12 Şubat 2022 Cumartesi

Bildiğim dünyanın sonu

   Bildiğim dünyayı bile pek bilmiyormuşum, umut, güven, huzur, inanç, sevmek ve sevilmek... Ben bunlarla yaşıyordum, gerçekliğin katı acısına bunlarla dayanıyordum. Bunlara hiç sahip değilmişim, hep korktuğum, hep şüphe duyduklarım gerçekte olanlarmış. 

  Keşke tek yuvamda, annemle ve Şeker'le olabileceğim tüm zamanları, çok acı çekerek ve hiç güvende hissetmeyerek, benimsenmediğim o yerlere giderek harcamasaydım. Her hafta, her ruh halimde, her zor durumda, kendimi sevgi ve güven dolu bu odadan çıkardım, eşya taşıdım, taksiye bindim, sonra tekrar ve tekrar. Sürekli iki ev arasında geçen 10 sene, o evde kapalı geçen 2 mutsuz sene ve geriye benden hiçbir şey kalmadı. Kendimi bu kadar sevilemez, tuhaf, toplumdışı, güvensiz hissetmedim hiç. Keşke en başından beni kabul etmediklerini, ne yaparsam yapayım benimsemeyeceklerini ve kendi deneyimlerimle adapte olmama, sevmeme izin vermeyeceklerini söyleselerdi. Beni sevmiş gibi yapıp, sonra telefonda sevmek isteyen, aklı karışık bir çocuğu yönlendirmeselerdi. Zaten hiç izin vermediler. Ben de hep razı olunmuş, defolu, dışlanmış hissettim. Benim çok saf ve çok temiz bir sevgim vardı. Keşke onu bana bıraksalardı, ben onu çok güzel koruyup temiz tutuyordum, onurlu ve erdemli tutuyordum. Çamurlar içinde benim temiz sevgim, görünmüyor bile artık. Ona, kimseye bir anlam ifade etmiyor. Her şey bitince ve ben kendimle kalınca, sevgimi yine tertemiz edeceğim, avuçlarımda tutup kucaklayacağım, ben o sevgiye inandım, her koşulda ve nolursa olsun iyileşeceğimize, yeni yollar bulup bu nadir sevgiye sahip çıkacağımıza inandım. Oyun arkadaşları olduğumuza, daha keşfedecek çok şehir, çok ülke, çok antik kent, çok yemek, park, hayvanlar, diziler, şarkılar olduğuna. Kendi dilimize inandım, tekrar o dili bulacağımıza ve eskisinden daha akıcı konuşacağımıza. Aynı şeylere çılgınca gülmeye ve sadece ikimizin anladığı, bir mimikle püskürdüğümüz o eşsiz anlara inandım. Hepsi çok özel, çok zor bulunur, çok mucizevi bir sevginin anlarıydı. Bendekini bırakmayacağım, ondaki bitmiş, sönmüş, sökülmüş. Bendeki de yorgun, kırgın ve kirletildi ama ben temizlerim, kendime saklarım, bir ömür yaşarım inandığım sevgimle. Ben öyle çok, öyle mucizevi sevdim ki. Bu her şeyi zor, herkesi candan bezdiren, herkesin debelendiği karanlık zamanlara kurban gitti, benim başıma gelen felaketler ve aşırı kaygım, çöküşüm zayıflattı onu, keşke güçlendirseydi ama zaten çok yorgundu. İlk gözden çıkarılan oldum, hayat düzelmiş gibi olsun diye. Biraz dayanacak, biraz sabredip biraz besleyecektik sevgimizi, olmadı. Daha evleneli 1 sene bile değil, 4 ay olmuştu karanlık üzerimize çöktüğünde, baş edecektik bu şanssızlıkla, şanssızlık koca ağzıyla bizi yutamayacaktı, bu yaz işler çığrından çıkmayacaktı, aileler; hele ki her şey bitsin isteyen biri bu sürece kafa göz dahil edilmeyecekti, umut daha en baştan kesilmeyecekti, birbirimize tutunup ağır ağır iyileşecektik. Çok istedim, çok söyledim, inandıramadım sevgime, çok yorgundu her şeyden, en çok benden sanırım, ben biraz kolay vazgeçilirim. Kolay geride bırakılırım. Herkesin ne işi vardı ki ikimiz arasında, herkesin neden bir fikri vardı, herkesin doğruları neden bizi yıktı, zaten zayıfken... Benim her şeyi iyileştirecek, şifa verecek mucizeme inansaydı keşke, sadece sesime gelseydi, karanlıkta elimi tutup önden gitseydi, bizim birbirimize ihtiyacımız vardı, hatalarımızdan öğrenecektik, sıfırdan anlayacaktık birbirimizi, evlilik o zaman başlayacaktı, mucizemizi kutlayacaktık... Bırakmadılar, inanmadı, istemedi, ben vazgeçildim. Haziran başında ''Tekrar düşün, bu kadar kolay mı, lütfen ayrılma kararı verme'' diyen, kabul ettiğim, zaten affedip anladığım, sevdiğim, beni Temmuz'da kendi terk etti, o benim söylediklerimi dinlemedi. Ağustos'ta, Ekim'de, Kasım'da da dinlemedi. Ben onu dinlemiştim, çok kırgın ve umutsuz olduğum halde, toparlayacağımızı biliyordum, o beni kendisi terk etmek için ikna etmiş o gün, bilmeden. Başıma gelecekleri bilmiyorum, daha da çok acıtacağına eminim ama her şeyin geride kaldığı gün, ben sevgimi attıkları yerden alacağım. Benim sevgim çok değerli, çok gerçek bir sevgi. Yorgun ve kırgın ama yaşıyor. Artık sessiz, artık sadece ben bileceğim onu. 

  Perşembe günü terapiye başladım. Bu seferki çok zordu, en zor başlangıcımdı. 3 senenin ardından ''Ben başaramadım, ben kötü muamele gördüm, ben ruh hastası olarak tanımlandım. Evden hiç çıkamıyorum. Benim canım kedim öldü. Ben telefonda terk edildim. 12 senenin ardından beni en zor halimde sayısız kez terk etti, nolur beni sevgi sandığım hastalığımdan kurtarın, ben bozuğum ve eksiğim.'' demek, nefesim tükendi acıdan, gözlerimi ekrandan kaçırdım. O kadar çok uğraşmıştım ki, en zor acılarımın üstüne gittim kaç sene, yapmak istemediğim şeyleri yaptım, haksızlık ve sömürüye boyun eğdim, öyle acı ki, sırf sevilmek için bunları yapmış olmam. Dinledi, dinledi, çok not aldı. Sonunda duymam gereken gerçekleri söyledi, içten içe bildiğim, mazeretler bulduğum, zaten hissettiğim. Birkaç farklı konuda uzun süredir dozu sürekli artan, çok ağır bir psikolojik şiddet gördüğümü, ağır baskı ve manipulasyon altında olduğumu, bunu yaşayan ama sevgisi devam eden kadınların psikolojisini izah etti bana. Telefon açıp haykırmak istedim. ''Suçlama, senin analizin, ben öyle hissetmiyorum'' dediği her şeyin gerçekte ne olduğunu doktordan duysun istedim. İçim paramparça oldu. Ben bir vaka olduğumu öğrendim, sandığımdan daha zor bir durumda olduğumu öğrendim.  Bunları yaşayıp aşabilen, çok daha iyi hale gelen çiftler varmış, başımı kaldırıp baktım, ''Nasıl olabilir?'' diye, bana gerekli şeyleri söyledi karşı tarafın yapması gereken. Başımı geri eğdim, yapmadı, yapmayacak da. Biliyorum, değmediğimi biliyorum. ''Çift terapisi güzel bir çözüm olabilir ama önce seni toparlamamız lazım, kesinlikle şu an kaldırabileceğin bir süreç değil'' dedi. Zaten ekrana, odamda konuşurken bile yorgun, gözlerim dolu, zor konuşuyordum, mırıldanıyordum. ''Büyük bir ihtimalle o çift terapisine katılmayacak, vazgeçmiş olacak'' dedim, önemli değil, amacımız senin tükenmişliğini onarmak dedi. O yüzden artık buna odaklanamam, amacım ve umudum artık elele çabalamak değil, ''farkındalık ve kabulleniş'' dedi doktor, olmadı bunlar, olmayacağını biliyorum, beni hasta kabul etmek ve her şeyi bana yüklemek çok daha kolay, yaşadım en acı haliyle. Her çırpınışım dindi. Sadece işin uzmanı birinin beni anlaması, yaşadıklarıma objektif bakması ve şüphe götürmez şekilde gerçek olan durumu bana söylemesi. Artık her hafta ekran başında, yavaş yavaş hislerimi ve düşüncelerimi düzenlemesine, temizleyip arındırmasına izin vereceğim. Artık umut etmek, inanmak, sevmek ve sevilmek değil, iyileşmek istiyorum. Sevilemez ve vazgeçmesi kolay olduğumu da kabullendim. Her şeyi, hepsini. Hayatla kopmuş tüm bağlarımı daha sıkı kurmak ve bir daha kimsenin açık yaralarıma tuz dökecek kadar yakınıma gelmemesini sağlamak, bir kale duvarı olmak istiyorum. Seanstan sonra sokağa çıktım, bu hafta ikinci kez. ''Başladım yürümeye, bir de baktım yine baştayım.'' diyordu Mavi Sakal, ne harika bir şarkı sözü. Kim bilir kaçıncı kez aşmakta olduğum agorafobide, minik çok minik adımlar. Kedileri beslemek. Artık kedi sevemiyorum, gözümün önünde hep Şeker, hep acı, sadece 20 dakika, birkaç yere kurumama, sonra ev. 

  İlk defa baharın gelişi sevinç değil keder veriyor. Şeker'siz girdiğim bir bahar, ne anlamsız, ne acı verici. Balkonu açıp birlikte havayı koklardık, önceleri çok soğuk diye içeri kaçardık. Sonra güneş ve ısı arttıkça, balkondaki keyif saatlerimiz başlardı. Şeker'in sandalyesini çıkarmamla, hemen üzerine hoplayıp oturur, yalanmaya başlar, tamamen temizlenince mayışıp uyurdu. Ben de elimde kahvem, onu izleyerek oturur, arada başını, çenesinin altını güzelce kaşırdım. Bahara kavuşmamız harika olurdu. Onu özlemekten nefesim kesiliyor, fiziksel olarak canım acıyor, ellerimi sıkıyorum, ağlamamaya çalışıyorum. Dayanamıyorum. İnanamıyorum. Başka şeylere üzüldüğümde büyük suçluluk duyuyorum, yas vaktimden çalan bitmez acılar, onlar nasılsa bitmeyecek, ben Şeker'e ağlamak için, bir süre canımı yakmaması için müsaade istemek zorunda kaldım. Benim kalbim en acı kaybıma yanıyor. Bir yandan da üşüyor, kalbim üşüyor. Ah bebeğim bu acı nasıl geçer, son günlerin hep gözümün önünde, son nefeslerin, çaresizliğimiz. Ah bebeğim, aşkım, kedi kızkardeşim, ablam, ismini sayıklayıp ağlıyorum. Seni çok özledim çok. 

  Önümde 26 Şubat var, içimi acıtan. Benim bayram günümdü. Benim coşkumdu ve sevdiğim tek kırmızı o güne aitti. Yılbaşından, doğumgünümden daha çok severdim, 2009'dan beri, öyle alışığım ki sevgimizi kutlamaya, o gülleri ilk alışımdaki heyecan ve şaşkınlığı tekrar tekrar yaşamaya. Bu sefer yok. Sessiz ve soğuk geçecek, ben eski fotoğraflara bakacağım, iki hayaletin saf sevgisine, umuduna, kendi gözlerimdeki aşka bakacağım. Fenalaşma ve sinir krizi olmasın, ağlamakla atlatayım umarım. Neler neler beklemiştim umutla, umutlarıma ağlayayım. Sonra bahar, beni zorlayacakları o korkunç süreç, acımasızlıklar, suçlamalar, kötü sözler. Ortalığa dökülen çirkinlikler. Böyle bitmemeliydi, böyle yarım kalmamalı ve bu şekilde harcanmamalıydı. Doktorum şu an hepsinin yanlış olduğunu ve kesinlikle bir karar alma ve uygulama halinde olmadığımızı söyledi. Ne onun, ne benim. Hastaneye yatacak hale geldiğimi biliyordum, bu yüzden biraz nezaket ve iyilik çok istemiştim, can havliyle. Çok zarar gördüğümü, yazdığı tanının tedavisine uymamı, yakın geleceği ve kaygılarımı şu an biraz bile düşünmememi, zaten tükenmiş olduğumu söyledi. Bunları dinlemeyecekler, ona da söyledim. Ben yaz boyu ve sonbahar boyu umutla beklerken, aslında terk edilmeyi beklemişim bilmeden, onların benim toparlanmamı beklemeyeceklerini biliyorum. İki mevsim, inandım, farklı baktım, imkanlar gördüm, çabaladım, peşinden koşup yalvardım. Ne inatçı ve tükenmek bilmeyen bir umut ve inançmış. Telefonda ''Bitti artık anla bitti'' diye sökülüp atılan, bir yüzyüze sevgi dolu, uzun bir konuşmaya bile layık görülmeyen, sonrasında öpüşmeler, sarılmalar, ''Seviyorum'' çaresizlikleri. Ben nasıl tükenmeyecektim ki. Tükenmişlik Sendromu... Zaten hissediyordum, duymak ve kabul etmek başka bir şeymiş, nasıl tedavi edilebilir bilmiyorum, umursamıyorum, iyileşmeye inanmıyorum. Çok kötü haldeyim, çok sarsılmış, çok aşağılanmış haldeyim. Yazmam gerek ama yazmaya bile dayanamıyorum daha fazla. 

  Terapiler, ne yaşadığımın bana izah edilmesi, asla sökülmeyecek gibi duran sevgimin, tedavi edilmesi ve bir daha asla ısınmayacak kalbim, ellerim, buz tutan ruhum. Benim çok güzel, ufak, bana çok çok yeten bir dünyam vardı. Ben o dünyaya şükrederdim, bozulmasından deliler gibi korkardım. Bildiğim dünyam paramparça oldu, her şey kırıldı. Umut, inanç, hayal kalmadı, ben bunlarsız yaşamayı bilmiyorum. Ben yaşayamıyorum. Şeker, keşke yanımda olabilseydin şu an, ben dayanamıyorum abla, çok acıyor. Daha da çok acıyacak. Dayanamıyorum. 

25 Ocak 2022 Salı

Şeker'ime kavuşana dek

Gerisi acı, saf ve katıksız acı. 

Herkes gitti, tekmeler savurarak. Şeker bana sarıldı ve tekmelenmiş yerlerime yatıp iyileştirdi hep.

En sonunda umut ve minnet içinde debelenmem sustu. Dualarım sustu. Hayattan her beklentim sustu.

Sevdiğim beni iki sene içinde sayısız kez terk etti. Döndü, öptü, sarıldı, tekmeledi, yine terk etti.

Sevdiğim bana bunları nasıl yaptı, neden beni tekmelemeyi bırakmadı?

Artık hareket etmiyorum, kendimi yeni tekmeleri için açıyorum, daha da beter etsin diye, ediyor. 

Artık tekmelenen yerlerimde yatacak, beni sessiz huzuruyla saracak ve her koşulda güldürecek kedi ablam yok ya, fark etmiyor, 2 tekme, 50 tekme, kimse sarmayacak beni ve annemi, biz Şeker'siz kaldık, gelsin sadistler, gelsin ne yapsak sevmeyenler. Ruhsuzluğunuz ve acımasızlığınız ile sarın bizi. Kimbilir hayat başka ne felaketler, ne acılar planlıyor, kimbilir daha ne büyük çaresizlikler çoktan yola çıktı... Artık hayattan sadistlik dışında bir şey beklememeyi öğrendim, 2 senedir başıma gelen her kötü olaya şükrettikten ve daha iyi bir şeye sebep olacaklarına aptal gibi emin olduktan sonra. Daha iyi bir şey elbette olmayacaktı. Bana tanımlanan mutluluk, neşe, umut bitmişti çoktan. Yağdır hayat yağdır, sevdiğimin eliyle katlet beni, iyiliklerimden kanat, sevgiyle verdiklerimden kanat, inançlarımdan kanat.

Şeker'ime kavuşana kadar. Çekeceğim. Düştüğüm yerden kalkmadan. 

4 Ocak 2022 Salı

Ah Şeker ah bebeğim... Şeker'im.

 Benim güzel Şeker'im, Şekroş'um, tek aşkım, hayatımın mucizesi ve ablam, 29 Aralık 2021 günü, korkunç acılar çektikten sonra, odamızın önünde, annemle ellerimizin arasında huzura kavuştu. 17 yaşındaydı sadece. Rahatlıkla 20'lerini görecek kadar dinç, sağlıklı ve kontrol altındaydı sağlığı. Her şeyin bozulması 2 hafta sürdü, her şeyin hızla sona gelip bitmesi 3 gün... 

 Kendimizde değiliz. Tıpkı onun son günleri gibi nefesim daralıyor, nefessizlikte boğulduğunu görmek zorunda kaldık. Asla affetmeyeceğim o yüz karası veterineri, bir ağrı kesici iğne bile yapmadı. Gerekli testleri ben yalvar yakan zorla yaptırmıştım. 1 senedir bebekler gibi bakarak, günde 2 kez şırınga ile şurubunu, iki kez mide hapını yutturarak daha senelerce yaşatırdık canımızı. Bizim canımız gitti, gitti eridi birkaç günde. Her dakikasını seyretmek zorunda kaldık, çözümler ve rahatlatılması için yalvardık, ağlayarak yalvardım. Bize onun ellerimizde yitip gidişini izlemeyi bıraktılar. Şeker'imizi o halde, acılar içinde bıraktılar. Biz de çaresizce onunla çırpındık, kabus gibi 2 gün sürekli korktuk ve en kötüsünü yaşadı en sonunda, meleğimize hiç yakışmadı bu son. Gördüklerimizi annem ve ben biliyoruz, yürek dayanmazdı, haykırdık, ağladık günlerce, hala. Daha büyük bir acı, şok ve ızdırap yok. 

Ben artık bir boşluğum, Şeker benim ruhumdu. Ben artık kalbimin içinde uyuyan kedime fısıldıyorum, bu düzeyde bir sihirli, büyülü bağın ardından gelen sonsuz boşlukta kayıbım. Kokusu burnumda, yumuşacık tüyleri, kadife burnu, kulakları ve mücevher gözleri, inanılmaz duyarlılığı, şifası, her durumun tesellisi olan huzuru ve verdiği kahkahalar... 5 gün oldu. Seni çok özledim Şeker. Ömrüm yettikçe seni daima çok özleyeceğim. Bizim sihirli yuvamız, bizim üçüncü yarımız. Benim aşkım. Aşkım seni kaybettim... 

24 Temmuz 2021 Cumartesi

''Kapanışta açılırım.''

  Bu söz Harry'nin altın Snitch topunda yazıyordu, en sona geldiğini anladığında, Harry istemsizce snitchi açabilmiş, içindeki diriltme taşını kullanmıştı. O cümle de aklıma kazınan sonsuz sayılı cümlelerden biri.

  Sonunda gerçek inziva. Buraya bile nasıl çırpınarak, nasıl nefessizce anlatmışım hislerimi, yaşadıklarımı. Geçen hafta. Geçen aylarda, her kırılıp yıkıldığımda. Yaralı hayvan gibi bağırarak, uluyarak, anlaşılma ve yardım beklediğim günleri bitirdim. Daha o gün. O aylardır, acıyla ve aralıksız ''Beni kurtar, bana yardım et, bitiyoruz, bitiyorum.'' diye haykıran halimle, birden susuverdim. Sesimin de bir sonu varmış. Ah sessizlik. Kendime en büyük yardımı ben yaptım, kendime ihtiyacım olan tek şeyi kendim verdim; mutlak sessizlik. Twitter bokunu kapadım, whatsappı sildim, telefonumu 3 gün hiç açmadım, sonrasında artık hep uçak modunda; tüm sahte insanların ve sözde yakınların olası aramalarına kapalı. Ben yokum, artık hiçbiri için yokum. Kimseyi, kimseyi duymak istemiyorum. Artık anlaşılmak ve onarılmak da istemiyorum. Bu yaralar öyle derin ki, bunları yapanlar onarmamış ve aldırmamışken, artık ancak ve sadece zaman, o da bir kısmını. Kırıklarım içimde. Senelerin hatıraları, sözleri, olayları ve ardından gelenler içimde. Hafızamın bana acımasını ve büyük kısmını Eternal Sunshine'daki gibi silmesini çok isterim. İki ayrı kişi, iki ayrı en yakınım. (Annem elbette konu dışı, o benim en güzel parçam, ben de onun parçasıyım, şükürler olsun varlığına ve yanımda oluşuna) o iki yakının bıraktığı kırıklar ve hisler o kadar ayrılar ki birbirinden. İkisi de çok acıtsa da, dostluğu hiçe saymak, geçen tüm seneleri ve tüm paylaşımları kirletmek, çamura bulamak ve en zayıf halimde bile isteye, hem de ben sayısız kez özür dilemişken (hasta olduğum zamanlar ve diğer tüm felaketlerim ve bunlar sırasında veremediğim dostluğum için, pişmanım ama evet, beni sayısız kez özür diletti, diledim) yine de nefes aldırmadan suçlamaya, kendime olan son güvenimi de paramparça etmeye keyifle devam etmek... Bu yediğim en büyük, en kötü, en onursuz kazıktı. Haberi bile yoktu zaten halimden, nasıl yalnız ve bitik olduğumdan, haberi olsa da aldırmazdı, hep acımasızdı ve sert davranmayı, aldırmamayı lütuf sayardı. Elbette kız kardeş değildik ve hiç olmadık, olmamışız. Bir insana yapılabilecek en büyük kötülüğün, onun sırtını dayadığı ve içine huzur veren sevgisini alıp paramparça etmek olduğunu gördüm, yaşadım. En iyi dostum dediğim son insan aldattı beni. Sindiriyorum, neyse ki bu tip şeyleri çok yaşadım (maalesef yaşattım da, bu kadar insafsızca ve sert olmasa da, bu acı elbette boşuna değil, ahını aldığım insanların verdiği bir ders olmalı bana, kabul ediyorum ve alıyorum dersimi her zerresiyle) geçip gidiyor, izi kalacak kesinlikle, geçeceğine de bir o kadar eminim.

  Diğer acım... Benim güzel acım, benim onurlu, erdemli, çaresiz acım. Ağlıyorum halsizce, sabah, öğlen, pek bir şey yiyemedim de, çok üzgünüm. Daima iyilikle ve sevgiyle hatırlayacağım. Senin de, benim kadar yorgun olduğunu biliyorum, elinden başka türlüsü gelmedi, onarmak istedin ama zaten kendin çocukluğundan beri yaralısın, kederlisin, öfkelisin, onaramadın ne beni ne kendini. Sevgim, saygım, verdiğim değer çok büyük. Kırgınlıklarım öylece kaldılar, yaralar öylece açıklar; olsun be, insanız. Hem de ne iyi, ne sevgi dolu iki insanız. Berbat bir seneydi, olacakları tahmin edip dahil olmamızı istemediğim bir kurumun çatısı ve baskısı altında, berbat, hadsiz ve acımasız insanların bitmeyen müdahaleleri ve dolduruşlarıyla, biraz da senin sinirin rayından çıkınca ve benim başıma gelen felaketler bitmeyince, olan oldu işte. Her şey kırıldı, döküldü, indi aşağı. Özür diledin beni dinlenmeye bu eve getirirken, onaracağını söyledin, iki hafta geçmeden ise öfkeyle, onaramayacağını, bıktığını ve pes ettiğini. Ben onaramayacağını çok zor kabullendim ya da hala kabullenmedim, pes etmem gerektiğini biliyorum, sen pes ettiğini biliyorum, geriye kırıklar kaldı. Ben onları güçlendikçe sararım, temizlerim, eritirim olduğu kadar. Geriye lekesiz, dürüst, birbirimizi bildiğimiz ve gördüğümüz sevgimiz kalır, o da bana ömrümce yeter, minnettarım. 

  Gerisi, sessizlik. Kimse yok. Annem, şifacım ve dostum, ailem ve yoldaşım olarak yanımda. Şeker'im, artık onun bana bakmış olduğu kadar, benim de ona baktığım, ilaçlarını içirdiğim, yaşlı halini kabullendiğim ve her sarılmamıza şükrettiğim ruh eşim, ablam, kedi prensesim yanımda. Sonunda kendimi sözlerle, cümlelerle, ekran sayfalarına ve insanlara değil, sadece resimle ve kağıda ifade ediyorum. Çizgilerle, karalamalarla, mürekkeple ve tarama ucuyla çığlık atıyorum, ağlıyorum, halimi açıklıyorum, hepsi bir desen olup geride kalıyor. İyi geliyor. En sonunda, sadece, sessizlikte hızla çizen kalemimin sesleri, hepsi bu.  

19 Temmuz 2021 Pazartesi

Bu bitki, dibine asit dökülerek kurutuldu.

 Bir ay içinde iki aşı, iyi. İki kazık, çok ağır. En yakınlarımdan derdim ama en yakınlarım olmayı epeydir bırakmışlardı, ben var sayıyordum, sevilmek istiyordum. Biri, bana yer olmayan ve bana yer olmadığını aylardır belirttiği, hayatımdaki kendi seçmediğim acılara ''bahane'' diyen ve benim sıkıntılarımdan arınıp, yeni ve güzel hayatını kutluyor. Hepsi, fazlası, hırsla beklediği mutluluk onun olsun, üstünden akıp gittiğini söylediği ama içine akmış ve zift gibi bir düğüm olmuş tüm nefreti, kini benden uzak olsun artık. Diğeri ve canımı en çok yakanı ise, ah zor, çok zor,  sadece canımı çok yakmaya ve bir güzel söz için yalvardığımda daha da kırmaya devam ediyordu. Nasıl katlandım, nasıl izin verdim ve neden inatla güzel sözler bekledim, belki hayatta tutmak için, kurumuş bitkiyi.

 Geçmiyor. Geçiyor. Yok geçmiyor.

Korkunç şeyler yaşatıldım. Hayatımın her yönden sınandığım senesinde. Pandemide. Salgın şartlarında eve kapanmışken Sanık olmuşken. Sağlığımı yitirmiş, fiziksel acıdan çıldırmışken. İşsiz parasız kalmışken. Yalvar yakar, iğrenç insanlara, onurum kırılarak hiç kazanmadığım kadar fazla parayı ödemişken. Sinir krizleri geçirmişken. Korkunç şeyleri yaşatan o ikisi de dedi ki; ''Neden hepsi seni buluyor, neden hep acı çekiyorsun bir düşün.'' Sadece ikisi bunu demeye cürret etti. Elimde olmadan bozulan sağlığımdan, kas hastalığımdan, sistemin parası yolunabilir kolay bir çerezi olmamdan, işsizliğimden, bunalımımdan... Kendimi sorumlu tutmamı ve sorgulamamı. Sadece ikisi, dünyamın yıkılmasından beni sorumlu tutmaya kalktı. Belki hiçbir şeye merhem olmamanın, her şeyi daha da zorlaştırmanın ve en ihtiyacım olan dönemde en kötü davranmalarının verdiği, ortak bir hadsizlik, ortak bir gaddarlıktı. Hiç beklemezdim. Çok acıdı. İki kereden fazla acıdı, sayısız kez acıdı ve öylece kaldı.

Ne kin, ne keder, sadece tedirgin edecek kadar sessizim. Bir de boş, bomboş. Her şey anlamsız.

Hayatımda hiç olmadığım kadar yalnızım, dertleşecek kimse yok, derdimi anlatma isteğim yok. 

Annem perişan edildi, hiç hak etmediği halde, gördüğü ve yaşadığı rezilliklere rağmen sadece sevmeye ve şefkat vermeye devam ettiği halde, bencilce ve duyarsızca perişan edildi. Pek şefkat görmemiş, şefkat göstermesi gereken zamanlarda sadece öfke hisseden, sevgi hissetmeyen bir çocuğa kol kanat gerdi, anne olmak istedi, epey de oldu aslında. Ama karşısındaki insan şefkat istemiyordu, koşulsuz sevilmek, hiçbir şey yapmasa hatta kötülük de yapsa kabullenilip sarmalanmak istemiyordu; hiç bilmiyordu çünkü bunları, aile olmayı, bekleneni vermese de çok çok sevilmeyi ve kucaklanmayı. Ben bile öğretememiştim tüm o aştığımız seneler, dertler, olaylar boyunca. Annemi de kırdı, ona da ihtiyacı olan sevgiyi vermedi, zaten çok bitmiş ve kederli olmasına aldırmadı, kendine hak bildi ve perişan etti onu da. 

Birbirimize sığındık. Şeker, ben ve annem, bizi koruyan odamıza geri döndük. Mayıs sonuydu. Şükür. Bu korkunç kışı, salgın dalgalarını, beni vuran dalgaları ve yakınlarımı aştık, sağlıkla ve bir bütün halinde, üçümüz yine buraya kavuştuk. Tek güvende olduğumuz yere. Sevginin olduğu yere.

İçimde o son gün, telaşla verilmiş sözlere inanmaya hazır cılız umutlar, en çok da kendimden alışık olduğum; bir süre geçtikten sonra tekrar acı çektirilmeyi göze alıp hevesle, heyecanla başa saracak olma umudum vardı. Aslında verilen sözlerin bomboşluğundan ve imkansızlığından çok, kendi salaklığıma güveniyordum. Affetmeyi başaracaktım, özleyecektim, yine kıracak olması fark etmeyecekti çünkü sevgim, saygım, bitmeyen umudum vardı. Hepsi kül oldu. Hepsini kalıcı olarak yaktı, ben gerçekten bağırarak ağlarken, yapma derken, hiç umursamadan yaptı ve yaktı. Sözlerini tutacak hali olmadığını söyledi. Yorulduğunu söyledi. Asıl o bıktığını söyledi. Tıpkı savunmasız birini saatlerce tekme tokat döven, komaya sokan birinin yorulduğunu ve kramp girdiğini söylemesi gibi, olan biten her şeyden yorulduğunu ve bıktığını söyledi. Dövüldüğüm yerde, iyileşmeden ve el verilmeden kaldım. 15 senelik, maalesef ''kızkardeş'' sandığım insan da, ben orada yatarken yanımdan geçti, bu perişan halimle onun neşeli, yetişkin ve parlak hayatına eşlik edemediğim için epeydir kızgınmış, bir tekme de o patlattı, sonra hızını alamadı, senelerdir içinde çok kalmış; ''ilgi açlığım, benmerkezciliğim, bencilliğim, onu sürekli sömürmem'' falan (nedense hepsi, ortak arkadaşlarımızın ve yaşı büyüklerin onun için kullandığı ve benim kondurmadığım sıfatlardı) bir sürü tekme yağdırdı iki gün. Sonra da neşeyle kokteyline, başarılı hayatına ve ''doğacak çocuğuna sakladığı şefkat içgüdüsüne'' döndü. Bu cümleyi maalesef unutamam, insanlığını yitirmenin, duygusuzluğun, bitmişliğin cümlesiydi. Ben herhalde, çocuk sahibi olmayı planlamadığım için, uzun bir süre berbat, özgüvensiz, kayıp olduğu senelerde ve özellikle son beş senedir aynı ve tek derdini  konuşmak için açtığı uzun telefonlarda, şefkatimi bolca vermiştim, kendim çok iyiyken ve parlarken de, aşıkken de, vaktim yokken de. İlişkisinde problem varsa, 52. kez ayrılma kararı almışsa, bu sefer kesin bitmişse, ben saatlerce telkin ettim, onun kalbi kırık diye hüngür hüngür ağladığım oldu, barışmaya ikna ettiğim oldu, hep sevgim ve ilgim onundu, herkesten önce onundu.  Şefkatin önlemez şekilde içten gelen bir sevgi sonucu olduğunu, tükenmeyeceğini bildiğimden ya da enayiliğimden. Şefkatin ancak bir kişiye yetecek miktarda olan, berbat haldeki dostuna daha fazla veremeyeceği, harcanırsa biten, para cinsi bir şey olmadığını bile bilmeyen bir insan, dahası, hissetmeyen, esirgeyen. Hayatımdaki en büyük hatadır, bu ilişki, en acı derstir. Dilerim bir daha asla duymam, görmem ve haber almam. Dilerim sırtımı yaslama hatasına düştüğüm son sahte insandır. 

Kalktım, odamıza, anneme, Şeker'e, hayatımdaki tek gerçek sevgiye ve güvene geldim. Uzaktayım. Bugün itibariyle ulaşılmaz, azarlanmaz, yalan söylenmez, manipüle edilmez ve canı yakılmaz bir mesafede saklandığımı umuyorum. Bir buçuk sene boyunca ne yaşadığımı ben çok iyi biliyorum, içimin nasıl solup bittiğini, neler duyduğumu, ne çok ağlatıldığımı, tüm özürleri ve tutulmayan sözleri. Yapan her zamanki gibi unutmayı seçti, çünkü hayatta kalmak, kendiyle baş etmek, vicdanını rahat tutmak ve alıştığı o yıpratıcı, yıkıcı düzene devam etmek zorunda. Ben o yıkıcı, bizi de sağ bırakmayan düzene uymadım, rahatsız ettim, rahatsız oldum. Ne kendimi, ne onu, ne bizi kurtaramadım. Anlamış gibi yaptı, anlamadı, yine unutmayı ve devam etmeyi seçti. Bir kez beni seçseydi, bir kez kendiyle yüzleşseydi, bir kez acı çekmek pahasına; ona ve bize yapılanları görecek yüreği olsaydı. Bir kez, benim göze aldıklarımı alsaydı. Gerçekten sevseydi.

Yokmuş. Ben ''Fazla hassas ve psikolojisi bozuk'' bir bahane olarak tanımlandım. Yine, hep olduğu gibi. Kendi yaptıklarından kaçması ve doğruyu söyleme adı altında yalan söylemesi gerekiyorsa, ben zor şeyler yaşamışımdır ve sinirim bozuktur, doğru budur, benim sinirimi kimin bozduğu ve beni kimin bu halde getirdiği önemli değildir, yine önemli olmadı. Benim zaten çok psikolojim bozuktu, benim zaten başıma kötü olaylar gelmişti, ondan anneme kaçmıştım, o evde tek başına kalmıştı, o çok üzgündü, o beni çok seviyordu. Eller tertemiz, vicdan rahat, ona acıyorlar ve ben ayıplanırken konu geçip gidiyor. Beni çok seviyor ama işte, benim rahatsızlığım var ve psikolojim bozuk. Kendimden kaçmak için, bozuk psikolojimi ben bu kadar kullanmadım. Yaşattıklarını her açıklaması gerektiğinde, kendine ya da benden nefret etmeye senelerdir düşkün çevresine, ''Onun psikolojisi bozuk, ondan oldu'' Ve ona acımalar ve ona hak vermeler ve ellerin yine temiz, vicdanın yine temiz. Keşke bir de içine sinseydi.

Tüm sahte yakınlardan, sevgi adı konmuş hastalıklı hislerden, acımasızlıklardan, senelerce kullandıktan sonra tükürüp atan ruhsuzlardan, sırtımdan haksız kazanç elde edip, üstüne pislik gibi davrananlardan, sanatçısını trajik biçimde ölmüş seven züppe sanatseverlerden, vefasızlıktan ve nankörlükten uzakta, dinlenmek istiyorum sadece. 

Hiç unutmayacağım. Hiç onarılmayacağım ve kimse pişman olmayacak. Reva görülen bu oldu. Her şeyin, senelerin, verdiğim sevgilerin, fedakarlıkların, çabaların, onardıklarımın, affettiklerimin, yerine getirdiğim ve fazlaca yükselttiğim özgüvenin, iyileştirmeyi başardığım aldatılma acısının, her haliyle her zaman sevileceğini hissettirmemin ve tükenmeyen, yorgun sevgimin geri dönüşü, layık görülen bu oldu. Sindirmeliyim. Artık sindirmeliyim ve dinlenmeliyim. Sadece boşluk var. Gittiler.

Artık kimseden iyilik ve sevgi beklemiyorum. Ben zaten bitmiştim. Ben birkaç kez bitmiştim. Beni sayısız kez, sonrasında özürler dileyerek bitirmişti. Diğeri geldi, o da bitirdi. Bir bitiren diğerine öfkelendi, sonra beni bir daha bitirdi. Yetmedi. Bitmedi. Beni yine ve yine bitirdi. Bittiğime emin olmadı. Bittim dedim, daha da bitiresi vardı. 

Artık huzur içinde dinlenebilir miyim?

12 Mayıs 2021 Çarşamba

hissiz, sessiz, boş

 Beni bu bir sene içinde, tamı tamına bir sene içinde en çok yıkan, yıkılmışken daha da yıkan, üstümde tepinenin kim olduğunu unutmayacağım. 

Unutmamalıyım. Birkaç kez unutmayı denedim ve bunlar oldu. Bu sefer anlama ve hoş görme.

Hayatımın bir erkeğin korkusuyla, şiddetiyle, ızdırabıyla geçireceğim öyle mi? Hepsi bunun için miydi? Tüm umutlarım, tüm varsayımlarım, tüm hayallerim, buraya varmak (düşmek) için miydi?

Ben bunları hiç istemedim. Ben bunları hiç hak etmedim.

Ben artık gülümsemiyorum, neşeyi ve güveni unuttum. 

Bomboş içim. Yine de acıyor. Boşluklarım acıyor.


3 Mayıs 2021 Pazartesi

Başlığı yok, ortada duruyor.

 Geçen hafta bir şekilde geçti, gözyaşları bir şekilde kurudu ve dindi. Cuma, Cumartesi, Pazar ''Bugün ağlamamayı başardım'' diye not ettiğimi hatırlıyorum, telefonda konuşmak hala çok zor, hala hassasım ama o açık yara ince bir kabuk tuttu. İşlerimi alacağını, bana destek olacağını söylemiş yakınlarıma ''Söz vermiştiniz, satış sitem bu, zor durumdayım'' derken artık utanmıyorum, artık bir yerim kırılmıyor. Kibarca arazi olmalarını okurken de, reddettiklerinde de. ''Ama böyle demiştin'' demiyorum. Olabiliyor, hali ve vakti yerindeyken, 200 lira vermeyi çok görebiliyor. Beni hala yakını sayabiliyor. Ben çok uzağım artık, fiziksel ve ruhsal, yüzümü kızartıp attığım o mesajlar, son iletişimlerimiz, bilmiyorlar. Bilselerdi de önemsemezlerdi. Ben de bunu önemsemiyorum. Oraları geçtim. Oraları da. Hepsini geçtim. 

Yorgunum. Çok da yordum. Yorduklarım için ayrıca yorgunum.

Sessizim. Sessiz olmamın, konuşmamdan çok daha yararlı ve iyi olduğu günlerdeyim.

Affetmek istiyorum. Affetmem gerektiğini biliyorum. Benden asla özür dilemeyenleri, asla da özür dilemeyecekleri affetmek için, öfkemi göğe bırakmak için çaba gösteriyorum. Tek çabam bu hatta, düşünmeme çabası, hatırlamama çabası.

Unutarak onarılacağım. 

22 Nisan 2021 Perşembe

Daha çekeceğim varmış, bilmiyormuşum.

 Birkaç saatte o güneş kapadı. Berbat bir fırtınaya döndü. Evdeyken bakıp huzur duyduklarımızdan değil, dışarda yakalanıp mahfolduğum, perişan eden bir fırtına. 

  Son 6 saattir, telefonlar, hele umutla iyi cevap beklediğim o 15 dakika, oldu 30 dakika, 45 dakika, 1 saat ve sonunda ellerim buz gibi kendim aradım. Olumsuz cevabı aldım. Mendiller, peçeteler yetişmedi. Sakinleşemedim. Üç arkadaşımı istemeden biraz korkuttum, evde yalnızdım. O iyi telefon gelmedi. Ben sızdım. Saat gece 12 şimdi. Yarın annem gelecek, onun yanında böyle bir telefon silsilesi yaşamamalıyım, sağlam durmalıyım. Her zaman benden çok üzülen, her zaman benim için çok üzülen annem, canım. Senin için iyi olurum, olmak zorundayım. 

  Lütfen iyi bir şekilde bitsin. Artık bitsin. 

21 Nisan 2021 Çarşamba

''Şeylerin tuhaf bir şekilde yoluna girmesi'' ritüeli

 ''Şeylerin'' bu sefer bilinçli adımlarla ve güzel eller tarafından yoluna sokulduğu gün. Bugün. İyi bir hisle,  güzel bir sürprizle uyandım. Sihir var, mucizeler var, gökyüzünde ya da insan, hayvan, bitki formunda onları görebiliyorum. Her şey ve herkes bir mucize olabilir, sihir gerçektir.

  İçimi temizliyorlar. Bir bahçeyi sular gibi, bolca temiz suyla, içimi güzelce yıkayıp, sonra filizler ekip suluyorlar. Olumsuz yüklerim hafifliyor. Belki tamamen kurtulurum o ızdıraplardan, haksızlıklardan. Bu kadar mucize getirene ayıp olur yoksa. O filizleri yeşertmem lazım. İyilikle ve huzurla dolmam lazım. Yaşatılan kötülüğü örtecek kadar fazla iyilikle sarmalandım.

  Süheyl dayım, canım, sakinleştirip umut verenim, seni çok seviyorum. Sen Eyüp evimizin bana miras kalan aile ruhusun, bu geceki konuşmamızı unutmayacağım. Annem, hayatımın şansı, desteğim, benim güvenli sırtım, ablam, kardeşim ve kızımsın, seni çok seviyorum, ölçüsüzce, beni var eden bir sevgiyle seviyorum. 

  Şükürler olsun. Her koşulda şükretmek, minnet duymak hep önceliğim olsun.

19 Nisan 2021 Pazartesi

Bir ay sonrası

 Beterin beteri var. Düşmenin derinlikleri, dibin dibi var biliyorum. Yaşadım, daha da kimbilir neler yaşayacağım. 

  Kabus gibi bir ay geçti. Gün gün, saat saat. Korkuyla, kaygıyla, üzerime çöken umutsuzluklarla. O arada hayalini kurmaya bile kalkışamayacağım kadar istediğim bir şey gerçekleşti. Hayat öyle tuhaf ki; tam olarak sevincimi yaşayamadım, hem salgının korkunç hali, hem de benim şahsi sorunumun üzerimdeki ağır yükünden dolayı. Her şey sağlıkla, iyilik içinde sonuçlanırsa, kendime çok büyük bir sevinç borcum var. (Borç kelimesi nasıl da tetikleyici oldu, kabusum oldu, kullanmayayım onu da.)

  Kimsenin yolu adliyeye düşmesin. Kimse kendini böyle çökkün ve yorgun hissetmesin. Bu ay yanımda olan, destek veren, yükümü hafifleten herkese, her isme tek tek minnettarım. En yakınımda olan, senelerce her gün, her işlerini gördüğüm, kendimi iyice sömürttüğüm en uzaklarıma ise, hayatım boyunca fiziksel olarak da uzakta kalmalarını diliyorum, evimden, benden, resmimden, sevgimden, hayatımızdan sonsuza kadar uzak kalın, kullanıp attığınız tüm emeklerim, çabalarım, yardımlarım yanınıza kar kaldı ve kalsın. Ah öyle içim rahat ki, öyle bir ahım var ki üzerinizde, benim ah'larım, lanetlerim nadiren çıkar yüreğimden ve hep yerini bulur, bu yüzden ahımı tüm içtenliğimle yolluyorum, yapıştı kaldı bile üzerinize. Hiçbir zaman destek olmadınız ki, şimdi en zor günümde olasınız, bir ''Geçmiş olsun'' ya da '' Bir derdin mi var?'' Bunları insan olanlar sorar, ruhu, kalbi, vefası olanlar sorar. Kibirden kör ve sağır olmamışlar sorar. O kadar uzaklardan, tek kelimem olmayan o kadar çok insan sordu ki... O ''insan'' formlarından, bir kişi bile ya, bir... Bilen ve bilmeyen, gören, bir terslik olduğunu fark eden bir kişi bile.  En çok da sen. Sen bu kişiyi iliğine kadar sömürdün, sömürürken de yüzüne bile bakmadın, kötü davrandın, hayatı dar ettin saygısızca, sen bu kişiden yardımlar istediğin ve aldığın uzun seneler boyunca, hiç kıymet vermedin, saygı bile göstermedin. Minnetini bekleyen yoktu zaten de, üstüne bir de nefret edip acı çektirmeseydin. Başkalarının derdi ve yükü olarak kalacaksın, şükürler olsun. Tek yandığım, benim gibi ve benden milyon kez fazla harcadığın ama benim gibi senden özgür olmayan, kendini senden sorumlu sayan bir insandır. Ona daha çok çektireceksin, elbette bana da, beni rahat bırakmayacaksın, çünkü sana çok kazandırdım ama artık işine yaramıyorum. Keşke umduğum gibi, içinde biraz iyilik ve vicdan olsaydı ama hiç yokmuş. İçim rahat, yanımdakiler yanımda, uzaktakiler uzakta, artık böyle yaşayacağım, böyle davranacağım. Ne gerekli ve ne harika bir tokattı, beni kendime getirdi. Senelerdir senin için yaptıklarımdan sonra, benden istediğin sayısız iyilikten sonra, senden tek bir şey istedim, muhtaç halde, bir tek şey. Halimi biliyordun. Ben senin ve baştan beri benimsediğim iş yerleriniz için neler neler yapmıştım. Ve bir cevap bile vermedin, ''Geçmiş olsun'' bile demedin. O kadar hakkım, o kadar emeğim ve çabam geçti sana. Hepsini hakkın bilip aldın, benim bir tek ricam oldu, bir telkin bile vermeyi çok gördün o halime. 

Bana kendiliğinden yapamadıklarımı yaptırdı. Yeni bir yol başlattı bu durum. 

  Kırgınım, kızgınım, güceniğim, kaygılıyım, çok yorgunum, kabusun hala içindeyim. Elbet bitecek, uzaklardaki en yakınlarımla, tanışmadığım dostlarımla, gerçek hayattaki bir avuç dostumla, sayılarına şaşırdığım sevenlerim ve kollayanlarımla bitecek. Sonrası özgürlük, bağımsızlık. Artık kendim için varım. Çok şey kaybettim, çok düştüm ve süründüm ama çok şey kazanmışım seneler içinde, yüküm tamamen kalkınca da, ayaklanmaya hazırmışım. Ben bu bir ayda bunu öğrendim. Kazandıklarım için, yanımdakiler için, en az 43 tane elini cebine atan meleklerim için, annem ve Şeker için şükürler olsun. 

22 Mart 2021 Pazartesi

İfade

   Başıma gelenlere, zamanlamanın berbatlığına, olayların dizilişine hala şaşırıyorum. Bugün ilk kez savcılık tarafından aranıp, hakkımdaki hakaret davası için ifade vermeye çağrıldığıma... İnanamıyorum, zaten inanmam bir saat kadar sürdü. Bir tweet atmak, bir kadın dayanışması platformunun hashtag'ine destek vermekten. Davacı kişiden bahsetmek bile istemiyorum, ne ismini anmak, ne fotoğrafını görmek. O dönemde, o tweeti atarken zaten çok sarsılmıştım, zaten acıdan nefessiz kalmıştım, okuduğumda haberdeki kız hayatta mı diye içim içimi yemişti. Sonra arkasından bir sürü başka felaket oldu, unuttum bile o tweeti de, o kişiyi de. Kişi kalkıp hashtage tweet atan insanları savcılığa vermeye başlamış... Ben utançtan, adım bir kez daha hiçbir yerde geçmesin diye, tüm kadınlar yaşattığım acıyı unutsun diye giderdim, biterdim. O kişi beni savcılığa verdi. Hayatımda ilk kez ifade vermeye, adliyeye, savcının karşısına sanki bir suç işlemiş gibi çıkacağım. Gururum kırıldı, çok gücüme gitti, çok fena oldum. 

  Bir seneyi aşkındır hiçbir dış mekanda, iç mekanda bulunmadım, sadece sağlık sorunlarım için hastane ve doktorlar, bir de kedim için veteriner, hepsi bu. Anksiyetem hiç olmadığı kadar yüksek, virüs hiç olmadığı kadar bulaşıcı ve artmış durumda, stresimin, korkumun ve kaygımın ölçüsü yok. Bu halde, bu durumda yarın adliyeye ifade vermeye gideceğim. İntihar mektubunu yayınlayan, tecavüze uğramış bir genç kıza destek tweeti attığım için. Bir suçlu gibi, hata yapmışım gibi. 8 ay sonra ilk kez demin kolumu üritiker döküntüsü sardı, kızardı, çılgınca kaşındım. O an ''Stres tetikliyor, stresten uzak dur'' diyen doktorumu hatırladım, acı acı bile olsa gülümseyemedim. Ben stresten uzak duruyorum, o bana yapışıyor, bırakmıyor, sürprizlerle karşıma çıkıyor. Kendimi tüm yaz, tüm sonbahar bir parkta ve açık havada bile düşünüp göze alamadım ki ben, bir markette, bir eczanede, bir dost evinde bile bulunmayı göze alamadım ki ben. Düşüncesi bile köşemde iyice büzülmeme, içime kapanmama sebep oldu hep, hiç çıkamadım. Yarın adliyeye, ifade vermeye gideceğim. Nasıl, neden, ne olacak, başıma ne gelecek bilmiyorum. Hiçbir iyiliğin cezasız kalmadığını biliyorum. Hislerimi ifade ettiğim için kendimin ve ailemin daha fazla hasar almamasını diliyorum. Söz veriyorum, tamamen susacağım ve artık hiçbir düşüncemi dile getirmeyeceğim. Söz veriyorum, beni bitirdiniz. 

10 Mart 2021 Çarşamba

Aforizma

Yapmıyor olmam, yapamadığımı göstermez. 

Yapıyor olmaları, yapabildiklerini göstermez. 


Bir sene boyunca uzaktan gözlemledikten sonra, ben ve onlar hakkındaki tek çıkarımımdır, üstü kalsın. 

19 Şubat 2021 Cuma

Ah şu birkaç gün

 Öncesinde olan ve sonrasında olacak her şeyden bağımsız olarak;

  Birlikte geçirdiğimiz, sevgi dolu birkaç kış günü için şükürler olsun. Çölde kuruyarak ölmeye yatmışken, bir büyük şişe su bulmaya benzerdi şu birkaç gün, o kadar dramatik değildi belki ama hayati bir umut ve neşe verdiği kesin. Bazı hisleri ve tepkileri ancak sihir ile açıklayabiliyorum, evet, sihirlendik. Uzun zaman sonra tekrar, sihrin kırıntısı kalmamış ve asalarımızdan kıvılcım bile çıkmazken tekrar. Elbette sihir, inandığım en değerli kavramlardan biri, onu içimde ve dışımda bulamazken bile, yitirmişken bile inandım. Bu şekilde geliyor bana geri, inandığım için. 

  Bu seneye ve özellikle bu üzgün, karışık, öfkeli kışa dair, gülümseyerek hatırlayacağımız birkaç gün için mutluyum. Kalıcı bir iyilik beklemeyecek kadar çok şey yaşadım, hakkını vererek keder ve umutsuzluk yaşadım. O yüzden o güzel, sevgi dolu, hiç beklenmedik Pazar günü ve sonrasındaki diğer pofuduk karlı, kahveli, kedili, kahkahalı, sarılmalı ve kavuşmalı günlerimiz için minnet duyacağım, onları alıp kalbimin raflarından birine, yüzleri bana dönük şekilde yerleştireceğim. Olmuş ve olacak her şeyden ayrı bir yere.

  Bu akşam canım annem bize geliyor, iki ev arası göçebesi, bu senenin ve bu kışın belki bizden bile çok yorgun olanı. Akşam 22.20'de aşı randevusunu aldım, umarım sakin ve temiz bir hastaneye, içim titriyor, gerginim, heyecanlıyım. Bu ilk aşının, artık korunduğu zamanların başlangıcı olmasını diliyorum, tüm kalbimle. Onu korumak, iyi olduğunu bilmek, iyiliğini sağlamak istiyorum. Artık çaresizlikler, kapana kısılmalar, kaygılar olmasın. Biz iki senedir, bu ufacık evde sürekli yıpranıyoruz, kendi içimizde ve birbirimizle beraber ayrı ayrı. Artık rahatlama olsun, sağlık olsun, huzur olsun. Hadi akşam olsun, her şey yolunda gitsin ve sonrasında sana, şu geçen birkaç günü anlatayım, çaylar koyayım, kikirdeyelim.

  Ben iyi olmaya o kadar hazırım ki. 

11 Şubat 2021 Perşembe

Bugün nasılız bakalım?

Ev: Boş ve sessiz, iki kedili, Beşiktaş'ta, soğuk, tedirgin, yeni köşeler ve yeni eşyalar var. Yalnızım.

Annem: Benim 10 senedir yaşadığım, iki ev arasındaki fiziksel ve ruhsal savrulup durma halini yaşıyor. Onu yanımda istiyorum, onun sağlıklı olduğunu görmek istiyorum, onun beni korumasını istiyorum. Ait olduğumuz odamızı ve Turunç'u özlüyor. Oradayken aklı burada, buradayken orada. Gidip geliyor. Yoruluyor, darlanıyor, yıpranıyor. Her şey belirsiz, sonunda nerede sabitleneceği belirsiz. Benim gibi.

Dizi: Suits'in 7. sezon ve sonrasını annem izlerken otlanarak baktım, baktım, en sonunda sardı, sardığında dizi bitmişti. Şimdi evde tek başımayken, baştan başladım. 

Müzik: Yok yere Yasemin Mori açıp, iyice derinlere düşüyorum. Sonra Pretty Pimpin ile ağır aksak, keyifli ve durgun bir ritm alıyorum. Arada Coconut şarkımızı dinleyip kendime coşuyorum. Büyük Ev Ablukada'nın 2012 öncesine sarıyorum, neşeleniyorum. Arada mutlaka bir Beatles oluyor, hep olur.

Yemek: yapmaktan çok sıkıldım. Yapıyorum. Çok sıkılıyorum.

Haplar: İyi, az, daha da az olur. 

Gelecek kaygısı: Yok. Geleceğime karşı hissizim, geleceğim bomboş. Memnunum, en ufak bir plan istemiyorum. Zorluyorlar, reddediyorum, hiçbir hareketin ihtimalini bile istemiyorum.

Evden çıkma: Ortalama 2 ayda bir, mecbur bir iş olursa. Yoksa kapının önüne bile inmiyorum, sanki artık dışarısı yok, sanki hep bunu beklemişim, 70 metrekarede 1 buçuk aydır yine açık havasız yaşıyorum. 

Kitap: Şiirler var, okumayı çok isteyip iki satır ilerleyip bıraktıklarım var. 

Renk: Sarının neşesi hafif soldu, yaza tekrar gelir. Derin bir yeşil var, hiç gitmiyor. Bir daha tuvale boya süremeyeceğimi hissediyorum, hiç istemiyorum. 

Bence yine iyi dayanıyorum. Dayandığımı sanıyor olmam da mümkün. Hiçbir şey bilmiyorum. 


Eşekli bir çocuk masalı

Eşeğini kaybedip kaybedip, bulmayı çok seven bir çocuk varmış. 

Bir gün yine sevinmeye ihtiyacı olmuş, önden eşeğini ürkütüp kaçırmış hemen.

Eşek meğer çok sıkılmış bu oyundan, ''Ben artık oynamıyorum'' demiş.

Bunu dediği anda da, eşek olmaktan istifa etmiş. 

Çocuk o gün bugündür hala eşeğini arıyormuş, artık bir eşeği olmadığını bilmeden. 

Masal bitti. 

6 Şubat 2021 Cumartesi

Dünyamın ilk ve en önemli özelliği

Zaman geçer, hep geçer, biraz soluklandığı hiç olmadı. Olsaydı belki ben sakin, iyi kalırdım

İnsanlar değişiyor, korkuyorum, artık güvenemiyorum. Sevmiyorum, söyleyemiyorum. 

Epeydir zor nefes alıyorum, arada bir şarkı açıyorum, duyduklarım hoşuma gidiyor.

Hiçbir şey dünyamı değiştiremez.

Hiçbir şey dünyamı değiştiremez. 

O en tatlı sesiyle, değiştirmeyecek diyor. Ben inanmıyorum, değiştirecekler yine.

Ben değiştiremez diye sayıklıyorum, sayıyorum kendime.

Hiçbir şey dünyamı değiştiremez.

Böyle bilirsem ben, değişmem, kendi sabitlerime bakarım, kendi taşınmazlarım kalır. Ben giderim ama onlar kalır, bunu bilmek de gittiğim yerde beni kurtarır.

Sizlerin olmadığı, kendimin hele hiç olmadığı, 

Uzun yıllardır yaşamayanların olduğu, tüm edepleriyle ve ince ruhlarıyla

Silinmiş sokakların durduğu, bizim o Eyüp'teki evin en sağlam kaldığı,

Ne ki, antik katmanlar bile ortada, şehir ışıklarının söndürdüğü yıldızlar ortada,

Gittiğine yandığınız her şeyi ben topladım, aldım, korudum ve dizdim oraya.

Benim dünyamın taşınmazları, yerinden oynamazları, görüntülerini ve seslerini ben yaptım ellerimle ve becerikli hafızalarımla, tasvir edildiği an ve edildiği gibi yaptım. Bir başka hafızamda yine yaptım.

Yalnızım, sessizim, kediliyim, düşünceliyim, yaşam seyircisiyim, bir gözlemciyim, azılı bir severim, kaygılı bir arşivciyim. 

Ve hiçbir şey dünyamı değiştiremez. 

Kimseyi almam, kimseyi sokmam, ışık yakmam, kapılar ve pencereler daima kapalı. Ben kendimi de almıyorum içeri, neyse ki girmeye de çalışmıyorum, zorluk çıkarmıyorum.

Ancak o şekilde var olabiliyorum kendimle.

Eğer nefeslerim zorlaşırsa, olur da gitmem gerekirse, güncel dünya üstüme yıkılırsa falan,

Sayıklarım birkaç kez,

Hiçbir şey dünyamı değiştiremez. Ben çevremde kendi çizdiğim görünmez bir halka ile gezerim.

Üstten bakınca halkadır, içerden bir küredir, isterse köşeleri vardır, bana ve kedime göredir.

Onu ben kurdum. Onu sizlerden korunmak için kurdum. Katkınıza teşekkür etmem. 

Hiçbir şey dünyamı değiştiremez.

Jai guru deva om

Hiçbir şey dünyamı değiştirmeyecek diyemem. Değiştirmeye kalkarlar, kaçarım. Ben yine kurarım. Ben yine, hangi hafızam varsa onunla, önce kedimi rahat ettiririm, sonra hemen kurarım, ben yine, ben hep. 

Jai guru deva om...

18 Ocak 2021 Pazartesi

Huzur, minnet ve bir fincan çay

  Birkaç sene sonra İstanbul'da yerler kar tuttu ilk kez. Öğlen 12'de uyanınca aylardır ilk kez çok hafif bir neşe hissettim, küçük bir gıdıklanma gibi, yersiz ve kısa bir histi, geçti. Yerini yer yer huzura bıraktı, fonda kalıcı bir tedirginlik ve bitkinlikle.

  Ne kadar uzun zamandır neşe, coşku, çılgın sevinç, tutku, aşk, dans etme isteği hissetmediğime şaşırıyordum geçen haftalarda. Bu listeye şaşıramamak da eklendi sonra, ki ben çok sık şaşırırım, en alıştığım şeylere bile şaşkınlık duyarım. Hayal kırıklığı da duyarım, bir şaşkınlık türüdür, en sevdiklerime en çok duyarım. Duymaz oldum. Kırılacak bir hayalim kalmadı, şaşıracağım bir saçmalık kalmadı. En son ne zaman neşemi ve coşkumu bastıramayıp bu salonda, koridorda uzun uzun, müzikler boyu dans ettiğimi hatırlamıyorum. Hemen her gün dans ettiğim, tutamadığım, uçan bir balon gibi kendiliğinden dans ettiğim ve müziğin kendisi olduğum sabahlar, geceyarıları, mevsimler ve seneler oldu. Oldukları için mutluyum, geride kaldıkları için hüzünlüyüm, içimdeki müziğin susacağını hiç sanmazdım. Artık iki olumlu duygu kaldı elimde, huzur ve minnet, bunları sık sık hissediyorum, insan olduğumu, yaşadığımı bu ikisi sayesinde hatırlıyorum. Kaygının görece düşük olduğu, Şeker'in keyifli ve mutlu olduğu, annemin yanımda olduğu, kavgasız ve gürültüsüz bir günün sonunda huzur ve minnet duyuyorum. Duyabileceğim en büyük ve en yeterli hisler bu ikisi, başka bir şey istemem, dilemem, beklemem. ''Belki de bana verilmiş her mutluluğu yaşadım ve bitirdim'' diyordu Sandra Bullock mektubunda, onun hislerini paylaşıyorum, yaşadığım duyguları çok güzel yaşadım, çok yüksekte yaşadım ve çok uzun bir süre kesintisiz yaşadım. Bundan sonrasında huzur ve minnet, kalbi sevgiyle, anılarla dolu ve yorgun bir insan olarak, bana yeterlidir. Bir fincan da çay lütfen, teşekkür ederim. 

  Aylardır (Ocak sonunda 1 sene olacak) evden doğru düzgün, acil durum dışında hiç ama hiç (Bir kez bile mi ya? Hmm peki, bir kez keyif için çıktım doğru) hiç çıkmadığım için, evin katmanlarını, yalnızlığın seviyelerini fark ediyorum artık. Çok yalnız olduğum günler ve daha az yalnız olduğum günler var, bazılarında yanımda sevdiğim canlılar var, bazılarında kimse yok, bazılarında anılarla ve artık görmediğim insanlarla çevriliyim, onlarla konuşuyorum. Artık görmediğim ve muhtemelen de hiç görmeyeceğim, eski çok sevdiklerimle ne çok konuşuyorum, işin daha fenası onlar da bana cevap veriyorlar. Bu özlemek mi? Yok, benzemiyor, birbirimizi geride bırakmış hallerimizle daha iyiyiz. Bu belki de, geçmişte var olan hisleri ve o kişilerin sembolize ettiği ihtimalleri, hissettirdiklerini, değerli olmayı, değer vermeyi özlemektir. Bazen rüyamda içimde kalmış anları yaşıyorum, paralel bir evrende gerçekleşmiş olanları, hep düş olarak kalacakları, eskiden kafamdan ve kalbimden geçirdiklerimi, rüyamda da olsa bunları yaşamamız, konuşmamız iyi geliyor, gülümsüyorum o gün boyunca aklıma her geldiğinde. Sayfalarına girip fotoğraflara bakıyorum, bazılarının ne çok şeyi sildiğine şaşırıyorum, bazılarında hala durduğumu görüyorum, benim gibi işte, herkes kimi ne kadar geride bıraktığına karar veriyor, izleri sabunlu suyla yıkıyor ya da kütüphanenin tozlu bir rafına kaldırıyor. Ben sanırım, tozlu bir rafta saklı olmaktan memnun oluyorum. Fazlasını da kimseden istemem, rahatsız olurum, yalnızlığıma kaçarım. Tozlu bir rafın ücra bir köşesinde bulunmak da, bir seçimdir, seçtim.

   İnsan asla bilemiyor hayat boyu yanında kalacakları, en yakınlarını, aslında seçemiyor da. Yani seçmiş olman, bu insanlarla hayatımın her dönemini, her anını paylaşacağım, en iyi dostum, en yakınım, en sevgilim olacaklar demen bir işe yaramıyor, hiç yaramadı, hayat bunu hiç yemedi. Belki de ben beceremedim, çok düşünüyorum bugünlerde, düşünmem ya da becerememiş olmam da bir şeyi değiştirmez ya, yine de hayatımda birisi ilkokuldan beri, birisi ortaokuldan beri, birisi üniversiteden beri olduğu yakınlıkta kalsaydı, birisiyle başka bir yaşta tanışmış olsaydım, birisiyle çok farklı bir ortamda tanışmış ve konuşmuş olsaydım, bir başkasıyla iyi bir halimdeyken uzlaşsaydım, birisi, birileri, ben öyle değil de şöyle, ancak o zaman, fakat yine de... Hangi biri için, öyle çoklar ki, ne çok insan geride kalmış, ben ne çok insan için geride kalmışım. İnsan ister istemez düşünüyor, acaba şimdikilerden kimler geride kalacak ilerde, yüzüne bakıp durduğum kimlerin yüzlerini ancak rüyalarımda göreceğim, bilmiyorum, büyük konuşmuyorum, bir şey hissetmiyorum, öyle büyük sevgilerden uzağa düşüyor ve zamanla yadırgamaz hale geliyorsun ki, ''Olacak olan olur.'' diyorsun, kediler var, çaylar var, loş ışıklarda okunan kitaplar var, gece her yer sessizken pür dikkat izlenen filmler var, kalem ve kağıt var, var yani nesneler, insanlardan çok ve insanlardan yakın olabiliyorlar, nesnelerin önemini bu sene gördüm. Annemin sevgisi var asıl, kalbimi ve ellerimi sıcak tutuyor. Şeker var, bacaklarımda oturup, beni izliyor. Huzur ve minnet duyuyorum. Hala hissedebildiğim için bir kez daha duyuyorum. 

  Fotoğraflar var. Hem nesne, hem insan onlar. 

  Ben, hakikaten, hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim kendimi.

3 Ocak 2021 Pazar

Çırpınmayı bıraktığım gün

 2 Ocak Cumartesi günü, sanırım 10 gün önceydi. Ya da dündü, kafam biraz sisli, hatırlayamıyorum.

  Tam olarak duyduğum cümleyi ve kelimelerini de hatırlamıyorum. ''Her şey olsun ve hem de hiç çalışmadan'' vardı içinde. Yani ''Sanki sen oturduğun yerden dünyayı kurtarıyorsun'' gibi, bir başka hakaretti. Fonda çocukken en sevdiğim filmin en sevdiğim sahnesi açıktı youtubeda. Kulaklarım uğulduyordu ve içim bulanıyordu. Yine ve yine, artık saymayı bıraktığım kez. 

  Yeni yıldan bir şey beklemiyorum. Eski yılın son günü, etrafı cılız bir neşeyle süslerken, kulağıma söylenen ve aşamadığım, içimi bulandıran, o korkunç rüyayı duymak dinlemek zorunda kaldım, daha onu aşamamıştım. Ben hala eski yıldayım, uzunca bir sürede eski yılda, eski yılın ezip büzdüğü hayatımda, dev bir sevgisizlik içinde nefes almaya çalışacağımı biliyorum. Sanırım bir buçuk gün kadar, farklı şeyler olabileceğini düşündüm. İnanmadım, ummadım, sadece düşündüm. Kalbimin buzunun çözülebilme ihtimalini, tekrar ısınabilme ihtimalimi, eski hislerimi içimin çok derinlerinde bulma ihtimalini. Sonra çok sevdiğim bir çocukluk filminin çok sevdiğim bir sahnesini açtım. Zehirli bir cümle daha duydum. Öncekini sessizce yutmaya çalışırken. Bir buçuk gün bitti ve ben eski seneye, eskimiş, küflenmiş, bitik bir gerçekliğin parçası olmaya devam ediyorum. 

  Yapabileceğim hiçbir şey yok. Yapmam gereken güçlü olmak ve bir karar almak. Çoktan, aylar önce almış olmam gereken bir kararı, gücümü toplayıp uygulamak, yara bandını çekmek ve atmak. Dün gece yatmadan önce kendime bunlar için güç diledim. Kendimi bataklıktan çekip çıkarmak için güç. Güvende olacağım, korunacağım, kendim olmayı tekrar hatırlayacağım yere ulaşabilmek için güç. 

  Ben artık bomboş gözlerle bakıyorum. 

30 Aralık 2020 Çarşamba

Duvarın ardında, onarıma devam ederken

   Cumartesi 2 ay sonra evden çıktım, yine 50 metre yürümekle nefesim tıkandı, bacaklarıma ağrılar girdi, dakika başı durup soluklanmak zorunda kaldım. Üstelik Şeker'i götürdüğümüz, veterinerden bozma, kasap ile baytar arası, duygu yoksunu, işinde rezalet olan kadın beni korkudan mahfetti, canıma okudu. Üre değerinin normalden yüksek çıkmasıyla ''Kesinlikle böbrek yetmezliği var, pazartesi gelin, tedaviye başlayalım'' dedi. Ben Pazartesi günü için acilen Şeker'in gerçek doktorundan randevu almıştım bile, cevap yazmadım. 

  Pazartesi, nasıl bir uykusuzlukla, yorgunlukla ve yüreğimde korkuyla veterinerimize gittiğimi unutmayacağım. İçerde tek başımaydım, sonucu tek başıma aldım, Şeker'le birlikteydik daha doğrusu. Daha röntgene bakarken gülümsedi, ''Birazdan çok rahatlayacaksın'' dedi canımız doktorumuz, ben o an rahatladım bile, öyle ihtiyacım vardı ki. Ultrasonu hazırlattı, bana bebeğimin idrar kesesindeki boncuk kadar taşı gösterdi ve bu taşın üre değerini yükselttiğini, tedavisinin ise çok basit olduğunu anlattı. Sdma testini de yapmıştı biz gelir gelmez, oradaki değer de normal çıkınca, böbreklerin temiz ve sağlam olduğundan emin oldu, elbette ben de, sevinçle emin oldum, o anki duygumu aldım, kalbime sakladım. Şimdi Şeker'imin sabah-akşam, şırıngayla 4 cc verdiğim bir şurubu, bir de gece uyumadan önce yine şırıngayla 2 cc verdiğim, çiçek kokan bir şurubu var. Bunları sevgiyle, minnetle, sabırla veriyorum, tedavisi olan minik rahatsızlığına ve o minik boncuğa, en çok da veterinerimize teşekkür ediyorum her seferinde. 16 yaşındaysa nolmuş ki? Yaşını her duyan neden bana ''Artık her şey olabilir, normal, kabullenmen lazım diyor ki?'' İsterse (ah lütfen) 22 yaşına gelsin, o hala benim ablam, benim bebeğim ve benim eşlikçi kedim, can yoldaşım, yaşı büyük diye vedalaşmaya hazır olmam gerektiğini kabul mu edeceğim? Bir gün gittiği zaman bile benim için gitmiş olmayacak ki, kalbimin içine, tüm muhteşem, parlak, sevgiyle dolu anılarının yanına girip kıvrılıp orada uykuya dalacak. Ben Şeker'imi daima kalbimin içinde uyutacağım vakti gelince. Vakti şimdi değil, ikimizin konuşacak, paylaşacak, yaşayacak çok şeyimiz var, daha değil. Yanımda kal aşkım, birbirimizi seyretmeye devam edelim. 

25 Aralık 2020 Cuma

Sayfam bir duvarın ardındayken hazır

 Her seferinde buraya gelip de son yazdıklarımı, umutlarımı, beklediklerimi (ve elbette hiç beklemediklerimi, gelmekte olanları bilemeyişimi) görünce acıyarak gülümsüyorum o zamanki halime. ''Ah zavallım ya, bir şeylerden korkmuşsun, yüreğin pırpır ederek çırpınmışsın, nereden bilecektin neler olacağını?'' diyorum. Bunu her zaman diyorum, bu yazdıklarıma bakarken de diyeceğimi biliyorum, bu umut-umutsuzluk, çırpınma-durulma, iyiyi beklemek-çöküntü kısırdöngüsü canıma okuyor. Artık kendime hiç benzemiyorum, yıllar önce dergi kapağından kestiğim o cümle gibi. 

 2 ay önce, bu eve gelişimden bir hafta kadar sonra epeydir olmayan bir sinir krizi geçirtildim. ''Geçirdim'' demem, asla demem, ben idare ediyordum çünkü, zar zor dayanıyordum, kafam suyun üzerindeydi ve iyi gidiyordum. Sinir krizi geçirtilmeye hiç hazır değildim, zırhım üstümde değildi ve duvarlarım yoktu, boşluğuma geldi. 

  Sonra da hiçbir şey tam yolunda gitmedi. (Hiçbir şey zaten asla tam olarak yolunda gitmez, sorun yolunda gitmediği gibi, dik bir açıyla yokuş aşağı yuvarlanmasıydı) Zırhımı ellerimle hazırladım, kalbim güzelce buz tuttu, son enerjisizliğimle kendime sağlam, ses geçirmez bir duvar ördüm. Epeydir böyle kuşanmamıştım ve korumaya almamıştım kendimi, dışarıya karşı değil, içeriye karşı. Zırhla yemek yapmak, koltukta oturmak biraz yorucu ve acı verici oluyor elbette. Bir duvarın ardından zorla ulaşılmak, zorla konuşulmak da öyle. En fazla bir hafta duran buzlarım bu sefer insiyatifi eline aldılar ve çözülmediler, ne yapsam ısıtamadım kendimi, donuk halde kaldım. 2 ay, bu evde, kapının önüne bile inmeden. Twitter'ın en çöp, en rezil 3 insan örneği ile uğraştım bir de, bu yılın en gereksiz aktivitesi olarak. Blogumu, instagramımı, twitterımı da bir duvarın arkasına aldım, o kötü huylu, rezil insan müsveddelerinin daha fazla hayatıma bakmasını istemedim. İçlerinde en sosyopat olanı, en tacizci olanı, atölyedeki workshoplarımızdan fotoğrafımızı alıp koymuş sayfasına, hakarete açmış, bundan zevk almış. Hem de o en ağır hasta olduğum, avaz avaz ağladığım günlerde. Neyse ki arkadaşım geçen hafta yolladı, ben de boş vaktimi olabilecek en aptalca şekilde harcadım. Pandemi boyunca herkes yaptığı ekmekleri, yoga seanslarını, online eğitimlerini hatırlayacak, ben de boşluktan muhattap olduğum tek hücreli canlıları. Geçti gitti. Neyse ki annem, çok şükür ki annem yanımdaydı. Apartmandaki kapıcıdan Corona kapma ihtimalini de birlikte atlattık el ele, günleri bu evde birlikte geçirdik, ruh hallerini, o korkunç sinir krizini, sonraki toparlanma günlerini, sonra daha hafif ve daha keyifli günleri. Titrek ve Şeker'i sürekli ayırmakla, Şeker'i korumakla, birbirlerinin mamalarından yemelerine engel olmaya çalışarak, her gece 2-3 kez kalkıp sabaha perişan halde sürünerek başladık. Yine de şu salgını sağlıkla atlatırsak (umarım, lütfen, lütfen) ben bu dönemi annem sayesinde atlatmış olacağım, beni herkesten ve her şeyden aylarca itinayla korumuş olmasını, bebek gibi bakmasını hiç unutmayacağım. Umarım onu mutlu edeceğim, gezdireceğim, yüzündeki huzura şahit olacağım ve atlattıklarımıza dönüp bakıp, arkamıza keyifle yaslanacağımız günler gelir. Daha da dayanırım, dayanırız, belli ki daha bitmedi. Yeter ki o günler gelsin. 

  Geçirdiğim en zor, en acı verici, fiziksel olarak ve ruhsal olarak beni en çok çökerten senelerden biri bitiyor. Geçen Aralık ayındaki heyecanımı, evi süslediğim günleri, Nişantaşı'nda atölye çıkışı hediyeler, kurabiyeler, yeni yeni süsler alıp bu eve mutlulukla döndüğüm günleri hatırlıyorum. Sanırım en son coşku, neşe ve umut hissettiğim zamanlardı. Ocak sonunda gelen felaketleri ise, hafızamdan silmeyi, o korkunç kas acılarını, haykırarak ağlayan sesimi, başucumda bekleyen endişe dolu annemin görüntüsünü ikimizin hafızasından da silebilmek çok isterdim. Ben bir daha hiçbir şeyin aynı olmayacağını, sağlıklı geçen her günüme nasıl minnet duyacağımı biliyordum, ben beklenti denen şeyi tamamen bıraktım o günlerde, canımın yanmadığı her an benim için bayramdı. Ben iyileşince o halimi yaşayan herkesin böyle düşüneceğini ve yaşayacağını sandım. Ben hep sanarım. 

  Neyse işte, her şey geçiyor ve tekrar geliyor, sadece tekrar geçmesini ve tekrar gelmesini bekliyoruz. Beklemenin de katmanlarını keşfettim. Çok iyi bir bekleyici oldum. Yarın Şeker'imi veterinere götürüp böbreklerine baktıracağız tekrar. Yazdan beri kötüye gitmemiş olması için, canımın, ablamın hala sağlam böbrekleri olduğunu görmek için dua ediyorum, sürekli, fısıltı halinde. Çok şeyle sınandım, çok zor şeylerle uğraştım, lütfen Şeker iyi kalsın, lütfen ben henüz hiç hazır değilim. Ablam iyi olsun. Annem pazartesi yanıma geri gelsin. Sağlık olsun. Hakikaten sağlık olsun. 

  Öyle yorgunum ki.