28 Mart 2010 Pazar

sunday morning

beni bu havalar mahfetti.. ya da mahfetmesine çok az kaldı. sevdicek ve eş dostla geçirilmesi gereken mükemmellikte bir haftasonunda, bitirilmesi gereken üç proje ve bir vize olunca, kısa bir an çelişki yaşadım. bu kısa çelişki havada uçuşan boya kalemleri ve kağıtların arasında çantama ne bulduysam tıkıştırıp evden çıkmamla son buldu. öyle bir hava ki, öyle bir zaman dilimi ki. tek yapmak istediğimiz arabayla uzun uzun gitmek, fonda radyo eksen çalarken ve mutlaka içimizden biri uyurken. biz de öyle yaptık, gittik de gittik.

gidişlerin tek kötü yanı dönüşlerdir.

ve şimdi pazar öğleden sonra eve dönmüş, içimdeki tüm gün uyuma isteğiyle savaşarak pelin'i bekliyorum. kendisine tüm haftasonu hiçbirşey yapmadığımı söylediğimde, kedim halıya pislediği zaman yediğinin benzeri bir tokat yiyeceğim sanırım. ama sonra tüm gece çalışıp herşeyi toparlayacağız. buna inancım tam.

umarım hava tam şuan bozar, yağmur başlar. pazartesi sabahı yine aynı mükemmellikte olmak üzere.

25 Mart 2010 Perşembe

sabaha karşı dört civarı

neden sevgiye inandığımı fark ettim yine. neden ve kimin sayesinde. sana bunun için hemen, şimdi teşekkür etmeliyim. gizlenirken sevilmek ve hiç kırılmadan sevmek.. bu ikisini çocukluğumdan beri yaşattığın için, ben sevgiye inanan, güvenle hayal kuran, özlemeyi ve kavuşmayı çok iyi bilen biri oldum. herkes gitse bile sen kalacaksın çünkü.

saat sabaha karşı beşe gelirken, ben gözlerimi kuruluyorum. dünyanın en şanslı kızı olma ihtimalim var. hepimiz sevgiyi farklı şekillerde, formlarda buluyoruz kendi hayatımızda. en güzeline sahip olma ihtimalim de var. ne kadar anlamsız olsa da söyleyeceğim çünkü gerçek, iyi ki varsın dost..

24 Mart 2010 Çarşamba

öfke kontrolü

çok öfkeliyim. birkaç gündür artarak süren bir öfke söz konusu, alışık ta değilim kalıcı asabiyete, bünye kaldırmıyor.

kedim her sabah 8'den itibaren aralıksız miyavlamaya başladı. önceleri komik geliyordu ama artık çekilmez bir hal aldı. mamasını veriyorum, başını seviyorum, camı açıyorum.. yok.. karı delirmiş gibi gelip caar car car söyleniyor hala. demin hırkamı der top edip üstüne fırlattım, sanırım küsüz şuan.

her okulda olduğu gibi bizimkinde de her hoca öğrencilerin aldığı tek dersin kendi dersi olduğunu sanıyor. bir hafta içinde yetişmesi gereken öyle çok iş var ki, büyük ihtimal hepsi de yarım yamalak olacak, ve eleştiri sırasında ben beyzbol sopasıyla etrafta koştuğumu hayal edeceğim.

bu öfke sırasında sakin kalmak için başvurduğum yollar feci. başa sardım nerdeyse.. ne çok uğraşmıştım, ne zor günleri atlatmıştım. şimdi yine, yeni süreç.

garbage'tan push it gelsin o vakit: ''I was angry when I met you, I think I'm angry still..'' shirley'nin sesi her tür asabiyete birebir.

bu aralar rüyalarımda karşıma çıkmayın, kimseye merhamet göstermiyorum, rüyalarımda gerçek bir canavardan farkım yok. bilinç altım en azından geceyi sakin geçirmeme izin vermiyor.

ve bu arada tüm bunlar olurken, çaktırmadan, ufaktan yaz geliyor.

21 Mart 2010 Pazar

yin yang ikilemi

hikayedeki kötü karakterin geçmişinden bir kesit izlersiniz. ve o artık o kadar kötü değildir sizin için. asla anlatamazdım o an ama, öyle iyi anladım ki onu. ağzımı açsam ve laflar dökülse, savunabilirdim bile davranışlarını. belki geçmişteki o haline, hiçbirşeyi yaşamamış o haline sempati bile duydum. garip duygular içindeyim hala, açıklayamıyorum.

-herhangi bir insanın özünde, gerçekten de kötü biri olduğuna inanmama imkan yok.
-benim bir insana aniden sempati ve empati beslemem çok kolaydır.
başıma da ne gelirse bu ikisinden gelir.

15 Mart 2010 Pazartesi

eski nickelodeona güzelleme







benim en sevdiğim nickelodeon yapımları, ren and stimpy, kablam, catdog, rocko's modern life, adventures of pete and pete, aaah real monsters, rugrats.. falandı. şimdi aklıma gelmeyen daha birçok müthiş şey vardı ki liseye giden özlem ve ilkokula giden ben hiçbirini kaçırmazdık. şimdiki veletler mahrum kaldığı için pek üzülsem de eminim benim şimdi dudak büktüğüm yeni işleri de hevesle ağzı açık izleyen bir sürü çocuk vardır. viva la nickelodeon!

not: pete and pete 'in şarkıları da çok güzeldir, jenerik şarkısı hey sandy 'yi dinlemenizi ve sokakta, dolmuşta içten içe kudurup hayali klipler çekmenizi tavsiye ederim.

11 Mart 2010 Perşembe

her own world




The XX pek revaçta bu aralar. kulaklığımda Intro çalıyor üst üste, şehrin ritmine de uyuyor, yatak odasının kımıltısız haline de. sürekli çalıyor, bana ilişmiyor. bana ilişmeyen ve anısı olmayan bir şarkı bulmuşken, ben de ona ilişmiyorum.

9 Mart 2010 Salı

kahve molası

bu aralar herkesde bir durgunluk, sessizlik, az biraz da melankoli. mart hep sevimsiz sürprizler yapar, neyseki çabucak geçer gider.

cnbc'de adını bilmediğim bir filmi izliyorum, arkadaşım ''audrey'nin son filmiymiş'' dedi ve açtım. beyazlar içinde, hafif bronz, incecik kırışıklı yüzüyle audrey hepburn, tatlı tatlı konuşuyor. keşke daha da yaşlanabilseydi, hatta şu 90 küsür yaşında oscar törenine gelip onur ödülünü alanlardan olsaydı. audrey hepburn kadar zarif ve etkileyici bir kadın.. ben bilmiyorum.

emekle mephisto'da kitap dergi karıştırırken, türkiye vogue'u görmemiz, emeğin heyecanla ve üstüne basa basa ''vööög'' demesi, bunu hemen yanındaki japon turistin kulağına söylemesi üzerine.. ben artık vöögg görünce ciddi olamıyorum.

hiç ama hiç sevmediğim bir insana hocam deme zorunluluğu, onun öğreteceği bir kelimenin bile ilerde işime yaramayacağını bilmek, sanat ortamlarında arkasından dalga geçilmeden tek lafı edilmeyen birini başımıza sırf okula kene gibi yapıştığı için uyduruk derslerle koyuvermek, okulda geçirdiğim son senemin biran evvel bitmesini istememe sebep oluyor.

ben de sık sık kahve almaya diye yerimden kalkıp toz oluyorum.

canınızı sıkmayın, şuan herneyi kafaya takıyorsanız bir sene içinde unutmuş olacaksınız. ya da işler bir sene içinde iyice berbat bir hal alacak, bilemiyorum. yine de canınızı sıkmanız bunu değiştiremediğinden, gülümsemekte yarar var.

7 Mart 2010 Pazar

teşekkür edememek

bugün çok mutlu edildim ve şımartıldım. öyle kocaman oldu ki içim, yeni yeşil paltoma sığamadı bir an. teşekkür ederim demek, tam olarak veremiyor o hissiyatı. ah ben bu kadar güzel hisle nasıl başa çıkacağım gece gece..

6 Mart 2010 Cumartesi

the real nerd lover

eminim yalnız değilim. tabi ki kalın çerçeveli gözlükler takıp, ortamlarda üç beş bilgisayar oyunundan dem vurup, ''kızlar için cidden vaktim yok, bilgisayarımla çıkıyorum.'' erkeklerinden bahsetmiyorum.
bize çekici gelen tip başka. (biz baya fazlayız), hatta ''ben nerd değilim ki'' diyor o tip. gece team fortress'da kapışmak için sözleşen, star trek mi iyidir star wars mu mevzusunu saatlerce tartışabilen, oyuncak gördüğü zaman gözleri parlayan, COD ya da CIV yeni bir oyun çıkardığında onu hemen, hemen elde etmek ve 7 saat başından kalkmadan bitirmek isteyen oğlan çocukları varya... o erkek tipi gerçekten farklı bir durum, üstüne proje bile çıkartırım. ve bu erkekler benim gibi özel merakları olan insanlara ne kadar tuhaf ama bir o kadar da çekici geldiklerini bilmiyorlar, aramızda kalsın lütfen. kendim bu oyunlarda berbat olduğumdan mıdır nedir, mesela ustaca COD oynayan bir insanı öyle film izler gibi izleyebilirim. bu durumda yalnız olmadığımı son zamanlarda izlediğim dizilerin başrollerinden de anlıyorum, chuck gerçek bir centilmen, sakar ve efendi kişiliğinin yanında müthiş bir nerd olmasaydı kafasında FBI'ın ve CIA'in tüm gizli dosyalarını taşıyamazdı değil mi? big bang theory'deki tiplerden bahsetmiyorum bile, onlar çoktan üstün ırk olmuşlar. böyle işte dostlarım, yeni sürüm nerd'lere bakmayın siz, orijinal nerdler var çevremizde, onları koruyalım ve özenelim. asla güzel muhabbetlerini bölmeyelim.

(sen dünyayı kurtarırken ben seni izliyorum sevgili şeker yanak)

4 Mart 2010 Perşembe

monster song



insana şarkı yazdıran ve resim yaptıran iki tane şey biliyorum. ilki, tabi ki gerçek bir ilham kaynağı. ikincisi de sıkıntı. 20. yy çağdaş sanat teorileri dersi sırasında ilham kaynağımı düşünürken yazıverdim, çiziverdim, dersten çıkınca da söyleyiverdim ona. sonra da omlet yedik. güzel birgündü. bir canavar ile benim aramda ince bir çizgi var.

3 Mart 2010 Çarşamba

kuyruklu insanlar

iki kedi insanının bir araya gelmesi güzel bir tesadüftür fakat bu iki insanın anlaşması hiç te tesadüf değildir. hayatımda önemli bir yeri olmuş tüm insanlara baktığımda, kişiliklerinde iz bırakmış kediler olduğunu görüyorum. yada şöyle diyeyim, o insanların bir kedi olması da gayet makulmüş. kedi insanı sadece kedilere sempati duyan insan da değildir, daha fazlasıdır, nasıl açıklayayım bir kedilik vardır üstünde, tavırlarında. hem evcil hem yabanidir, mırlarken tırmalama olasılığı hep vardır, beraber tüm gün uyuması keyiflidir, sana özel sanarsın hep.

ne kedi ne köpek insanı olmayan hiç yakınım olmamış. (sevgili emek sen bu tanıma uymuyorsun çünkü birgün nasıl da kedileri sevdiğini kabulleneceksin) biz hep iki kedi gibi tanışmışız, tıslayıp kabarmışız ya da yumak olmuşuz bu insanlarla.

son olarak çok güzel bir filmin sonundan bir kare.. adam binanın çatısından atlamak üzere, sevgilisi ona yaklaşıp son sözünü söylüyor: ''başka bir hayatta, ikimiz de kedi olduğumuzda...''

şeker, dino, ayşe, minerva, şurup ve madlen'in patilerinden öperim bu yazıyla.

28 Şubat 2010 Pazar

haftasonu biterken..

*karaoke barlar herkese göre değildir. oto-kontrolü, mantığı ve sorgulamayı kapının dışında bırakacaksın dostum. iş arkadaşların müthiş bir şarkıyı katlederken fakat bunun her saniyesinden delice keyif alırken sen aklında binbir soru işaretiyle onları izliyorsan eğer.. sende hiçbir sorun yok. ben de pek anlamıyorum bu durumu. hatta içimden ''ne bu lan?!'' diyorum.

*bir karaoke barda yıllar önce biriyle ''bu bizim şarkımız olsun'' dediğiniz şarkı çalmaya başlar. gülümsersiniz, o şarkı artık herhangi bir güzel şarkıdan farksızdır çünkü. o zaman geçmişiyle hiç sorunsuz vedalaşmış olmak ayrı bir keyif verir, buna da içilir.

*adı batasıca kiki, ne seninle ne sensiz olamadık bu haftasonu.

*efe avustralya'ya gidiyor. haftasonunun ana konsepti buydu. pek zeki, neşeli, hassas ve yetenekli bir insanın neler yapmak üzere olduğunu izleyeceğiz uzaktan. maket oyuncaklar yapılırken de kulakları çınlayacak bolca.

*bu gece de üç bira içtim, üç sayısında birşey var martini ya da biraya bakmıyor, çarpıveriyor beni. ama ne ironiktir ki ayık kafayla etmeyeceğim laflar ettim ve çok ta iyi ettim bu sefer. yıkmadım, onardım. artık herkes önüne bakıyor.

son olarak, biliyorum benden üst üste bu kadar mutlu yazılar okumak doğal değil. ama zaten ne mutluluk ne üzüntü fazla kalmıyor ön planda, aldırmayın dostlar, bu da geçer. öyle güzel ki güller, bakıp bakıp sırıtıyorum istemsiz.. pazar günü bile pek canımı sıkmayacak bu hafta.

bir buket öpücük



dünyanın en güzel çiçeklerini görüyorsunuz fotoğrafta. tabi ki sıradan bir buket gülden farkı var, ama o fotoğrafta pek belli değil. onlar bizim birinci yıldönümü güllerimiz. çiçek taşımayı beceremeyen şapşal bir çiftin iki gün boyunca girip çıktıkları heryere götürdükleri, bu gecenin sonuna doğru artık canından bezmiş, ama bana verildiği anı, onun utangaçlığını ve benim şaşkınlığımı hep hatırlatacaklar bana. (şeker yanağa öpücükler.) vazoya bir asprin ve bir buz attım, sabah başucumda cuma gecekinden de genç ve güzel bulacağım kendilerini. en olmadı hepsini reçel yaparım yeriz.

26 Şubat 2010 Cuma

şubatın 26sı yazısı

inanın hiçbiriniz bu durumun benim için anlamını bilemezsiniz. hiçbir şeyin önemi yok. geçen sene bu vakitler, ben hayatımda ilk defa birine yer açtım. buyur gel, buralar bomboş hep, otur dinlen dedim. kalbim birazcık kırıktı, onunki de kırıktı, beraber iyileşiriz, toparlanırız dedim. elimi tuttu, çekmedim. hatta sonra her zaman buz gibi olan ellerim ısındı kış vakti, mutluluktan mı onun sıcaklığından mı bilemedim. inanın dostlarım, ben hiçbir durumu bu kadar isteyerek kabullenmedim. yalnız insanlar zordur, o bunu öğrendi. ben de kendi adıma, sayım dökmeyeceğim pek çok şey öğrendim.
lütfen bugün bana izin verin, bırakın mutluluğumu paylaşayım sizinle. bugün ne içersek benden. bunun keyfini süreceğim. evet, gerçekten de bunun keyfini süreceğim. öyle çok sevebiliyormuşum ki meğer.

24 Şubat 2010 Çarşamba

floor!

bu gece üç tane martini içtim. bana mısın demedi. sonra pasajda kızlar çanta bakarken, ben büyük bir rafı ve üstündekileri yere devirdim. pelin bir süre bunu unutmayacak tahmin ediyorum. olur böyle şeyler, büyütmeyelim. hem o da baya sarhoş oldu ki. o rafa o dokunsa yine devrilirdi, dingildiyordu zaten.

başım pis dönüyor. kedimle uzun uzun sohbet ediyorum bir yandan. siyamların en güzel yönü birşey sorduğunuz zaman cevap vermeleridir.

23 Şubat 2010 Salı

23

*bazen gerçekten dehşete düşüyorum. neler karşısında? öyle çok ki.

*kendime ait bir eczane dükkanım olsa, emin olun çok huzurlu olurdum. başım klozetin içinde bulsanız da beni, yüzümde tatlı bir tebessüm olurdu.

*üç gün sonrasından tırsıyorum biraz. elimin ayarı yok ki benim, mahçup etmeyi mahçup olmaktan çok daha sık yaşarım. ah bu defa öyle olmasa.

*bir keresinde bir kart almıştım. özel bir günde. günün özel olmasına biz karar vermemiştik, zaten o kart elime geçene dek sıradan birgündü benim için. ara sıra mektup kutumu açar, en değerlilerin arasından onu bulur, ne kadar ince olduğuna bir kez daha şaşırırım, daha o yaştayken bile.

*rakamlara anlamlar yüklemeyi severim. şifrelerimi buna göre seçerim mesela. 5 mutlaka geçer içinde, uğurlu sayım değilse de en sevdiğim sayıdır. 23 de öyle. ve bir converse'imin sol tekinde 23.05.05 yazar. onu hiç giymem.

*taksimin en berbat mekanını sorarsanız peyote derim. üstüne para veririm orda oturmayın.

*taksimin en sevdiğim mekanı ise, en sevdiğim insanlarla beraber değişir durur. yine de kareli masa örtülerinin yeri her zaman ayrıdır.

*son olarak, kendinize hayatınız boyunca yaptığınız en utanç verici şeyi sorun. bunu bana söylemeniz gerekmiyor, hatta belki kimseyle paylaşmayacaksınız bile. ama sadece kendinize bunu sorun ve biliyor olun tamam mı? ücretsiz vicdan ve irade geliştirme derslerinin ilki olsun bu da.

muppet party


uzun zamandır bir elbiseyi bu kadar istememiştim. üstünde animal olan müthiş iççamaşırları bulduğumuz gün de benzer bir heyecan duymuştum ama takdir edersiniz ki onu ulu orta giyip salınamıyorum. bu eteğe sahip olursam söz, kocaman bir muppet partisi vereceğim. hazır miss peggy ve swedish chefimiz de var.

just a perfect day

okulu özlemem için bir aylık bir mola gerekliymiş demek ki. dahası bir ayın sonunda da tamamen özlenen arkadaşların hatrına gitmek, gitmişken de ''oh be okul gibisi var mı'' demek gerekliymiş. bizim ufak güzel grubumuz.. sık sık herkesin kendi hayatına dalıp yalnızlaştığı, sonra silkelenip el birliğiyle toparlandığı, herkes aynı anda konuşurken ve kimse kimseyi duymazken benim dünyanın en şanslı insanı hissettiğim deliler topluluğu. üstüne bir de ortabahçe hem tenha hem kedi dolu, hava da hem serin hem güneşli olmaz mı.. siz de bugün her zamankinden güzeldiniz, biriniz yeni sevgilisini getirmiş, birinizin falında ben yeni yollar görmüş, ve biriniz saçlarını yeni kestirmiş pek te hoş olmuşken. dersleri rezalet, hocaları felaket bir okul hayatının bana verebildiği en büyük şey olduğunuzu birgün size anlatacağım.

16 Şubat 2010 Salı

acımak üzerine

çevrende kendini ne kadar rezil ettiğini, nasıl boşuna çabalar içinde olduğunu söyleyecek bir dostun bile yoksa biz sana sadece acıyabiliriz artık. saygı duymak ne demektir öğrenmediysen, değer vermek sahip olma hırsından üstün gelemiyorsa yine sana acırız. güzelliğine, gençliğine yazık ediyorsan, hala geçmişi telafi etme uğruna bugününü harcıyorsan, yine çok acırız sana. acıma hissi bol insanlarız biz, yanyana oturup günümüzü gün ederken, sen çomak sokmaya çalışıyorsan ve her seferinde başarısız oluyorsan, daha da sokuluruz birbirimize, ve azıcık da sana acırız. daha ne kadar sürecek bu yıkılmış kumdan kaleyi, bitmiş bir suyla onarma çabası, yeni sahillere ne zaman adım atacaksın bilmeyiz, en iyisini dileriz ama sana. dileriz sahip olmayı ve sahip çıkmayı öğrenmiş ol, kalp kırmadan kalp kazan, kendine yazık etme daha. dilerim şuan yapmaya çalıştıklarını kimse sana asla yapmasın, asla utanma bir hemcinsinden. arkadaşın olsam ben anlatırım izah ederim bıkmadan, kaç kız arkadaşım heba etti kendini çoktan gitmiş erkekler uğruna, kaç kez izledim yapılan edilen hataları. ama ben söylesem olmaz, açık açık duysan da olmaz. sadece sabretmeyi, saygılı olmayı, artık vazgeçmeyi ve hayatına devam etmeyi öğrenmen gerek. onu da kendin görmen gerek.
herkes tertemiz ve yeni başlangıçları hak ediyor, lütfen anla artık..

15 Şubat 2010 Pazartesi

meet the god..





bugün okulun ilk gününü pelinle bizde film izleyerek geçirdik. mükemmel bir ders günü böyle olmalı. 6 yıldır aralıksız sürdürdüğümüz ''bizden bir b.k olur mu'' temalı sohbetimiz çıkmaza girince çareyi ve ilhamı Modigliani'nin filminde aradık. tüm zamanlar favorilerimden olan bu filmi sanat öğrencisi olsun olmasın herkese tavsiye ederim, aşk diye bir olgunun varlığının kanıtı olan ressam hayatlarından feyz alalım diye.

Modigliani filminin en güzel sahnesi, Picasso Modigliani'yi alıp çok güzel bir malikaneye getiriyor.. tekerlekli sandalyesinde oturan oldukça yaşlı bir adamın önüne, ağzında piposu ''Come and meet the God.'' diyor. Modigliani gülümseyerek bakıyor yaşlı adama, ''Renoir..'' belki de Renoir'ı anlatmak için anlatılacak en doğru kelime işte, tanrı, hem de sadece empresyonizmin de değil. ışık ve gölgeyi yaratmakta güneşten bile başarılı olan bu dahi adamın herhangi bir resmini yakından görsem karşısında saatlerce durabilirim.

ayrıca Modigliani'ye hayat veren müthiş başarılı Andy Garcia, içi dışı bir, güzel bir adamsın sen. izleyin bu filmi olur mu? aşka da inanın. sanata da inanın. güzelliğe de inanın. hepsinin varlığını kanıtlamak için koskoca bir sanat tarihi var önünüzde, eğer bunu es geçip mekanik dünyaya teslim oluyorsanız, ben şarabımı sizi bekleyen sefalete içerim dostlarım.