19 Şubat 2021 Cuma

Ah şu birkaç gün

 Öncesinde olan ve sonrasında olacak her şeyden bağımsız olarak;

  Birlikte geçirdiğimiz, sevgi dolu birkaç kış günü için şükürler olsun. Çölde kuruyarak ölmeye yatmışken, bir büyük şişe su bulmaya benzerdi şu birkaç gün, o kadar dramatik değildi belki ama hayati bir umut ve neşe verdiği kesin. Bazı hisleri ve tepkileri ancak sihir ile açıklayabiliyorum, evet, sihirlendik. Uzun zaman sonra tekrar, sihrin kırıntısı kalmamış ve asalarımızdan kıvılcım bile çıkmazken tekrar. Elbette sihir, inandığım en değerli kavramlardan biri, onu içimde ve dışımda bulamazken bile, yitirmişken bile inandım. Bu şekilde geliyor bana geri, inandığım için. 

  Bu seneye ve özellikle bu üzgün, karışık, öfkeli kışa dair, gülümseyerek hatırlayacağımız birkaç gün için mutluyum. Kalıcı bir iyilik beklemeyecek kadar çok şey yaşadım, hakkını vererek keder ve umutsuzluk yaşadım. O yüzden o güzel, sevgi dolu, hiç beklenmedik Pazar günü ve sonrasındaki diğer pofuduk karlı, kahveli, kedili, kahkahalı, sarılmalı ve kavuşmalı günlerimiz için minnet duyacağım, onları alıp kalbimin raflarından birine, yüzleri bana dönük şekilde yerleştireceğim. Olmuş ve olacak her şeyden ayrı bir yere.

  Bu akşam canım annem bize geliyor, iki ev arası göçebesi, bu senenin ve bu kışın belki bizden bile çok yorgun olanı. Akşam 22.20'de aşı randevusunu aldım, umarım sakin ve temiz bir hastaneye, içim titriyor, gerginim, heyecanlıyım. Bu ilk aşının, artık korunduğu zamanların başlangıcı olmasını diliyorum, tüm kalbimle. Onu korumak, iyi olduğunu bilmek, iyiliğini sağlamak istiyorum. Artık çaresizlikler, kapana kısılmalar, kaygılar olmasın. Biz iki senedir, bu ufacık evde sürekli yıpranıyoruz, kendi içimizde ve birbirimizle beraber ayrı ayrı. Artık rahatlama olsun, sağlık olsun, huzur olsun. Hadi akşam olsun, her şey yolunda gitsin ve sonrasında sana, şu geçen birkaç günü anlatayım, çaylar koyayım, kikirdeyelim.

  Ben iyi olmaya o kadar hazırım ki. 

11 Şubat 2021 Perşembe

Bugün nasılız bakalım?

Ev: Boş ve sessiz, iki kedili, Beşiktaş'ta, soğuk, tedirgin, yeni köşeler ve yeni eşyalar var. Yalnızım.

Annem: Benim 10 senedir yaşadığım, iki ev arasındaki fiziksel ve ruhsal savrulup durma halini yaşıyor. Onu yanımda istiyorum, onun sağlıklı olduğunu görmek istiyorum, onun beni korumasını istiyorum. Ait olduğumuz odamızı ve Turunç'u özlüyor. Oradayken aklı burada, buradayken orada. Gidip geliyor. Yoruluyor, darlanıyor, yıpranıyor. Her şey belirsiz, sonunda nerede sabitleneceği belirsiz. Benim gibi.

Dizi: Suits'in 7. sezon ve sonrasını annem izlerken otlanarak baktım, baktım, en sonunda sardı, sardığında dizi bitmişti. Şimdi evde tek başımayken, baştan başladım. 

Müzik: Yok yere Yasemin Mori açıp, iyice derinlere düşüyorum. Sonra Pretty Pimpin ile ağır aksak, keyifli ve durgun bir ritm alıyorum. Arada Coconut şarkımızı dinleyip kendime coşuyorum. Büyük Ev Ablukada'nın 2012 öncesine sarıyorum, neşeleniyorum. Arada mutlaka bir Beatles oluyor, hep olur.

Yemek: yapmaktan çok sıkıldım. Yapıyorum. Çok sıkılıyorum.

Haplar: İyi, az, daha da az olur. 

Gelecek kaygısı: Yok. Geleceğime karşı hissizim, geleceğim bomboş. Memnunum, en ufak bir plan istemiyorum. Zorluyorlar, reddediyorum, hiçbir hareketin ihtimalini bile istemiyorum.

Evden çıkma: Ortalama 2 ayda bir, mecbur bir iş olursa. Yoksa kapının önüne bile inmiyorum, sanki artık dışarısı yok, sanki hep bunu beklemişim, 70 metrekarede 1 buçuk aydır yine açık havasız yaşıyorum. 

Kitap: Şiirler var, okumayı çok isteyip iki satır ilerleyip bıraktıklarım var. 

Renk: Sarının neşesi hafif soldu, yaza tekrar gelir. Derin bir yeşil var, hiç gitmiyor. Bir daha tuvale boya süremeyeceğimi hissediyorum, hiç istemiyorum. 

Bence yine iyi dayanıyorum. Dayandığımı sanıyor olmam da mümkün. Hiçbir şey bilmiyorum. 


Eşekli bir çocuk masalı

Eşeğini kaybedip kaybedip, bulmayı çok seven bir çocuk varmış. 

Bir gün yine sevinmeye ihtiyacı olmuş, önden eşeğini ürkütüp kaçırmış hemen.

Eşek meğer çok sıkılmış bu oyundan, ''Ben artık oynamıyorum'' demiş.

Bunu dediği anda da, eşek olmaktan istifa etmiş. 

Çocuk o gün bugündür hala eşeğini arıyormuş, artık bir eşeği olmadığını bilmeden. 

Masal bitti. 

6 Şubat 2021 Cumartesi

Dünyamın ilk ve en önemli özelliği

Zaman geçer, hep geçer, biraz soluklandığı hiç olmadı. Olsaydı belki ben sakin, iyi kalırdım

İnsanlar değişiyor, korkuyorum, artık güvenemiyorum. Sevmiyorum, söyleyemiyorum. 

Epeydir zor nefes alıyorum, arada bir şarkı açıyorum, duyduklarım hoşuma gidiyor.

Hiçbir şey dünyamı değiştiremez.

Hiçbir şey dünyamı değiştiremez. 

O en tatlı sesiyle, değiştirmeyecek diyor. Ben inanmıyorum, değiştirecekler yine.

Ben değiştiremez diye sayıklıyorum, sayıyorum kendime.

Hiçbir şey dünyamı değiştiremez.

Böyle bilirsem ben, değişmem, kendi sabitlerime bakarım, kendi taşınmazlarım kalır. Ben giderim ama onlar kalır, bunu bilmek de gittiğim yerde beni kurtarır.

Sizlerin olmadığı, kendimin hele hiç olmadığı, 

Uzun yıllardır yaşamayanların olduğu, tüm edepleriyle ve ince ruhlarıyla

Silinmiş sokakların durduğu, bizim o Eyüp'teki evin en sağlam kaldığı,

Ne ki, antik katmanlar bile ortada, şehir ışıklarının söndürdüğü yıldızlar ortada,

Gittiğine yandığınız her şeyi ben topladım, aldım, korudum ve dizdim oraya.

Benim dünyamın taşınmazları, yerinden oynamazları, görüntülerini ve seslerini ben yaptım ellerimle ve becerikli hafızalarımla, tasvir edildiği an ve edildiği gibi yaptım. Bir başka hafızamda yine yaptım.

Yalnızım, sessizim, kediliyim, düşünceliyim, yaşam seyircisiyim, bir gözlemciyim, azılı bir severim, kaygılı bir arşivciyim. 

Ve hiçbir şey dünyamı değiştiremez. 

Kimseyi almam, kimseyi sokmam, ışık yakmam, kapılar ve pencereler daima kapalı. Ben kendimi de almıyorum içeri, neyse ki girmeye de çalışmıyorum, zorluk çıkarmıyorum.

Ancak o şekilde var olabiliyorum kendimle.

Eğer nefeslerim zorlaşırsa, olur da gitmem gerekirse, güncel dünya üstüme yıkılırsa falan,

Sayıklarım birkaç kez,

Hiçbir şey dünyamı değiştiremez. Ben çevremde kendi çizdiğim görünmez bir halka ile gezerim.

Üstten bakınca halkadır, içerden bir küredir, isterse köşeleri vardır, bana ve kedime göredir.

Onu ben kurdum. Onu sizlerden korunmak için kurdum. Katkınıza teşekkür etmem. 

Hiçbir şey dünyamı değiştiremez.

Jai guru deva om

Hiçbir şey dünyamı değiştirmeyecek diyemem. Değiştirmeye kalkarlar, kaçarım. Ben yine kurarım. Ben yine, hangi hafızam varsa onunla, önce kedimi rahat ettiririm, sonra hemen kurarım, ben yine, ben hep. 

Jai guru deva om...

18 Ocak 2021 Pazartesi

Huzur, minnet ve bir fincan çay

  Birkaç sene sonra İstanbul'da yerler kar tuttu ilk kez. Öğlen 12'de uyanınca aylardır ilk kez çok hafif bir neşe hissettim, küçük bir gıdıklanma gibi, yersiz ve kısa bir histi, geçti. Yerini yer yer huzura bıraktı, fonda kalıcı bir tedirginlik ve bitkinlikle.

  Ne kadar uzun zamandır neşe, coşku, çılgın sevinç, tutku, aşk, dans etme isteği hissetmediğime şaşırıyordum geçen haftalarda. Bu listeye şaşıramamak da eklendi sonra, ki ben çok sık şaşırırım, en alıştığım şeylere bile şaşkınlık duyarım. Hayal kırıklığı da duyarım, bir şaşkınlık türüdür, en sevdiklerime en çok duyarım. Duymaz oldum. Kırılacak bir hayalim kalmadı, şaşıracağım bir saçmalık kalmadı. En son ne zaman neşemi ve coşkumu bastıramayıp bu salonda, koridorda uzun uzun, müzikler boyu dans ettiğimi hatırlamıyorum. Hemen her gün dans ettiğim, tutamadığım, uçan bir balon gibi kendiliğinden dans ettiğim ve müziğin kendisi olduğum sabahlar, geceyarıları, mevsimler ve seneler oldu. Oldukları için mutluyum, geride kaldıkları için hüzünlüyüm, içimdeki müziğin susacağını hiç sanmazdım. Artık iki olumlu duygu kaldı elimde, huzur ve minnet, bunları sık sık hissediyorum, insan olduğumu, yaşadığımı bu ikisi sayesinde hatırlıyorum. Kaygının görece düşük olduğu, Şeker'in keyifli ve mutlu olduğu, annemin yanımda olduğu, kavgasız ve gürültüsüz bir günün sonunda huzur ve minnet duyuyorum. Duyabileceğim en büyük ve en yeterli hisler bu ikisi, başka bir şey istemem, dilemem, beklemem. ''Belki de bana verilmiş her mutluluğu yaşadım ve bitirdim'' diyordu Sandra Bullock mektubunda, onun hislerini paylaşıyorum, yaşadığım duyguları çok güzel yaşadım, çok yüksekte yaşadım ve çok uzun bir süre kesintisiz yaşadım. Bundan sonrasında huzur ve minnet, kalbi sevgiyle, anılarla dolu ve yorgun bir insan olarak, bana yeterlidir. Bir fincan da çay lütfen, teşekkür ederim. 

  Aylardır (Ocak sonunda 1 sene olacak) evden doğru düzgün, acil durum dışında hiç ama hiç (Bir kez bile mi ya? Hmm peki, bir kez keyif için çıktım doğru) hiç çıkmadığım için, evin katmanlarını, yalnızlığın seviyelerini fark ediyorum artık. Çok yalnız olduğum günler ve daha az yalnız olduğum günler var, bazılarında yanımda sevdiğim canlılar var, bazılarında kimse yok, bazılarında anılarla ve artık görmediğim insanlarla çevriliyim, onlarla konuşuyorum. Artık görmediğim ve muhtemelen de hiç görmeyeceğim, eski çok sevdiklerimle ne çok konuşuyorum, işin daha fenası onlar da bana cevap veriyorlar. Bu özlemek mi? Yok, benzemiyor, birbirimizi geride bırakmış hallerimizle daha iyiyiz. Bu belki de, geçmişte var olan hisleri ve o kişilerin sembolize ettiği ihtimalleri, hissettirdiklerini, değerli olmayı, değer vermeyi özlemektir. Bazen rüyamda içimde kalmış anları yaşıyorum, paralel bir evrende gerçekleşmiş olanları, hep düş olarak kalacakları, eskiden kafamdan ve kalbimden geçirdiklerimi, rüyamda da olsa bunları yaşamamız, konuşmamız iyi geliyor, gülümsüyorum o gün boyunca aklıma her geldiğinde. Sayfalarına girip fotoğraflara bakıyorum, bazılarının ne çok şeyi sildiğine şaşırıyorum, bazılarında hala durduğumu görüyorum, benim gibi işte, herkes kimi ne kadar geride bıraktığına karar veriyor, izleri sabunlu suyla yıkıyor ya da kütüphanenin tozlu bir rafına kaldırıyor. Ben sanırım, tozlu bir rafta saklı olmaktan memnun oluyorum. Fazlasını da kimseden istemem, rahatsız olurum, yalnızlığıma kaçarım. Tozlu bir rafın ücra bir köşesinde bulunmak da, bir seçimdir, seçtim.

   İnsan asla bilemiyor hayat boyu yanında kalacakları, en yakınlarını, aslında seçemiyor da. Yani seçmiş olman, bu insanlarla hayatımın her dönemini, her anını paylaşacağım, en iyi dostum, en yakınım, en sevgilim olacaklar demen bir işe yaramıyor, hiç yaramadı, hayat bunu hiç yemedi. Belki de ben beceremedim, çok düşünüyorum bugünlerde, düşünmem ya da becerememiş olmam da bir şeyi değiştirmez ya, yine de hayatımda birisi ilkokuldan beri, birisi ortaokuldan beri, birisi üniversiteden beri olduğu yakınlıkta kalsaydı, birisiyle başka bir yaşta tanışmış olsaydım, birisiyle çok farklı bir ortamda tanışmış ve konuşmuş olsaydım, bir başkasıyla iyi bir halimdeyken uzlaşsaydım, birisi, birileri, ben öyle değil de şöyle, ancak o zaman, fakat yine de... Hangi biri için, öyle çoklar ki, ne çok insan geride kalmış, ben ne çok insan için geride kalmışım. İnsan ister istemez düşünüyor, acaba şimdikilerden kimler geride kalacak ilerde, yüzüne bakıp durduğum kimlerin yüzlerini ancak rüyalarımda göreceğim, bilmiyorum, büyük konuşmuyorum, bir şey hissetmiyorum, öyle büyük sevgilerden uzağa düşüyor ve zamanla yadırgamaz hale geliyorsun ki, ''Olacak olan olur.'' diyorsun, kediler var, çaylar var, loş ışıklarda okunan kitaplar var, gece her yer sessizken pür dikkat izlenen filmler var, kalem ve kağıt var, var yani nesneler, insanlardan çok ve insanlardan yakın olabiliyorlar, nesnelerin önemini bu sene gördüm. Annemin sevgisi var asıl, kalbimi ve ellerimi sıcak tutuyor. Şeker var, bacaklarımda oturup, beni izliyor. Huzur ve minnet duyuyorum. Hala hissedebildiğim için bir kez daha duyuyorum. 

  Fotoğraflar var. Hem nesne, hem insan onlar. 

  Ben, hakikaten, hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim kendimi.

3 Ocak 2021 Pazar

Çırpınmayı bıraktığım gün

 2 Ocak Cumartesi günü, sanırım 10 gün önceydi. Ya da dündü, kafam biraz sisli, hatırlayamıyorum.

  Tam olarak duyduğum cümleyi ve kelimelerini de hatırlamıyorum. ''Her şey olsun ve hem de hiç çalışmadan'' vardı içinde. Yani ''Sanki sen oturduğun yerden dünyayı kurtarıyorsun'' gibi, bir başka hakaretti. Fonda çocukken en sevdiğim filmin en sevdiğim sahnesi açıktı youtubeda. Kulaklarım uğulduyordu ve içim bulanıyordu. Yine ve yine, artık saymayı bıraktığım kez. 

  Yeni yıldan bir şey beklemiyorum. Eski yılın son günü, etrafı cılız bir neşeyle süslerken, kulağıma söylenen ve aşamadığım, içimi bulandıran, o korkunç rüyayı duymak dinlemek zorunda kaldım, daha onu aşamamıştım. Ben hala eski yıldayım, uzunca bir sürede eski yılda, eski yılın ezip büzdüğü hayatımda, dev bir sevgisizlik içinde nefes almaya çalışacağımı biliyorum. Sanırım bir buçuk gün kadar, farklı şeyler olabileceğini düşündüm. İnanmadım, ummadım, sadece düşündüm. Kalbimin buzunun çözülebilme ihtimalini, tekrar ısınabilme ihtimalimi, eski hislerimi içimin çok derinlerinde bulma ihtimalini. Sonra çok sevdiğim bir çocukluk filminin çok sevdiğim bir sahnesini açtım. Zehirli bir cümle daha duydum. Öncekini sessizce yutmaya çalışırken. Bir buçuk gün bitti ve ben eski seneye, eskimiş, küflenmiş, bitik bir gerçekliğin parçası olmaya devam ediyorum. 

  Yapabileceğim hiçbir şey yok. Yapmam gereken güçlü olmak ve bir karar almak. Çoktan, aylar önce almış olmam gereken bir kararı, gücümü toplayıp uygulamak, yara bandını çekmek ve atmak. Dün gece yatmadan önce kendime bunlar için güç diledim. Kendimi bataklıktan çekip çıkarmak için güç. Güvende olacağım, korunacağım, kendim olmayı tekrar hatırlayacağım yere ulaşabilmek için güç. 

  Ben artık bomboş gözlerle bakıyorum. 

30 Aralık 2020 Çarşamba

Duvarın ardında, onarıma devam ederken

   Cumartesi 2 ay sonra evden çıktım, yine 50 metre yürümekle nefesim tıkandı, bacaklarıma ağrılar girdi, dakika başı durup soluklanmak zorunda kaldım. Üstelik Şeker'i götürdüğümüz, veterinerden bozma, kasap ile baytar arası, duygu yoksunu, işinde rezalet olan kadın beni korkudan mahfetti, canıma okudu. Üre değerinin normalden yüksek çıkmasıyla ''Kesinlikle böbrek yetmezliği var, pazartesi gelin, tedaviye başlayalım'' dedi. Ben Pazartesi günü için acilen Şeker'in gerçek doktorundan randevu almıştım bile, cevap yazmadım. 

  Pazartesi, nasıl bir uykusuzlukla, yorgunlukla ve yüreğimde korkuyla veterinerimize gittiğimi unutmayacağım. İçerde tek başımaydım, sonucu tek başıma aldım, Şeker'le birlikteydik daha doğrusu. Daha röntgene bakarken gülümsedi, ''Birazdan çok rahatlayacaksın'' dedi canımız doktorumuz, ben o an rahatladım bile, öyle ihtiyacım vardı ki. Ultrasonu hazırlattı, bana bebeğimin idrar kesesindeki boncuk kadar taşı gösterdi ve bu taşın üre değerini yükselttiğini, tedavisinin ise çok basit olduğunu anlattı. Sdma testini de yapmıştı biz gelir gelmez, oradaki değer de normal çıkınca, böbreklerin temiz ve sağlam olduğundan emin oldu, elbette ben de, sevinçle emin oldum, o anki duygumu aldım, kalbime sakladım. Şimdi Şeker'imin sabah-akşam, şırıngayla 4 cc verdiğim bir şurubu, bir de gece uyumadan önce yine şırıngayla 2 cc verdiğim, çiçek kokan bir şurubu var. Bunları sevgiyle, minnetle, sabırla veriyorum, tedavisi olan minik rahatsızlığına ve o minik boncuğa, en çok da veterinerimize teşekkür ediyorum her seferinde. 16 yaşındaysa nolmuş ki? Yaşını her duyan neden bana ''Artık her şey olabilir, normal, kabullenmen lazım diyor ki?'' İsterse (ah lütfen) 22 yaşına gelsin, o hala benim ablam, benim bebeğim ve benim eşlikçi kedim, can yoldaşım, yaşı büyük diye vedalaşmaya hazır olmam gerektiğini kabul mu edeceğim? Bir gün gittiği zaman bile benim için gitmiş olmayacak ki, kalbimin içine, tüm muhteşem, parlak, sevgiyle dolu anılarının yanına girip kıvrılıp orada uykuya dalacak. Ben Şeker'imi daima kalbimin içinde uyutacağım vakti gelince. Vakti şimdi değil, ikimizin konuşacak, paylaşacak, yaşayacak çok şeyimiz var, daha değil. Yanımda kal aşkım, birbirimizi seyretmeye devam edelim. 

25 Aralık 2020 Cuma

Sayfam bir duvarın ardındayken hazır

 Her seferinde buraya gelip de son yazdıklarımı, umutlarımı, beklediklerimi (ve elbette hiç beklemediklerimi, gelmekte olanları bilemeyişimi) görünce acıyarak gülümsüyorum o zamanki halime. ''Ah zavallım ya, bir şeylerden korkmuşsun, yüreğin pırpır ederek çırpınmışsın, nereden bilecektin neler olacağını?'' diyorum. Bunu her zaman diyorum, bu yazdıklarıma bakarken de diyeceğimi biliyorum, bu umut-umutsuzluk, çırpınma-durulma, iyiyi beklemek-çöküntü kısırdöngüsü canıma okuyor. Artık kendime hiç benzemiyorum, yıllar önce dergi kapağından kestiğim o cümle gibi. 

 2 ay önce, bu eve gelişimden bir hafta kadar sonra epeydir olmayan bir sinir krizi geçirtildim. ''Geçirdim'' demem, asla demem, ben idare ediyordum çünkü, zar zor dayanıyordum, kafam suyun üzerindeydi ve iyi gidiyordum. Sinir krizi geçirtilmeye hiç hazır değildim, zırhım üstümde değildi ve duvarlarım yoktu, boşluğuma geldi. 

  Sonra da hiçbir şey tam yolunda gitmedi. (Hiçbir şey zaten asla tam olarak yolunda gitmez, sorun yolunda gitmediği gibi, dik bir açıyla yokuş aşağı yuvarlanmasıydı) Zırhımı ellerimle hazırladım, kalbim güzelce buz tuttu, son enerjisizliğimle kendime sağlam, ses geçirmez bir duvar ördüm. Epeydir böyle kuşanmamıştım ve korumaya almamıştım kendimi, dışarıya karşı değil, içeriye karşı. Zırhla yemek yapmak, koltukta oturmak biraz yorucu ve acı verici oluyor elbette. Bir duvarın ardından zorla ulaşılmak, zorla konuşulmak da öyle. En fazla bir hafta duran buzlarım bu sefer insiyatifi eline aldılar ve çözülmediler, ne yapsam ısıtamadım kendimi, donuk halde kaldım. 2 ay, bu evde, kapının önüne bile inmeden. Twitter'ın en çöp, en rezil 3 insan örneği ile uğraştım bir de, bu yılın en gereksiz aktivitesi olarak. Blogumu, instagramımı, twitterımı da bir duvarın arkasına aldım, o kötü huylu, rezil insan müsveddelerinin daha fazla hayatıma bakmasını istemedim. İçlerinde en sosyopat olanı, en tacizci olanı, atölyedeki workshoplarımızdan fotoğrafımızı alıp koymuş sayfasına, hakarete açmış, bundan zevk almış. Hem de o en ağır hasta olduğum, avaz avaz ağladığım günlerde. Neyse ki arkadaşım geçen hafta yolladı, ben de boş vaktimi olabilecek en aptalca şekilde harcadım. Pandemi boyunca herkes yaptığı ekmekleri, yoga seanslarını, online eğitimlerini hatırlayacak, ben de boşluktan muhattap olduğum tek hücreli canlıları. Geçti gitti. Neyse ki annem, çok şükür ki annem yanımdaydı. Apartmandaki kapıcıdan Corona kapma ihtimalini de birlikte atlattık el ele, günleri bu evde birlikte geçirdik, ruh hallerini, o korkunç sinir krizini, sonraki toparlanma günlerini, sonra daha hafif ve daha keyifli günleri. Titrek ve Şeker'i sürekli ayırmakla, Şeker'i korumakla, birbirlerinin mamalarından yemelerine engel olmaya çalışarak, her gece 2-3 kez kalkıp sabaha perişan halde sürünerek başladık. Yine de şu salgını sağlıkla atlatırsak (umarım, lütfen, lütfen) ben bu dönemi annem sayesinde atlatmış olacağım, beni herkesten ve her şeyden aylarca itinayla korumuş olmasını, bebek gibi bakmasını hiç unutmayacağım. Umarım onu mutlu edeceğim, gezdireceğim, yüzündeki huzura şahit olacağım ve atlattıklarımıza dönüp bakıp, arkamıza keyifle yaslanacağımız günler gelir. Daha da dayanırım, dayanırız, belli ki daha bitmedi. Yeter ki o günler gelsin. 

  Geçirdiğim en zor, en acı verici, fiziksel olarak ve ruhsal olarak beni en çok çökerten senelerden biri bitiyor. Geçen Aralık ayındaki heyecanımı, evi süslediğim günleri, Nişantaşı'nda atölye çıkışı hediyeler, kurabiyeler, yeni yeni süsler alıp bu eve mutlulukla döndüğüm günleri hatırlıyorum. Sanırım en son coşku, neşe ve umut hissettiğim zamanlardı. Ocak sonunda gelen felaketleri ise, hafızamdan silmeyi, o korkunç kas acılarını, haykırarak ağlayan sesimi, başucumda bekleyen endişe dolu annemin görüntüsünü ikimizin hafızasından da silebilmek çok isterdim. Ben bir daha hiçbir şeyin aynı olmayacağını, sağlıklı geçen her günüme nasıl minnet duyacağımı biliyordum, ben beklenti denen şeyi tamamen bıraktım o günlerde, canımın yanmadığı her an benim için bayramdı. Ben iyileşince o halimi yaşayan herkesin böyle düşüneceğini ve yaşayacağını sandım. Ben hep sanarım. 

  Neyse işte, her şey geçiyor ve tekrar geliyor, sadece tekrar geçmesini ve tekrar gelmesini bekliyoruz. Beklemenin de katmanlarını keşfettim. Çok iyi bir bekleyici oldum. Yarın Şeker'imi veterinere götürüp böbreklerine baktıracağız tekrar. Yazdan beri kötüye gitmemiş olması için, canımın, ablamın hala sağlam böbrekleri olduğunu görmek için dua ediyorum, sürekli, fısıltı halinde. Çok şeyle sınandım, çok zor şeylerle uğraştım, lütfen Şeker iyi kalsın, lütfen ben henüz hiç hazır değilim. Ablam iyi olsun. Annem pazartesi yanıma geri gelsin. Sağlık olsun. Hakikaten sağlık olsun. 

  Öyle yorgunum ki. 

25 Ekim 2020 Pazar

Protego Totalum lütfen, lütfen.

 Yine 2 haftalık ev sıcaklığının, huzurunun ve şefkatinin sonu. Bir hafta önce Pazar sabahı, Şeker'im, benim güzel ablam, Turunç pisliğinden hayatının dayağını yedi. Ben ayırana kadar çoktan pert hale gelmişti zavallı kızım, birkaç gün topalladı, kasları seğirdi. Annem ben yokken ikisini ayrı tutmakta çok zorlanacak. Ben yokken aklım hep annemde ve Şeker'de olacak. 

  Beklenen fırtına geldi. Daha sadece başındayız. Bir gün sonra annemden ayrı olacağımı aklım, kalbim, zihnim kabul etmiyor. Keşke bir koruma büyüsü yapabilsem bu eve, gitmeden önce. Saydam bir kürenin içine alsam evi, virüs dokunmadan, geçip gitse. Kalbim endişeyle ve kederle çırpınıyor, yanında kalmak istiyorum, iyi olduğunu ve iyi kaldığını görmek istiyorum. Senin ve Şeker'in. İki hafta ne kadar çabuk geçti. 

  Ben hayatım boyunca hiçbir kıştan böyle korkmamıştım, lütfen lütfen boşuna korkmuş olayım. Sadece yıprandığımla kalayım, lütfen...

9 Ekim 2020 Cuma

Hayattan ricam

 ''İyi olduğumu söylersem, kötü olurum'' kesin kuralını unutmadım. Önceki yazdıklarımı yazmaya ve sonra okumaya ihtiyacım vardı. Tüm paranoyaklığım, sevdiklerim için duyduğum sağlık endişesi, kedimin yaşından ve yorgun böbreklerinden dolayı duyduğum endişe, çaresiz bir derdin hiçbirimize uğramaması için çırpınan yüreğim, korkarak anlattı zaten iyi bir günü, kendine bile. Tüm bunların, bu hasarların iyileşmesini, cılız bir iyinin ardından yıkıcı bir kötüyü yaşamamayı diliyorum. 

Sıradan, iyi, yeterli

 Her şeyin iyi hissettiğim bir güne, bir ana baktığını biliyorum. Bugün yapabildiklerimi unutmamak, halsiz ve imkansız günlerde okumak ve yine yapabilir hale geleceğimi hatırlamak istiyorum. Bugüne ''kusursuz bir gün'' demem. ''Uzun zaman sonra işlevlerimi yerine getirebildiğim, normal bir insanın sıradan bir günü'' derim, bu benim için bugünü özel ve sıradışı yapmaya yeterlidir. En yakınlarım için de öyle, nasıl derin bir uykuda, onarımda, hareketsiz ve işlevsiz bir şekilde dinlendiğimi bildiklerinden, beni zorlamayıp pek bir şey beklemediklerinden. 

  Sabah kendiliğinden, biraz üşüyerek (hala pikeyle yatıyoruz) uyandım. Onu en sevdiği, en özlediği şekilde uyandırdım. Mutlu uyandık. Kalkmışken güzel bir omlet, kızarmış ekmek, demlenmiş çay da hazırladım. Sabahın erken saatinde tek başına kahvaltı etmek istemiyor, o kadar haklı ve ben o kadar uzağım ki buna, özlediğimiz bir değişiklikti. Sonrası kedi Titrek'le mama saati, bana bolca su, vitaminler, çiçek bakımı, güzel müzikler ve kapalı,ıslak havaya rağmen düşmemiş bir enerji. Akşamüstü mutfağa girdim, üç tencere yemek yaptım çok özenerek, çok besleyici ve güzel olmalarına dikkat ederek. (İlk karantina aylarından beri mutfakta bu kadar şey pişirmemiştim, zaten işe giderken ''Yemeği ben gelince pişiririm, sen dinlen.'' demişti. Sabahki sürprizden sonra, birkaç mutluluk daha olsun istedim) En güzel kısmı, nefes nefese kalmadım, gözlerim kararmadı, çok şükür ki gücüm yetti. Üstüne temiz bulaşık makinesini boşaltıp, kirlileri yerleştirip, yemek pişirme aşamalarından da tek iz bırakmadım. Artık durabilirdim ama duramadım, pazar günü yıkayıp astığı çamaşırları topladım, yerleştirdim dolaplara. Pikelerimizin üstüne kışlık yorganı serdim. En sonunda her şey içime sinince, büyük şişe suyumu alıp salondaki aynı köşeye kuruldum. Ne kadar sıradan işler değil mi? Evin düzeninden sorumlu bir yetişkin için belki toplamda 2 saatlik iştir, pek çok insanın her gün yaptığı işlerdir, benim için öyle imkansız hale gelmişti ki, fiziksel, psikolojik, pek çok açıdan. Yetişkin rolünü hiç beceremedim, hiç uzun sürdüremedim, ara sıra denediğim, bazen iyi iş çıkardığım bir yüksek basamak orası, gerekleri bana çok gereksiz gelen. 

  ''Ben cidden senden bunu beklemez olmuştum, çok şaşkınım bunu yapabildiğine, yaptığına'' bunu o kadar sık duydum ki ondan şu 3 hafta içinde, her duyduğumda da üzüldüm, çünkü artık beklemediği şeyler, yıllardır zaten severek ve kolayca, keyif için yaptığım, yaptığımız şeylerdi. Gündelik yaşam çok yıprattı, biriken haksızlıklar çok zedeledi psikolojimi, sonra sağlığım fena hasar aldı, endişeden ibaret oldum, bir de üstüne salgın geldi tüm korkusu ve hapsediciliği ile, ben neleri severek yaptığımı, neleri kolayca yaptığımı unuttum. Tamamen unuttum. O yüzden bugün, sabahın erken saatinden, kapının çalmasını beklediğim, şu an akşam 19.00'a kadar geçen sürede içimden gelenler, beni yorgun düşürmeden yapabildiklerim, en önemlisi de ona kendini iyi hissettirebilmek çok kıymetli benim için. Şükrediyorum içimde bulduğum iyi hislere ve isteklere, ne kadar nadir ve değerli olduklarını biliyorum, yaşıyorum. Yeterince dinlendiğimde, onarıldığımda, aniden gelen bir iyilikle her zaman benden hiç beklenmeyen şeylere kalkıştım, şaşırttım, sevindirdim, bunun hala içimde olduğunu bilmek güzel. 

  Gwen Stefani tüm istediğinin basit bir yaşam ve basit bir eş olmak olduğunu anlatırken, ona inanmıyordum. Şarkısını bayılarak dinlesem ve söylesem de, elbette tüm isteği bu değildi. Yapamadı da, yetmedi de. Çoğu insana, istediğine inandığı şey, bir süre sonra yetmez.

  Kendi yapabildiklerimi, kendime yetenleri az çok biliyorum. Yetmedikleri zaman hayal kurmayı ve yalnız kalmayı da. Şimdilik bu, yeterlidir. Teşekkür ederim. 

3 Ekim 2020 Cumartesi

Cuma gibi bir Cumartesi gündüz vakti.

   10 gündür bu evdeyim, bu beyazlığı her daim gözümü alan, sessizliği ve yalnızlığı yoran, gelmesi ve gitmesi ayrı ayrı dertler olan evdeyim. Tahmin ettiğim gibi gözümde büyüttüğüm kadar çok koymadı burada yalnız uyandığım sabahlar. Genellikle şeyler gözümde büyüttüğüm kadar büyük değildir, şeylerin en önemli özelliklerinden biridir bu. Geldim, sessiz ve kahkahasız sabahlara alıştım, kahvaltımı ve çayı hazır bulmamaya, annemin çiçek gibi yaptığı ve her köşesi başka bir sıcaklık veren köşelerden uzakta olmaya, yapılacak bir sürü işe, en çok ama en çok yalnızlığa. Yalan yok, çok koyduğu anlar oldu ve oluyor gün içinde, uyanmayı ertelediğim, kahvaltıma hiç özenmediğim, koltuğun aynı köşesinden hiç kalkmadığım. Buna da alışığım, baksam daha çok fazla böyle an görürüm, bakmamaya çalışıyorum. 

  Mutluluk verici bir şey, ilk kez evde filtre kahve yapıyorum, bayılıyorum. Malesef yıllardır bu çok basit keyife üşenip, zararlı ve keyifsiz nescafeleri içiyordum, içiyorduk evde. 10 gündür Tchibo'nun bayıldığım kahvesini özenle demleyip içiyoruz, aklımda yeni yeni kahveleri ve karışımları denemek var. Kahve hep önemli. Dışarda, en sevdiğim kahvecilerde uzunca bir süre daha oturup güzel kahveler içemeyeceğimi düşünürsek, günlerimin en iyi anlarından biri oldu bu taze ve güzel kahveler. 

  Anemi üşütmeye, yormaya, halsiz bırakmaya devam ediyor. 25 gündür demir takviyesi alıyorum. Belki psikolojik ama nefes darlığım ve baş dönmelerim azalmaya başladı gibi geliyor. Yazbaşında demirim zaten çok düşükken, alerji korkusuyla takviye etmediğime çok pişmanım, o zaman demir depom boşalıp hemoglobin sayımım düşmeyecekti en azından, neyse, neresinden dönsem kardır, zaten sürekli bir şeylerin kenarından dönüyorum, az bir zarara tamah ediyorum, bu da onlardan biri işte, önemsiz. 

  Geçen Kasım ayında hala güneşli, sıcak balkon günlerimiz olduğunu hatırlıyorum. Bu Kasım ayında yaşayacaklarımızdan, kaostan, trajediden çok ama çok korkuyorum. Bu benim kış fobim, mevsimsel depresyonum değil. Bu, sırtını dayayacak hiçbir güvencesi olmayan bir halkın, korkunç bir virüsle aylardır verdiği savaşın, geldiği en zorlayıcı, en onursuz, en yorgun hali olacağı tahmin edilen zaman dilimi. Bizi kimse umursamıyor, bizi kimse korumuyor. Ben, sevdiklerimi korumak için helak olmuş halde vitaminler, takviyeler, maskeler depolamaya devam ediyorum. 

  Nolur başımızdan geçip gitsin, bitsin artık. Verdiğim sözler var. 

17 Eylül 2020 Perşembe

Cherubim

   Artık biliyorum ki, sen, Cherubim, benim daima gözeteceğim, sevgiyle izleyeceğim, kalbimdeki bir meleksin. Bu isim bile unutulup gitti, geçmişte kaldı ama ben böyle hatırlayacağım, Cherubim. 

  Bazen melekler insanları değil, insanlar melekleri izler ve sevgisiyle korur. Senin koruyucu insanın benim. Hep bendim, çünkü buna böyle inandım. İnsanın kendi inancından daha güçlü hiçbir şeyi yok ki.

14 Eylül 2020 Pazartesi

İstemiyorum işte.

   Çok alıştım. Nasıl bırakırım bu sevgiyi, şefkati, rahatlığı ve sevdiğim düzeni? Ne için bırakırım, tekrar yaşanabilecek neler için? 

  Bu yazın en güzel tatili ve en huzurlu zamanlarıydı bu yatak odası, annem ve Şeker üçgeninde korunmak benim için, her şeyden ve herkesten. Akşamlarımız müzikli (Tarkan'lı hatta Nil'li), kendi halimizde, bazen ortak bir diziye bakarak (Atiye'nin yeri başka) Birbirimize maske takacağımız zamanları hatırlatarak, akşam çaylarımızı en büyük boy cam kupalarımızda içerek ve en güzel sabah saatlerimizi salonda, öğlen kahvaltılarında geçirdik. Ben şimdi nasıl kahvaltıyı tek başına ve kupkuru bir tostla yaptığım, evde ses olmayan, neşe olmayan, tamamen yalnız olduğum bir eve giderim? Akşama kadar da ses olmadan, kediler olmayan, annemin bulunmadığı, yalnız ve tatsız ev. 

  Çok zorlanıyorum, çok kıvranıyorum. Hele ki salgının yükselişe geçtiğini, ben yokken olabilecekleri düşününce midem ve aklım birbirine giriyor. Lütfen bitsin artık, lütfen bitsin. Dayanamıyorum. 

  Ben burada çok rahat ve iyiyim. 

  

6 Eylül 2020 Pazar

parantez

 Başını ve sonunu bıraktım, orta kısmı (olayların gerçekleştiği kısmı) ertesi günün sabahı sildim itinayla. 

 Bir yara zar zor kapatıldıysa;

 Açıp gösterilmemeli durup dururken. 

 Açıp bakılmamalı bile. 

5 Eylül 2020 Cumartesi

Bir yarıma devam etmek

 ''Bazı şeyler yarım kalır. Bu bitmiş olmanın bir şeklidir.''

  Çok beğendiğim bir kadının twitter'da yazdığı bu sözleri alıp kalbime koydum, en çok orada ihtiyaç duyulan bir sözdü, en çok orada bir yerlere yara bandı oldu. 

  Ben hiçbir bitişi kabul edemiyorum, sadece kendime ait olanları da değil, başkalarının bitişleriyle de sorunlarım var. 

  Yarım kalarak biten çok fazla insan ilişkisi var hayatımda. Nostaljilerimin çoğu yarım sonlar üzerine kurulu. Dinlenmeye devam edeceğim, tek başıma ve sessizce, huzura muhtaç bir biçimde. Sonra umarım, halim varsa, bıraktıklarım bıraktığım yerdeyse, boş sayfaları doldurmaya devam edeceğim. 

  Teşekkür ederim V. C. bir sözünle, uyurken üstümü örttün. 

20 Ağustos 2020 Perşembe

34'e girerken

   Geçen doğumgünümde, evde otururken bir enerji gelmişti, ''Hadi kalk, seraya bugün gidelim, dönüşte de kokteyli izleyelim'' demiştim. İnanamamıştı, şehrin öbür ucundaki seraya, 3 vasıta değiştirerek gitmeyi göze aldım, hem de on dakikada hazır oldum diye. Elele, neşeli, heyecanlı o seraya gitmiştik. Nikahtan sonra dağıtmak üzere 200 tane kaktüs ve succulent siparişimizi verdik, ben en beğendiklerimden ve bende olmayanlardan seçtim, en azından bir 10 tanesini kendime ayırırım diye düşünerek (Nikah günü o telaşta aklımıza bile gelmedi, bir tane bile alamadık) (Ama alan arkadaşlarımızın çoğu çok güzel bakıp büyütmüş, arada fotoğraf atıyorlar) Evrim anksiyetemden dolayı epeydir beni toplu taşımada görmediği için, o gün ekstra neşelendi, yine elele en büyük işlerimizden birini tamamlamış olarak, otobüslerle ine bine Beşiktaş'a döndük. Hafif, aşık ve mutluyduk. ''Hadi şu kokteyle de gidip bir bakalım'' dedim, Evrim yine çok şaşırdı, bu kadar koşturmaya halimin kalmasına. Nikah dairesi organizatörü, nikah günü yapacağımız kokteylin nasıl olacağını bize göstermek için, birkaç hafta önceki bir çiftin kokteyline çağırmıştı bizi. Bir de oraya gidip baktık, kokteyl alanında halay çekenleri, komik pavyon ışıklandırmasını gördük ve onlara kocaman bir hayır dedik, etrafı ve ortamı sevdik, iyice keyiflendik. 

  Böyle harika, güzel bir doğumgünüydü, dilekler tuttum, zaten yeni yaşın getireceği yeni hayattan çok umutluydum, çok aşıktım, her şey gerçekten hep hayal ettiğim masallar gibiydi. 

  Birkaç ay sonra da, yine aynı harikalıkta, romantizm dolu, aşk dolu bir yılbaşı geçirdik. Evrim ''Geçirdiğim en güzel yılbaşıydı, hiç unutmayacağım bunu'' dedi. Ona sarıldım, şükrettim. Zaten ben hep, her şeye şükrettim. Bir iki hafta daha böyle güzel geçti. 

  Sonra her şey ters gitti. 

  Ötesi yok, artık detayları ve olanları anlatarak kendime tekrar tekrar o acıları, kabus ayları hatırlatmama gerek yok. Harika bir doğumgünü ve harika bir yılbaşı sonrası, şimdiye kadarki en kötü fiziksel acımı, çaresizliğimi, salgını, bitmeyen salgın endişemi, bu hafta uzun süre sonra ziyaretime gelen panik atağı, dışarı çıkmaktan beni alıkoyan agorafobimi, gerginlikten ve sinir bozukluğundan heba olan ilişkimi, bir kez daha bozulan düzenimi yaşadım. 

  Ben artık şahane geçen doğumgünlerine, yılbaşılarına inanmıyorum. Artık dilekler tutmuyorum, dilekler tutarken uçmuyorum. Yeni yaşım eskisini aratmasın, daha beteri olmasın fazla fazla yeter bana. Bu salgını sağlıkla hayatta kalarak atlatmamız yeter. Sıradan, günlük hayatlarımıza kavuşmamız yeter. 

  Gerisini, psikolojimi toparlamak ne kadar sürer bilmiyorum ama zaman neleri onarmıyor ki, bunları da onarır elbet. Annem artık hep iyilikler görsün, beni iyi görsün, kendi iyi olsun. Benimle birlikte acı çeken anne yüreği, benimle birlikte sevinçler, huzurlar yaşasın. 

  Ötesinde gözüm yok. Öyle yorgunum ki. 

14 Ağustos 2020 Cuma

yazın en berbat günü

 Böyledir kural. İyi olduğumu söylersem kötü olurum. Mutlu olduğumu söylersem acı çekerim. Ürtiker epeydir olmuyor dersem vücudum ürtikerle kaplı uyanırım. Benim iyiliğimi fark etmem sakıncalıdır, zarar verir bana, hele söylersem hemen yitiririm, zaten zor tutunurmuş gibi bana, buhar olup gider. 

 Tartışmaktan, anlaşılmamaktan, zaman yoluna koyar sanıp, hiç yoluna girmemesinden yoruldum, tükendim. Pes ettim. Ağladım bu akşamüstü. Ağlarken ne kadar çok şeye birden aynı anda ağladığıma şaşırdım. Sanki herhangi bir gözyaşı için, içerde uzun bir sıra varmış, teker teker her biri dışarı atladılar. Birincilik ana kraliçe ananemindi. Kaybettiğimden beri bu böyle, ilk gözyaşı mutlaka onun için. Artık bir ananem olmadığıyla, konuştuğum ananelerin benimki olmadığıyla, anlattıklarım karşısında benim ananem gibi sevgi, şefkat ve acıma değil de, bambaşka şeyler duyduklarıyla yüzleştim. Tekrar çok acıdı yaram. Tekrar çok kanadı. Zaten hiç kapanmamıştı. Zaten çok yalnızdım, sevgiye ve şefkate çok ihtiyacım vardı. Önce ananeme ağladım. Sonra kendi halime ağladım. Sonra bir türlü olduramadığımız, mümkün kılamadığımız iletişime ağladım. Peşi sıra başka şeyler de geldi ama hatırlamıyorum, uyumuşum. 

  Bizim, atlattıklarımızdan sonra her şeye şükretmemiz gerekiyordu. 

13 Ağustos 2020 Perşembe

yazın en güzel günleri

   Günler bu evde en sevdiğim, en ihtiyacım olan şekilde geçip gidiyor. Sadece keyifle, bitmeyen bir yaz tatili gibi. Herkes sıcaktan şikayet ederken, bizim odamızın perdesi günün her saati rüzgarla havalanıyor, uçuyor. Akşamları bir de üstüne serin esiyor. Kediler etrafımızda, annemin elinde arşivlemeyi hala bitiremediği sayısız fotoğraf, kart, hatıra ve dosyaları. Arada bana da gösteriyor bir şeyleri, kahkahalar atıyoruz. Çöpe attığım ders notlarını, eskizleri saklamış, iyi ki de saklamış, şimdi çok nostaljik ve komik geliyor. Ben annem kadar titiz bir anı koleksiyoneri görmedim, en hayran olduğum yeteneklerinden biridir. Öfkeden, kibirden, minimalizmden arınmayı gerektirir anı koleksiyoneri olmak. Geçmişte bırakılmış herkesi, her yeri, her şeyi kapsar, bir bütün olarak kucaklar ve bağrına basar, sonra da tarihlendirip sıraya dizer. Önüne dosya olarak koyduğunda, o seneyi her şeyiyle tekrar yaşamış gibi hissettirmeyi başarır seni, işte bu ciddi bir yetenek işidir. 

  Bu evin yaz gündüzleri ve yaz geceleri, annemle geçen saatler, kahveler, birlikte dinlediğimiz müzikler, birbirimizi uyurken izlemek, arada aklımıza esen anıları konuşmak, birlikte iç çekmek ya da kahkaha atmak... Bunlar beni onarıyor. Bunlara çok ihtiyacım vardı. 

  Yazarken sağımda tül perde havalanıyor, içerden Turunç'un mama tıkırtıları ve onunla tatlı tatlı konuşan annemin sesi geliyor. Bu kadarı şimdilik ve daima, yeterlidir. 

7 Ağustos 2020 Cuma

Ah eğleniyor, kendi başına

   Bak bu karantina, bu kabuğumda kıvrılıp gittiğim günler-geceler bana neler yaptı. Açtım Duman'ı belki 20 sene sonra, en sevdiğim ''Ah'' ile başladım. 17 yaşımda, odamda, karanlıkta dans ettiğim, kendime yazılan bir şarkıymış gibi hissettiğim, tatlı melankolimin sızısını çektiğim günlere gittim. O günlerin yazına gittim, yazın iskelede bu şarkıyı dinlerken yine melankolik ama daha keyifli hissettiğim, canım istemişse kalkıp dans ettiğim, sonra şezlonguma geri oturduğum... Ne kadar mutluymuşum. Ne kadar hiç büyümemişim henüz. 

  Şimdi ''Kırmış Kalbini'' de açtım oldu olacak. ''Seda'' diye mırıldandım. Birbirimize destek olma şarkılarımızdan biriydi bu, o yaşın destek olacak dertleri aşk meşk, platonik, minik dertleriydi ama efkarı boyumuzdan büyüktü. Benim efkarım boyumu hep geçti zaten, hiç dozunda olmadı. ''Bak hala burdayız'' diyor. Artık kimseler yok. Olsun. Vardılar, çok yakındılar, iyi ki vardılar ve yakındılar. 

  Bilmem daha kimleri kimleri dinleyip içlenirim, her şarkı bir zaman makinesi. Hala dinleyemediğim şarkılar var. Yüzü gözümün önüne gelince gülümseyemediğim, arınamadığım insanlar var, benim kalbim o kadar açıktı, açtı ve o kadar seviyordu ki. Hala ağır geliyor, hala sindiremiyorum. 

  Tüm bunlar beni iyice yabani, iyice sessiz, kendi dünyasında tek başına yaparsa... Yapsın elbette, zaten çoktan yapmıştır. Ben fark etmemişimdir. O an geçmişi düşünüyorumdur, gözümden kaçmıştır halim.