en son ne zaman kar yağdığında huzur dolduğumu, keyfini çıkardığımı hatırlamıyorum. kar yağarken pencerenin önünde olmayı elbette severdim, hala bir ritüel gibi yapıyorum, fırından yeni çıkmış sıcak kek, yanında yeşil çay, yeni başlanmış kitaplar, battaniye, kedi şeker, fonda bir film ya da müzik.. hala bunlar kışın tek güzel tarafı, hatta bunlar olmasa bütün kışı kapkara bir bulut şeklinde geçireceğim. ama artık soğukta donmakta olduklarını bildiğim, yiyecek bulamayan kedi köpeklerin varlığı, hepsini önemsiz kılıyor. kar demek köşe başlarına konacak hayvanlar için ilk yardım kitleri demek artık. neyse ki o kadar çok hayvan sever dostum var, o kadar çok güzellik yapıyorlar ki, içim biraz rahatlıyor. şanslı hayvanların sayısı artıyor, facebook sayesinde hele, insanlar çok daha bilinçli ve vicdanlılar. bugün elimde mama ve su kapları, sokak sokak gezip, o kadar kat giysi arasında donduktan sonra eve geldim, şeker'i kucağıma aldım ve ona ne kadar şanslı olduğunu fısıldadım. purrrladı ve gerindi, sanırım ''evet farkındayım, ayrıca ellerinden kokladığım kadarıyla o zilli tekiri sevmişsin yine hıh!'' dedi.
Woody Allen'ın yeni filmi ''To Rome With Love''ı öneririm. adam yaşlandıkça tatlılaşmaya, kendi endişeli, paranoyak, geveze haliyle daha da fazla eğlenmeye başladı. yine sıkıca boğazına kadar iliklenmiş gömleği, göbeğine kadar çekilmiş pantolonuyla, fakat iyice beyazlamış saçlarıyla aynı Woody Allen, onun ikili ilişkiler için kurduğu zekice dialoglar, aldatmanın, rezil olmanın, kendini sorgulamanın ve bilinçaltının güzel bir şekilde filme yedirilmiş halini izliyoruz. ve elbette duşta şarkı söylemenin güzelliği, bu en eğlenceli detaylardan biri olarak gülümsetiyor. Roma'ya da bol bol doyup hayran kalıyoruz bir kez daha, turistik mekanları da, sarmaşıklı, daracık ara sokakları da büyük bir özenle çekmiş, bunun için bile izlenir. son olarak Woody Allen'ın en büyük başarılarından biri, Tim Burton'ın tamamen aksine, aynı oyuncuları ardı ardına farklı filmlerde kullanırken hiç kabak tadı vermemesi. (Tim Burton sayesinde Johnny Deep'ten bile soğumuş birisi olarak söylüyorum bunu) Woody Allen oyuncularının derinliklerini ve farklı yüzlerini sunmayı başarıyor seyirciye. mesela bu filmdeki tatlı Amerikan turist Alison Pill, bir önceki filmi Midnight in Paris'te nevrotik ve neşeli Zelda Fitzgerald olarak çıkmıştı karşımıza, ama ikisinin aynı insan olduğunu ilk anda söylemek bile zor. yine de Midnight in Paris ile karşılaştırınca o kadar da etkileyici, parıltılı bir film değil ki imdb de kendisini pek kaale alan olmasa da notu epey düşük tutmuş. ben bu adamın 80'ler ve öncesinde çektiği filmlerini ayrı seviyorum, son yıllarda çektiği Avrupa şehirlerini dekor edinen, kalabalık ve eğlenceli filmlerini ayrı. ama son yıllarda çektikleri içinde hala favorim Whatever Works, eski ve yeni Woody'lerin el sıkıştığı çok zeki ve tatlı bir filmdi.
20 Aralık 2012 Perşembe
14 Aralık 2012 Cuma
kemikkıran sevgisi
herkes kendi arasında konuşurken, ben büyük cezveyi izliyordum. aslında büyük bir cezveden çok, büyük bir uçurtmaya benziyor, ona da söyledim bunu.
aldırmadı. ya da duymazdan geldi bilemiyorum, dilek tutanlardan yorulmuş. ve göğe bakanların anlam bulma çabasından. ''ya hiçbir anlamı yoksa'' böylesini düşünmek bile istemem, hiçsiz de var olunabilindiğini görmüş olsam da, hiçsiz var olmak istemezdim. büyük büyülteç de öyle düşünüyor olmalı ki, o an göz kırptı yavaşça.
bilmiyorum ki neyi daha farklı yapardım,
bilmiyorum ki ne beni daha farklı yapardı.
bir partideydim, elimde elmalı martini'm ve üzerimde kokteyl elbisemle, sosyal içicilik üzerine bir makale yazıyordum kafamdaki günlük gazeteye. o sırada falcı kadın yanıma geldi, elimi avuçları arasına aldı ve uzun uzun baktı. ''sende kemikkıran sevgisi var'' dedi bana. o ne demek? işte böyle, yüzüne baktığın, gözlerindeki pırıltıyı gördüğün, ellerini incelediğin herkesi içinde bir tornado koparak seviyorsun dedi, kemiklerin acıyana ve karşındakinin de kemikleri sızlayana kadar, kolların ve bacakların zayıf düşüp titremeye başlayana kadar seviyorsun dedi. bu hem bir hediye, hem de bir lanetmiş, kurtulmak için avucuna biraz para koymamı istedi. ona dedim ki, sevgili hanımefendi hiç param yok inanın, canım biraz çikolata çekse çıkıp alacak kadar bile param yok şuan, çünkü yatağımın içindeyim, yorganın altına nasıl para sokabilirim, para çok kirli bir şeydir, uyurken asla para taşımam. peki. peki. gitti. diğerleri de gitti. kokteyl elbisem bile gitti ki hep sahip olmak istediğim 1940'lardan kalma bir şeydi. sadece büyük kravat vardı. ''eğer gerçekten muhatap olacaksak acı konuşacağım'' dedi.
gerçekten de o sabaha karşı,
o insanlarla,
o caddede otururken,
olasılıklarla dolu olduğunu mu sandın?
peki. peki. gitti.
aldırmadı. ya da duymazdan geldi bilemiyorum, dilek tutanlardan yorulmuş. ve göğe bakanların anlam bulma çabasından. ''ya hiçbir anlamı yoksa'' böylesini düşünmek bile istemem, hiçsiz de var olunabilindiğini görmüş olsam da, hiçsiz var olmak istemezdim. büyük büyülteç de öyle düşünüyor olmalı ki, o an göz kırptı yavaşça.
bilmiyorum ki neyi daha farklı yapardım,
bilmiyorum ki ne beni daha farklı yapardı.
bir partideydim, elimde elmalı martini'm ve üzerimde kokteyl elbisemle, sosyal içicilik üzerine bir makale yazıyordum kafamdaki günlük gazeteye. o sırada falcı kadın yanıma geldi, elimi avuçları arasına aldı ve uzun uzun baktı. ''sende kemikkıran sevgisi var'' dedi bana. o ne demek? işte böyle, yüzüne baktığın, gözlerindeki pırıltıyı gördüğün, ellerini incelediğin herkesi içinde bir tornado koparak seviyorsun dedi, kemiklerin acıyana ve karşındakinin de kemikleri sızlayana kadar, kolların ve bacakların zayıf düşüp titremeye başlayana kadar seviyorsun dedi. bu hem bir hediye, hem de bir lanetmiş, kurtulmak için avucuna biraz para koymamı istedi. ona dedim ki, sevgili hanımefendi hiç param yok inanın, canım biraz çikolata çekse çıkıp alacak kadar bile param yok şuan, çünkü yatağımın içindeyim, yorganın altına nasıl para sokabilirim, para çok kirli bir şeydir, uyurken asla para taşımam. peki. peki. gitti. diğerleri de gitti. kokteyl elbisem bile gitti ki hep sahip olmak istediğim 1940'lardan kalma bir şeydi. sadece büyük kravat vardı. ''eğer gerçekten muhatap olacaksak acı konuşacağım'' dedi.
gerçekten de o sabaha karşı,
o insanlarla,
o caddede otururken,
olasılıklarla dolu olduğunu mu sandın?
peki. peki. gitti.
10 Aralık 2012 Pazartesi
bunu buraya yazıyorum
sevgili midem,
cumartesi akşamı sana yaptığım tüm kötülükler için beni affet. ''aa hiç çarpmıyor yahu ne güzel, koy koy, bir bardak daha koy'' diyerek içtiğim, fakat şimdi tatları aklıma geldikçe fena olduğum tüm o meyva şarapları için çok üzgünüm, özellikle çilek şarabını keşke tamamen hafızamdan silebilsem. şeftali ve yaban mersini şarapları iyi şaraplardı, fakat ben ağzımla içmedim. bu sebeple onlar da bir daha sana uğramayacaklar. canım midem, sen çok değerlisin, sandığından çok daha güçlüsün, en iyilerini hak ediyorsun. seni uzun süre alkolle bir araya getirmeyeceğime söz veriyorum. olur da bu sözümü unutursam, cumartesiden sonraki gün çektiğim acıları hatırlamak için gelip bunu okuyacağım ve bir kupa bitki çayı içeceğim. lütfen bir daha bana hayatı dar etme. kapakçıklarına çok selam söyle, hepsini gözlerinden öperim.
cumartesi akşamı sana yaptığım tüm kötülükler için beni affet. ''aa hiç çarpmıyor yahu ne güzel, koy koy, bir bardak daha koy'' diyerek içtiğim, fakat şimdi tatları aklıma geldikçe fena olduğum tüm o meyva şarapları için çok üzgünüm, özellikle çilek şarabını keşke tamamen hafızamdan silebilsem. şeftali ve yaban mersini şarapları iyi şaraplardı, fakat ben ağzımla içmedim. bu sebeple onlar da bir daha sana uğramayacaklar. canım midem, sen çok değerlisin, sandığından çok daha güçlüsün, en iyilerini hak ediyorsun. seni uzun süre alkolle bir araya getirmeyeceğime söz veriyorum. olur da bu sözümü unutursam, cumartesiden sonraki gün çektiğim acıları hatırlamak için gelip bunu okuyacağım ve bir kupa bitki çayı içeceğim. lütfen bir daha bana hayatı dar etme. kapakçıklarına çok selam söyle, hepsini gözlerinden öperim.
6 Aralık 2012 Perşembe
çay eşliğinde
bilime, sanata ve felsefeye inananlar, kendisi gibi olan bir çoklarıyla birleşmeli, uygun alanı bulmalı, maddi ve manevi desteği sağlamalı ve modern bir Atina Okulu açmalı. bu da benim fazla idealist ve komik bulunan hayalim.
3 Aralık 2012 Pazartesi
queen of pain
http://www.youtube.com/watch?v=FXVd7Szl0D4
bir türlü tıklanmayan linkte Alanis Morissette'den King of Pain var, unplugged konserinden.
''there's a little black spot on the sun today''
gerisi de bana kalsın.
bir türlü tıklanmayan linkte Alanis Morissette'den King of Pain var, unplugged konserinden.
gerisi de bana kalsın.
30 Kasım 2012 Cuma
dylan ve baez gibi takılmak
yazın sürekli kışın gelmesini bekleyen, her şeyin yoluna girmesi için kapalı havaya ihtiyaç duyan ben, şimdi şımarıkça soğuktan şikayet ediyorum sürekli. en kalınlarımı çıkardım dolaptan (emek'in yılbaşında aldığı bej hırka, giymek için en soğuk, karlı günü beklediğim hırka mesela) onu bile giydim dün, yine ısınamadım. şeker de sürekli uyuyor, bu onun soğuk havaya verdiği tepki, burnuyla yatak örtüsünü açıyor ve en ortaya kadar ilerleyip orada der top oluyor. işi biraz daha abartıp küveti çayla doldurmak geçiyor içimden, onun yerine bulabildiğim en büyük kupayla ikna oluyorum.
aşırıklar yoruyor insanları. benimse her şeyim aşırı, eğer eylemleri ve hisleri dozunda tutabilmek hakkında bir kitap bulursam alırım ve dikkatle okurum.
bob dylan ve joan baez, jim morrison ve pamela, frida ve dieogo. sadece romantik-komedilerin sunduğu klişelerle yüksek hayallere kapıldığım iddia edilemez, gerçek hayattaki gerçek insanları dinliyorum ve izliyorum sürekli. bir grup olabilmek ne kadar zor fakat şık. tek başına ''the band'' gibi bir hayal kurmak, içini doldurmak, albüm kapakları için görsel seçmek, benim için biraz punk-rock anarşistleri, onun için biraz çıplak kadın ve bilim-kurgu, ikimiz için de biraz kedi. bazen de grup olmak çok kolay ve paspal, çünkü başka bir ''olma'' şekli yok. eğer çoğalmaya inanıyorsan elbette. fazla soyutlaştığımda ve hızlandığımda, o bir dalgakıran, ben istemsizce duruluyorum. bir bull terrier olmak, sürekli hareket etmek, çiğnemek, zıplamak ve ısırmak mı daha yorucu, yoksa o bull terrier'i zaptetmeye çalışmak, enerjisini boşaltmasını sağlamak ve sakinleştirmek mi daha yorucu, bilemiyorum. sadece bunu yaşıyorum.
iyi ki bir kedim var.
aşırıklar yoruyor insanları. benimse her şeyim aşırı, eğer eylemleri ve hisleri dozunda tutabilmek hakkında bir kitap bulursam alırım ve dikkatle okurum.
bob dylan ve joan baez, jim morrison ve pamela, frida ve dieogo. sadece romantik-komedilerin sunduğu klişelerle yüksek hayallere kapıldığım iddia edilemez, gerçek hayattaki gerçek insanları dinliyorum ve izliyorum sürekli. bir grup olabilmek ne kadar zor fakat şık. tek başına ''the band'' gibi bir hayal kurmak, içini doldurmak, albüm kapakları için görsel seçmek, benim için biraz punk-rock anarşistleri, onun için biraz çıplak kadın ve bilim-kurgu, ikimiz için de biraz kedi. bazen de grup olmak çok kolay ve paspal, çünkü başka bir ''olma'' şekli yok. eğer çoğalmaya inanıyorsan elbette. fazla soyutlaştığımda ve hızlandığımda, o bir dalgakıran, ben istemsizce duruluyorum. bir bull terrier olmak, sürekli hareket etmek, çiğnemek, zıplamak ve ısırmak mı daha yorucu, yoksa o bull terrier'i zaptetmeye çalışmak, enerjisini boşaltmasını sağlamak ve sakinleştirmek mi daha yorucu, bilemiyorum. sadece bunu yaşıyorum.
iyi ki bir kedim var.
27 Kasım 2012 Salı
Maleficent?
gözümü açıp tanıştığım, tüm çocukluğumu geçirdiğim, güzelliğe dair ilk ve en köklü düşüncelerimi oluşturan, hala bildiğim dünyadan kaçmak için zaman zaman sığındığım, benim için aynı anda hem masumiyet, hem güzelliğin sembolü olan Sleeping Beauty, gayet saçmasapan bir fikirle, sırf aptal bir Hollywood yıldızının egosuna hizmet etmek amacıyla katledilerek filme çekiliyormuş. ''Snow White'ı, kötü cadıyı ön plana çıkararak, Charlize Theron'un da güzelliğine güvenerek çok güzel kakaladık, yedirdik, iyi de para kopardık, hadi şimdi bir başka klasik masalı katledelim, Angelina da zaten çaptan düşmüştü, o da bu saçmalığın ekmeğini yesin'' mantığı ile, 1950'lerde sadece el ile yapılmış, orijinal hikayesi de Gotik Dönem'de geçen, arka planlarında bile o dönemin eserlerini gördüğümüz bu çizgi filmi, böyle saçma bir Hollywood şovuna çevirecek olmaları çok canımı sıktı. Aurora'yı ise 1998 doğumlu, ne güzelliği, ne ifadesi olmayan sevimsiz bir çocuk -hatta bebek- oynuyor. bu kadar saçmalanabilirdi. elinizde patlasın, büyük zararlar edin e mi.
24 Kasım 2012 Cumartesi
heyecanı zapt eden metronom
cumartesi akşamı eve dönüş. huzur. heyecanın yorduğu beden. ara ara zihinden gelen görüntüler.
gün içinde kendi kendime düşündüğüm anlar oldu ''insan mutluluktan ve heyecandan oturduğu yerde infilak edebilir mi?'' ya şimdi burda, sıradan bir günün tam ortasında, hava kapalı, star trek kupası kahve dolu, fonda travis çalarken, ben mutluluktan bayılıp oturduğum koltuğa yığılı verirsem, halim nice olur? ve gerçekten korktum, elimin altında, kolumun uzandığı mesafede o an istediğim her şeyin olması, bunun değerini bilmek, arıza çıkarmaya hiç uğraşmamak korkuttu beni. mutluluğu bu kadar açık vermek ve almak. 23 kasım gibi bir 24 kasımdı, her şeyin gerekçesi ''ama hala doğumgünüm?''dü. sen nasıl istersen'di ve tuhaf bir biçimde istediğin her şey, benim istediğim her şeydi.
en iyi öğrendiklerimden biri, neşe ve üzüntü kalıcı değil. günü birlik hatta. ikisine de fazla bel bağlamadan yaşamak gerek. bir sonraki rüzgar, radyoda çalacak olan yeni şarkı, saatin 3'ü 20 geçmesi bile, her şeyin sebebi olabilir.
gün içinde kendi kendime düşündüğüm anlar oldu ''insan mutluluktan ve heyecandan oturduğu yerde infilak edebilir mi?'' ya şimdi burda, sıradan bir günün tam ortasında, hava kapalı, star trek kupası kahve dolu, fonda travis çalarken, ben mutluluktan bayılıp oturduğum koltuğa yığılı verirsem, halim nice olur? ve gerçekten korktum, elimin altında, kolumun uzandığı mesafede o an istediğim her şeyin olması, bunun değerini bilmek, arıza çıkarmaya hiç uğraşmamak korkuttu beni. mutluluğu bu kadar açık vermek ve almak. 23 kasım gibi bir 24 kasımdı, her şeyin gerekçesi ''ama hala doğumgünüm?''dü. sen nasıl istersen'di ve tuhaf bir biçimde istediğin her şey, benim istediğim her şeydi.
en iyi öğrendiklerimden biri, neşe ve üzüntü kalıcı değil. günü birlik hatta. ikisine de fazla bel bağlamadan yaşamak gerek. bir sonraki rüzgar, radyoda çalacak olan yeni şarkı, saatin 3'ü 20 geçmesi bile, her şeyin sebebi olabilir.
6 Kasım 2012 Salı
bir kedi tanrısal
(uzun olacak. kısa olanları seviyorsan, üzgünüm. ağzımı açtığında sadece sormuş olduğu ''naber''in cevabını bekleyen tüm dostlarım için de bir parça üzgün olduğum gibi. hayır hayır, onlar için üzgün değilim, herkesin hayatında ona umduğundan daha fazlasını söyleyecek biri olmalı. hayata dair insani yönünü koruyan ise, en az, bir kişi olmalı.)
Sedgwick ne yapardı böyle bir günde? bilekleri o kadar ince ki, o kadar savunmasız ki... bazı insanların karşımda oturduğunu hayal edemiyorum. geçmişten, uzaktan, yakından insanlar. karşımda otursalar, hiçbir şey yapmasalar bile, eminim çok şaşırırdım. ''aa gerçekmiş'' derdim. bazı insanların ise karşımda oturmalarına her şeyden çok ihtiyacım var şuan, ama bu beni Sedgwick kızı kadar savunmasız yapmaz. onun hakkında düşünmeye başladığımda korkuyorum, batmış olduğu karanlık çok tanıdık, çok itici fakat cezbedici. ''ben nerede duracağımı biliyorum, asla öyle olmam'' durduğum yer kimyasal değil, ruhsal. o açıdan sanırım daha şanslıyım.
aptal insanlara sinirlendiğim zamanları ve cahil insanlarla uğraştığım zamanları toplayıp, üzerine beyni röfleden ve saç açıcılardan erimiş bir tutam moronu serpsem, ortaya çok büyük bir vakit kaybı çıkardı. dehşete düşürecek kadar büyük bir vakit kaybı. aynı anlarda yakın bir dostum ''bırak ölsün'' dedi ve yazdı. ne kadar da doğru ve basitti. evet biraz nefret ya da öfke içeriyordu (ben ikisinin ayrımını pek bilemiyorum) ama ihtiyacım olan şeydi. ölmeye bırakacağım, uzaklardaki cahil, karaktersiz, gölge insanlar, sizin için bir dakikalık saygı duruşu... şaka şaka, saygı duyulacak bir yanınız yok ki sizin. vallahi kedimin düzenli olarak kestiğim pati tırnaklarına daha çok saygı duyuyorum. öte yandan iyi ki varsınız, iyi ki herkesin yaptığına, sevdiğine, uğraştığına dört elle sarılmasını sağlayacak, peşinden yürüdüğü şeyi yürüyerek değil koşarak takip etmesini sağlayacak aptalları var. elimdeki çay kupasını aptallarımız şerefine kaldıracağım. bizi sahip olduklarımıza daha da bağlı hale getirdikleri için, onlar olmasa belki çoktan bıkmış ve vazgeçmiştik.
en sevdiğim kedilerden biri olan duman artık yeni evinde. ayrılırken ağladım, burnunu, patilerini sevdim. günün geri kalanı çok zor geçti. üç hafta oldu sadece, beşiktaş çarşısında birbirimize vurulup eve getireli, ama ne kadar da çok anlam yüklemişim. beşiktaştan bakırköye, sonra bakırköyden beşiktaşa geri, upuzun, susuz, gözyaşlı bir yolculuk oldu. sonra tüm evi temizledik. bana kalsa her yer gri tüyleriyle kaplıyken, tırmalamasın diye geçirilen kılıflar varken daha iyiydi. yerlerde kırdığı tırnaklarını buldum, dört tane. tırmalamayı bilmeyen bir kedi için, ne kadar fazla. biraz daha ağladım. sonra ton balıklı makarna yaptım, big bang theory açtık ve hava giderek kararırken, biz giderek neşelendik. alanis morisette bir şarkısında ''you've washed your hands, clean of this'' diyordu. bir şeyler hızla farklılaşırken ve biz gamsız bir şekilde hayatımıza devam ederken, aklıma hep bu dize gelir. üşenmeyip klibini de izlesem keşke.
bu aralar karaköy'e pek sık gider olduk. umuyorum bir süre sonra her gün gider hale geleceğiz. atölye bitiyor, tamamlanıyor. kütüphane kurmak için yazdığım listenin ufacık bir kısmını tamamladım henüz, ama bu kısmıyla bile çok güzel. sevdiğim insanları oraya doldurduğumu hayal edebiliyorum. resim ve sanat tarihi derslerimizi, modelden yaptığımız çizimleri de. doğru bir zaman aralığında doğru kişilerle tanışmak, tüm seçimler ve kararlar bunun üzerine. ve sanki bu defa hepsi doğru biçimde.
Sanatın Öyküsü eşliğinde hazırlanacak bir ders programı, muhteşem bir kapalı hava, kettle'da fokurdayan su (nescafe + krema + az şeker + az süt + iki ölçek acıbadem likörü) günü güzelleştirmek için yeterli. bazen kedimi kucağıma alıyorum ve ona ''sen kedi formuna bürünmüş bir tanrısın şeker'' diyorum. ''ay saçmalama sen de ne yapacağını şaşırdın artık'' diyor. ama ben öyle olduğuna eminim. eğer soyutluyorsam ya da sürrealleştiriyorsam kızsınlar bana, üzsünler. sonra zaten sabun gibi kayıyor kucağımdan, yarım saat tüylerini düzeltiyor.
kasım, her hafta en az bir doğumgünü. alınacak hediyeler ve yapılacak pastalar. pelin'e pembe bir kahkül alacağım, bir de mavi. değişe değişe kullanır. şeker yanak'a bu sefer bir parti düzenlemeyeceğime söz verdim, nasıl istersen öyle bile dedim, ama nasılsa buraya ayda bir baktığına göre, en kocaman ve en tuhaf doğumgünü pastasını yapacağım ona, elimden bunu alamaz.
yazının sonuna gelirken, aslında anlatmaya daha yeni başladığımı fark ettim.
Sedgwick ne yapardı böyle bir günde? bilekleri o kadar ince ki, o kadar savunmasız ki... bazı insanların karşımda oturduğunu hayal edemiyorum. geçmişten, uzaktan, yakından insanlar. karşımda otursalar, hiçbir şey yapmasalar bile, eminim çok şaşırırdım. ''aa gerçekmiş'' derdim. bazı insanların ise karşımda oturmalarına her şeyden çok ihtiyacım var şuan, ama bu beni Sedgwick kızı kadar savunmasız yapmaz. onun hakkında düşünmeye başladığımda korkuyorum, batmış olduğu karanlık çok tanıdık, çok itici fakat cezbedici. ''ben nerede duracağımı biliyorum, asla öyle olmam'' durduğum yer kimyasal değil, ruhsal. o açıdan sanırım daha şanslıyım.
aptal insanlara sinirlendiğim zamanları ve cahil insanlarla uğraştığım zamanları toplayıp, üzerine beyni röfleden ve saç açıcılardan erimiş bir tutam moronu serpsem, ortaya çok büyük bir vakit kaybı çıkardı. dehşete düşürecek kadar büyük bir vakit kaybı. aynı anlarda yakın bir dostum ''bırak ölsün'' dedi ve yazdı. ne kadar da doğru ve basitti. evet biraz nefret ya da öfke içeriyordu (ben ikisinin ayrımını pek bilemiyorum) ama ihtiyacım olan şeydi. ölmeye bırakacağım, uzaklardaki cahil, karaktersiz, gölge insanlar, sizin için bir dakikalık saygı duruşu... şaka şaka, saygı duyulacak bir yanınız yok ki sizin. vallahi kedimin düzenli olarak kestiğim pati tırnaklarına daha çok saygı duyuyorum. öte yandan iyi ki varsınız, iyi ki herkesin yaptığına, sevdiğine, uğraştığına dört elle sarılmasını sağlayacak, peşinden yürüdüğü şeyi yürüyerek değil koşarak takip etmesini sağlayacak aptalları var. elimdeki çay kupasını aptallarımız şerefine kaldıracağım. bizi sahip olduklarımıza daha da bağlı hale getirdikleri için, onlar olmasa belki çoktan bıkmış ve vazgeçmiştik.
en sevdiğim kedilerden biri olan duman artık yeni evinde. ayrılırken ağladım, burnunu, patilerini sevdim. günün geri kalanı çok zor geçti. üç hafta oldu sadece, beşiktaş çarşısında birbirimize vurulup eve getireli, ama ne kadar da çok anlam yüklemişim. beşiktaştan bakırköye, sonra bakırköyden beşiktaşa geri, upuzun, susuz, gözyaşlı bir yolculuk oldu. sonra tüm evi temizledik. bana kalsa her yer gri tüyleriyle kaplıyken, tırmalamasın diye geçirilen kılıflar varken daha iyiydi. yerlerde kırdığı tırnaklarını buldum, dört tane. tırmalamayı bilmeyen bir kedi için, ne kadar fazla. biraz daha ağladım. sonra ton balıklı makarna yaptım, big bang theory açtık ve hava giderek kararırken, biz giderek neşelendik. alanis morisette bir şarkısında ''you've washed your hands, clean of this'' diyordu. bir şeyler hızla farklılaşırken ve biz gamsız bir şekilde hayatımıza devam ederken, aklıma hep bu dize gelir. üşenmeyip klibini de izlesem keşke.
bu aralar karaköy'e pek sık gider olduk. umuyorum bir süre sonra her gün gider hale geleceğiz. atölye bitiyor, tamamlanıyor. kütüphane kurmak için yazdığım listenin ufacık bir kısmını tamamladım henüz, ama bu kısmıyla bile çok güzel. sevdiğim insanları oraya doldurduğumu hayal edebiliyorum. resim ve sanat tarihi derslerimizi, modelden yaptığımız çizimleri de. doğru bir zaman aralığında doğru kişilerle tanışmak, tüm seçimler ve kararlar bunun üzerine. ve sanki bu defa hepsi doğru biçimde.
Sanatın Öyküsü eşliğinde hazırlanacak bir ders programı, muhteşem bir kapalı hava, kettle'da fokurdayan su (nescafe + krema + az şeker + az süt + iki ölçek acıbadem likörü) günü güzelleştirmek için yeterli. bazen kedimi kucağıma alıyorum ve ona ''sen kedi formuna bürünmüş bir tanrısın şeker'' diyorum. ''ay saçmalama sen de ne yapacağını şaşırdın artık'' diyor. ama ben öyle olduğuna eminim. eğer soyutluyorsam ya da sürrealleştiriyorsam kızsınlar bana, üzsünler. sonra zaten sabun gibi kayıyor kucağımdan, yarım saat tüylerini düzeltiyor.
kasım, her hafta en az bir doğumgünü. alınacak hediyeler ve yapılacak pastalar. pelin'e pembe bir kahkül alacağım, bir de mavi. değişe değişe kullanır. şeker yanak'a bu sefer bir parti düzenlemeyeceğime söz verdim, nasıl istersen öyle bile dedim, ama nasılsa buraya ayda bir baktığına göre, en kocaman ve en tuhaf doğumgünü pastasını yapacağım ona, elimden bunu alamaz.
yazının sonuna gelirken, aslında anlatmaya daha yeni başladığımı fark ettim.
26 Ekim 2012 Cuma
sabahın sessiz saatleri
başkası için öğle vakitleri hatta öğleden sonraya denk geliyor olabilir, emin değilim. kahvaltıdan sonra elimde çay kupamla, lap topu kucağıma alıp, günlük ziyaretlerimi yaptığım sitelere bakmak, emek'e upuzun bir günaydın yollamak, fonda radyo eksen'in açık olması, şeker'in ayak ucuma çöküp arasıra gerinip, ara sıra yanıma sokulması, camdan da temiz hava gelmesi. bunlar sabahın sessiz ve mutlu saatleri. kapı çalmıyor, telefon çalmıyor, konuşmam gerekmiyor. mevcut tüm sesler benim seçtiklerim, bu kesinlikle lüks ve keyif.
bu muhteşem aurora'lı-çaylı görseli de, zamanında yaprak'ın söylediği harika tumblr'dan buldum demin. çay keyfi yaparken bakması en güzel yerlerden biri. http://teacoffeebooks.tumblr.com/ he bir de şöyle bir şey var http://wearetheband.tumblr.com/ biraz edepsiz, neşeli, öfkeli bir tumblr olur kendisi, tanısanız çok seversiniz.
ani bir kararla Sanatın Öyküsü'ne tekrar başladım dün gece. okula girmeye hazırlanırken elimden düşmeyen, bazı bölümlerini kalıp halinde hatmettiğim, sanat tarihine azıcık ilgisi olan herkesin kaynak kitabıdır, Gombrich'in muhteşem, başından sonuna yaptığı bu özet. son zamanlarda en sevdiğim ressamların bile bazı tablo isimlerini unuttuğumu fark ediyor olmam beni çok huzursuz ettiğinden, her şeyi tekrar hatırlamanın ve üzerinden geçmenin vakti gelmiş dedim, mağara resimlerinden başladım mutlulukla. son olarak çarşamba günleri Sabancı Müzesi ücretsiz, Monet'nin sergisi tek kat ama görülmeli, iç çekilmeli, boya katmanlarına dokunmak hayal edilmeli. madem önermelere doyamaz oldum, bir de sinema önerisi Judge Dredd, eli yüzü düzgün, efendi gibi bir bilimkurgu izlemek isteyenlere, saçmalamadan, tek mekanda, güzel bir kurguyla kurtarmışlar filmi, orijinalini bilseniz bile izleyin derim annem. yarım kutu çikolata yedim çayımın yanında, yazdıkça yiyesim, yedikçe yazasım geliyor. içi krema dolgulu çikolata getiren misafir, iyi birisin sen.
16 Ekim 2012 Salı
mutlu ol
nirvana'dan about a girl.
tiramisu yapmak, gecenin 2'sinde, tüm ev uykudayken.
facebook, twitter, gtalk'un hiç açılmadığı bir gün geçirmek.
şehir içinde sığınılacak yeşil,sulak,ağaçlı bir park bulmak.
hırka ve atkı. topuklu ayakkabı. kırmızı ruj.
meyva şarabı. özellikle ayva ve karadut.
brokoli salatası.
anneye sarılmak. annenin saçlarını öpmek.
ellerine güzel kokulu bir krem sürmek. vanilya ve gül mesela.
yakışıklı adamları ve güzel kadınları izlemek. takdir edebilmek.
yeni bir kitaba başlamak. çok beğeneceğini bilerek. bazı meyvalar gibi bazı kitaplar da mevsiminde güzel.
çay içmek. en basit ve en etkili olanı.
breakfast at tiffany's izlemek. sabah, öğle ve akşam. fonda moonriver.
mektup yazmak. elbette bir gün nasılsa göndereceğini bilerek.
ah bir de, nefes alabildiğin, gülümseyebildiğin, sevebildiğin için mutlu olmak var elbette.
tiramisu yapmak, gecenin 2'sinde, tüm ev uykudayken.
facebook, twitter, gtalk'un hiç açılmadığı bir gün geçirmek.
şehir içinde sığınılacak yeşil,sulak,ağaçlı bir park bulmak.
hırka ve atkı. topuklu ayakkabı. kırmızı ruj.
meyva şarabı. özellikle ayva ve karadut.
brokoli salatası.
anneye sarılmak. annenin saçlarını öpmek.
ellerine güzel kokulu bir krem sürmek. vanilya ve gül mesela.
yakışıklı adamları ve güzel kadınları izlemek. takdir edebilmek.
yeni bir kitaba başlamak. çok beğeneceğini bilerek. bazı meyvalar gibi bazı kitaplar da mevsiminde güzel.
çay içmek. en basit ve en etkili olanı.
breakfast at tiffany's izlemek. sabah, öğle ve akşam. fonda moonriver.
mektup yazmak. elbette bir gün nasılsa göndereceğini bilerek.
ah bir de, nefes alabildiğin, gülümseyebildiğin, sevebildiğin için mutlu olmak var elbette.
15 Ekim 2012 Pazartesi
ikimize güzel bakılacağımız bir ev arıyorum
senin gözlerine uzun uzun baktım ve kadife gibi yumuşak tüylerine dokundum, göbeğindeki kıvırcık beyaz tüylere de. seni ne tepki vereceğini pek kestiremeden kucağıma aldım ve sen kendini bana bıraktın. senin koca bir paket kuru mamanın yarısını bitirişini ve sonrasında gelip ayaklarımın dibinde göbeğini açıp gerinmeni izledim, ne kadar mıncıklasam, kudurtmaya çalışsam da tırnaklarını çıkarmadığını ve en fazla iki patinle elime sarıldığını gördüm. hiç bir dişi kedinin bu kadar büyük patileri olduğunu görmemiştim. sana bir kediye yüklediğimden çok daha fazla anlam yükledim, düşün ne kadar çok olduğunu.
şimdi hem sen, hem ben paspasın üstünde nereye gideceğimizi bekliyormuşuz gibi hissediyorum.
10 Ekim 2012 Çarşamba
walrus
John Lennon ''I am the walrus''u söylüyor. bir yandan kahkahalar atarken bir yandan ağlamışım az. eğer hayali bir cennet yaratıyor ve oraya gidiyorsak, benimkinin en büyük köşesi renkli bir ingiliz bahçesinde, beyaz piyanosunun başında oturan Lennon, ona gidip kocaman sarılacağım, o zaman öldüğüme inanacağım ancak. eminim hayaletleri bile kahkahalarla güldürecek bakışlara, mimiklere ve sözlere sahiptir, eminim hiçbirini esirgemez. George büyük ihtimal herkesten uzakta, kendi başına gitarıyla takılıyor olacak, onu uzaktan izlesem de olur, ilişmeden. ama güzel gözlerine uzun uzun bakmak isterim.
2004 ve 2005 yılı boyunca en çok babamın beatles arşivini dinledim. apayrı, çok farklı bir şeye ihtiyacım vardı, çok güçlü bir şeye. ve beni çizgide tuttular, ben de çizmeye o şekilde devam ettim. o zaman günde en az 7-8 kez dinlediğim şarkıları, şimdi nasıl ayda yılda bir dinlediğime inanamıyorum. belki tekrar bir amaç edinsem, tekrar bir zor sürece girsem, yine ilk alacağım destek o albümler olurdu. ama insanın uzay boşluğunda kendine bir çizgi bulması çok zor. tanıdığım herkesi bir x ve bir y üzerinde ilerlerken görünce, kendimin ne kadar amaçsız süzülmekte olduğunu tekrar tekrar fark ediyorum. ve günün ortasında bir şarkı, şarkıların en absürdü ve en anlamlısı beni eskiye götürdüğünde, bir cornflake üzerinde oturmuş karavanın gelmesini bekleyen Lennon bana gülümsüyor. büyük ihtimal bana değil, sadece kafası güzel ve keyfi yerinde, ama bana gülümsüyormuş gibi bir heyecan, neşe ve hüzün basıyor.
2004 ve 2005 yılı boyunca en çok babamın beatles arşivini dinledim. apayrı, çok farklı bir şeye ihtiyacım vardı, çok güçlü bir şeye. ve beni çizgide tuttular, ben de çizmeye o şekilde devam ettim. o zaman günde en az 7-8 kez dinlediğim şarkıları, şimdi nasıl ayda yılda bir dinlediğime inanamıyorum. belki tekrar bir amaç edinsem, tekrar bir zor sürece girsem, yine ilk alacağım destek o albümler olurdu. ama insanın uzay boşluğunda kendine bir çizgi bulması çok zor. tanıdığım herkesi bir x ve bir y üzerinde ilerlerken görünce, kendimin ne kadar amaçsız süzülmekte olduğunu tekrar tekrar fark ediyorum. ve günün ortasında bir şarkı, şarkıların en absürdü ve en anlamlısı beni eskiye götürdüğünde, bir cornflake üzerinde oturmuş karavanın gelmesini bekleyen Lennon bana gülümsüyor. büyük ihtimal bana değil, sadece kafası güzel ve keyfi yerinde, ama bana gülümsüyormuş gibi bir heyecan, neşe ve hüzün basıyor.
2 Ekim 2012 Salı
ada hayalperesti
umarım isteyen herkesin tilki, lemur ya da rakunu olur. bunlar çok güzel, içi dışı bir, yüreği temiz hayvanlar. umarım bende üçünden de ikişer tane olur. son bir saattir youtube'da izlediğim videolar ufak ufak dengemi bozmaya başladı. şeker'i yakalayıp rakun makyajı, tilki kuyruğu boyamak istiyorum, pıhhhlayıp kaçıyor.
tatilden geldiğinde yaşadığın şehirde sonbahar bulmak ne harika bir hismiş. evin çevresindeki ağaçlar bir haftada sararmış, havanın kokusu bile değişmiş. hırka giymenin insana nasıl bu kadar huzur verebildiğini açıklayamıyorum kendime, ama bu aralar beni en mutlu eden şey hırka giymek. bir de koca gözlü lemurlar.
tatil çok bereketli geçti, annem gözümün önünde dört kitap okudu, ben de iki. bir tanesi tanrılarla ilgili, yunan mitolojisini çok eğlenceli bir şekilde öğrettiği için yazarını iki yanağından öpmek istediğim kaldırım tanrıları (gods behaving badly) diğeri de patti smith'in hayalperestler'i. patti'nin bazı satırlarını tekrar tekrar okumak ve paylaşmak için işaretledim yine, en çok kullandığım kelimelere, içimden sayısız kez geçmiş hislere yine onun satırlarında rastlamak tuhaf ve iyi hissettiriyor.
bazı tatiller akıl dağıtmaya ve bazıları akıl toplamaya yarıyorsa, bu kesinlikle bir şeyleri derleyip toparladı, renklerine göre ayırdı, katladı ve astı. ihtiyacım olanları ve hiç olmayanları çok net gördüm, o bitmeyen denize bakarken. zaten insanlar denize bakarken, denizden çok başka şeyler görürler, elbette ki bazı insanlar, bazı ruh hallerinde.
son olarak bir gün, ada'da yaşamayı gerçekten isterim.
tatilden geldiğinde yaşadığın şehirde sonbahar bulmak ne harika bir hismiş. evin çevresindeki ağaçlar bir haftada sararmış, havanın kokusu bile değişmiş. hırka giymenin insana nasıl bu kadar huzur verebildiğini açıklayamıyorum kendime, ama bu aralar beni en mutlu eden şey hırka giymek. bir de koca gözlü lemurlar.
tatil çok bereketli geçti, annem gözümün önünde dört kitap okudu, ben de iki. bir tanesi tanrılarla ilgili, yunan mitolojisini çok eğlenceli bir şekilde öğrettiği için yazarını iki yanağından öpmek istediğim kaldırım tanrıları (gods behaving badly) diğeri de patti smith'in hayalperestler'i. patti'nin bazı satırlarını tekrar tekrar okumak ve paylaşmak için işaretledim yine, en çok kullandığım kelimelere, içimden sayısız kez geçmiş hislere yine onun satırlarında rastlamak tuhaf ve iyi hissettiriyor.
bazı tatiller akıl dağıtmaya ve bazıları akıl toplamaya yarıyorsa, bu kesinlikle bir şeyleri derleyip toparladı, renklerine göre ayırdı, katladı ve astı. ihtiyacım olanları ve hiç olmayanları çok net gördüm, o bitmeyen denize bakarken. zaten insanlar denize bakarken, denizden çok başka şeyler görürler, elbette ki bazı insanlar, bazı ruh hallerinde.
son olarak bir gün, ada'da yaşamayı gerçekten isterim.
26 Eylül 2012 Çarşamba
25 Eylül 2012 Salı
hem mavi hem pembe
bazı zamanlar vardır, kıvamı mükemmel bir kahve, yanında kurabiye, yakınlarda kedi, en sevdiğin semtin en sevdiğin mekanında, hava hem güneşli hem rüzgarlı, cebinde paran bile çok var, evde hiç sorun yok, uykunu fazla fazla almışsın... ama bir şey eksiktir yine de o an.
bir şeyin üçte ikisi ne kadar tamsa, o kadar tamsındır.
ve aynı anda da uzakta, çok uzakta aynı şeyleri hisseden birisi vardır. bir o kadar da mutlusunduır o yüzden.
bir şeyin üçte ikisi ne kadar tamsa, o kadar tamsındır.
ve aynı anda da uzakta, çok uzakta aynı şeyleri hisseden birisi vardır. bir o kadar da mutlusunduır o yüzden.
23 Eylül 2012 Pazar
''artık ortaokulda değilsin''
saçlarımı hemen şuan leylak rengine boyamaktan beni alıkoyan nedir, soruyorum sana iç ses? hadi tamamı olmasın, hadi yarısı olsun, uçları açık yeşil olsun, kahkülü uçuk pembe olsun. yaşımdan başımdan utanacağım yaşlara daha çok fazla zaman var diyorum kendime, 25'in üzerine çıkmak henüz hiç keyif vermedi. belki bir can dostun, bir nebze mantık taşıyan sözleridir alıkoyan, şuan kafamı gökkuşağına çevirmekten.
20 Eylül 2012 Perşembe
you are the best (so come back soon)
sayıklar gibi ardı ardına aynı cümleyi yazıyordum ''hepinizi çok ama çok sevdim, inanın başka gerçeklik yok şuan içimde'' insan kısıtlı zamanı kaldığında (ya da kendisi öyle sandığında) ağzından çıkanlar ne kadar önemli, geriye dönüp baktığında. kendime bir kaos yaratmış ve sonra içinde boğulmuştum. hiç asi, bunalımlı, isyanlarda triplerine girmeyen ben, hayatının sonuna geldiğine ikna olmuştum 21 yaşımda. üç insandan birinin er geç yaşadığı psikolojik bir patlama noktası olduğunu bilmeden. hayatı algılayış ve yaşama tarzım bunu gerektiriyordu, ya da hiç sebebi yoktu, kendi kendine olmuştu hepsi, bilmiyorum. sadece psikolojimin çok bozulduğunu hatırlıyorum. ve başucumdaki mektupta yazdıklarımın son sözlerim olacağına ve onların tüm sevdiklerime bir teselli niteliği taşıyacağına inandığımı.
şimdi o mektubu bulsam ve okusam eminim gülerim. (gerçi annem epey derinlere saklamıştır) ''hay şapşal çocuk'' derim. ama o anın içinde hızlı hızlı iletmeye çalıştığım tek şey sevgiydi, çok zaman sonra geriye dönüp o günlere baktığımda, hayatımın ya da misyonumun ne olduğunu anca görebildim, sevgiyi iletmek. içimden mi çıkıyor, içimden mi geçiyor pek sorgulamadan. daha sonra da bilgiyi iletme çıktı ortaya, bilginin sevgi kadar önemli olduğunu, ya da en azından ondan sonra gelebilecek nitelikte olduğunu fark ettim. çünkü o bunalımdan beni ilk çıkaran en yakın dostlarımın özverili, hoşgörülü sevgisiydi ama, sonrasında özlediğim kitaplarımdan okuduğum her türlü bilgiydi, karnımı acıktıran, gözlerimi açan, daha fazlası için ayağa kalkma isteği veren. arkasından umut ne kadar da önemliymiş bunu fark ettim. bir insana hiçbir şey yoluna girmeyecek olsa bile, her şey yoluna girecek demek, elini tutmak, yeni planlar yapmak. birkaç ay içinde kendim ayağa kaldırılmış, bir ötekini ayağa kaldırmaya hazır haldeydim. daha sonra sık sık tekrarlandı bu, sık sık düştük ve kalktık, arka fonda en azından üç dört yıl geçti, biz fark etmeden. ne dedik şimdi, sevgi, bilgi ve umut. bir de hayal'i katıyorum. yapıtaşı olarak hayal. kafanı yastığa koyduğun an, eline fincanı aldığın an, gökyüzüne bakakaldığın an, hayal ve dua eşdeğer. bir ottan biraz daha farklı yaşamak için ritüeller gerekiyor biz hayalperestlere.
çok sevdiğim bir kitapta, bir yerli kabilesi karşılarına çıkan herkese aynı giriş cümlesini kuruyordu ''sizi çok uzaktan gördük ve açlıktan ölüyoruz'' bu cümle yıllar önce kazındı aklıma, açlıktan ölüyor falan değillerdi, bu cümle bir karşılama, dostluk, bağ kurma ritüeliydi onlar için. benim de senden isteğim, sevgini, bilgini, umudunu ve hayalini her zaman paylaşman. ancak bu şekilde devam edebilirsin. hem hayatına, hem kendi hayatından sonra hayatın geri kalanına. ve bunları yapmadığım, ihmal ettiğim zaman dilimleri sonunda, aklıma, apar topar yazmış olduğum son cümleler geliyor hep, neyse ki o cümleler sonuncular değildi.
17 Eylül 2012 Pazartesi
yuvarlağın köşeleri
''Bekle dedi gitti
Ben beklemedim, o da gelmedi...
Ölüm gibi bir şey oldu
Ama kimse ölmedi...''
Güne Özdemir Asaf kitaplarımı karıştırarak başladım. havanın bu kadar kapalı, rüzgarlı olmasını ve kahvenin güzel kokmasını fırsat bilerek. içime kimbilir kaç kez işleyerek çeviriyorum sayfaları. zekasına ve en kısa şiirlerine daha çok hayran oluyorum, bazı insanlar acı çekmek zorundalar, bir kez daha anlıyorum. sonra kuvvetli esiyor, perde havalanıyor, üzerimde garip bir hal var dünden beri, iyi geliyor.
''sen bana bakma,
ben senin baktığın yönde olurum''
diyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









