanın birbirlerini nasıl da çok sevdiklerini izlemeyi seviyorum. sanki seven de sevilen de benmişim gibi, bana ne oluyorsa artık, huzur veriyor.

farklı insanların, farklı sevme şekilleri var. izlediklerimden öğrendim. not ettim.

bir yerlerde birileri, şuan, çok seviliyor. birileri çok üzülüyor. ben hepsinin yorgunluğunu üzerimde hissediyorum.

bana ne oluyorsa..

12 Ocak 2011 Çarşamba

şaşı kızım



şöyle ki, annem kedimizi bir yandan şebek ediyor, bir yandan fotoğraflarını çekiyor, sonra da bunları birleştiriyor. sonra da ben bakıp bakıp güldükçe, kedim içerliyor, kızıyor. ama inanın böyle bir kediye sahip olup gülmemek çok zor.

11 Ocak 2011 Salı

bekle ki gelsin


senin için süslendiğim zaman.
günde üç kez küpe değiştirdiğim zaman.
rujumu tazelemekten dudaklarım aşındığı zaman.
yorgun bir günün sonunda sana sarılmayı beklerken.

seni görememek. güzel değil.