12 Kasım 2014 Çarşamba

İmkansıza yakındır.

Bir denize bakıp fırtınada
''Şu dalgalar bir dursa'' diyordum.
Ardı ardına gelen şu dalgalar bir dursa,
Huzura ereceğim.

5 Kasım 2014 Çarşamba

Bir kedi, Patronus

Sık sık depresyona giriyorum, bazen çıkıyorum.

Benim girdiklerim de öyle genel geçer iç sıkıntısına, ''Ay şurama bi ağırlık çöktü''lere benzemez, malesef. Derinden, sinsince, bir tatlı tembellik gibi gelir. Bir günlük planlarımı iptal edip, günü evde geçirme isteğim, birkaç güne yayılır. Verdiğim sözler, en önemli işler bile tüm anlamını yitirir. O içe dönük keyif hali, göz açıp kapayana kadar, beni nefessiz bırakan bir mutsuzluğa ve çöküntüye dönüşür. Harry Potter'ın ruh emicileri çevremi sarmış gibi. Her şeye içimden ve dışımdan verdiğim tek cevap ''Ne anlamı var ki?'' olur. İnsan yaptığı işe asla bu kadar ayıp etmemeli. Ben ederim. Ettim.

Benim için mi daha zor, yoksa en yakınımdaki, dibimdeki insanlar için mi, bilmiyorum. Beni böyle her şeyi boşvermiş, yatay vaziyette, bıkkın görmek, hatta hiç görmeyip, telefondaki umutsuz ''Ben bugün de çıkamayacağım, yatasım var.'' diyen sesimi duymak sanırım daha zordur. Ama artık depresyonumu ciddiye almamayı, onunla keyfini sürerek baş etmeyi öğrendim. Bu sefer resimlerimi de yaptım, (hiç beğenmedim, çok anlamsız geldi, ama yaptım) en iyimser filmlerimi de izledim, iyi hissetmek için kendimi çok zorladım. Bir ay gibi gelen beş gün geçti. Kedi Şeker'le gerinerek uyandık, güneş ve camdan gelen temiz hava hoşumuza gitti. Annemize bakıp gülümsedik, onu da gülümserken görmek için yataktan çıktık. Bu beş gün boyunca kolumda, karnımda, elimin üstünde yatan, huzur veren ve sürekli gülümseten kedi Şeker, beni yine mükemmel bir şekilde korudu.

1 Kasım 2014 Cumartesi

Yelena Bryksenkova, naif desenleri ile


 

 




  Epeydir beğenerek takip ettiğim illüstratörlerden biri, Yelena Bryksenkova'dan bahsetmek ve işlerinden birkaçını paylaşmak istedim. Sanırım naif olmak, ama aynı anda da basit ve çocuksu görünmemek, özgün işler üretmek ve bunu yaparken pek çok hayata tanıdık gelen öğeler kullanmak bu kızın en önemli başarıları. Kediler, kaktüsler, dağınık çalışma masaları, ufak ve içe kapalı, ama kesinlikle çok tatlı ve huzurlu yaşamlardan kareler var desenlerinde. Küçük kağıtlara suluboyayla çalışıyor, son düzeltmeleri de bilgisayarda yapıyor, klasik anlayıştan ve elle çizmekten kopmayan insanları (sanırım biraz da kendime yakın hissettiğimden) daha çok seviyorum.
Kendisinin yeni işlerini, seyahatlerini, gezip gördüklerini koyduğu bir blogu da var:
http://ybryksenkova.blogspot.com.tr/

25 Ekim 2014 Cumartesi

neredesin?

  En sevdiğim desenim kayboldu, üzgün ve eksik hissediyorum. Ben malına mülküne, hele de çizimlerine, tablolarına değer veren, koruyup kollayan biri olamadım hiç (kendime en kızdığım konulardan biridir.) pek çok resmimin yerini bile bilmem, elime geçtikleri zaman da büyük resim çantam yakınlardaysa ona yerleştiririm, eğer değilse... kalır öylece. Genellikle elleri öpülesi annem bulur, sarıp saklar bir yerlere.

  Magdalalı Meryem için çizip boyadığım, içime sinmiş çok az desenimden biriydi, aramadığım yer kalmadı. Söz, bulursam çok iyi koruyacağım.

24 Ekim 2014 Cuma

Güzel şeyler kaydı

  Hayatın, yaş dönemlerinin ne kadar hızlı geçtiğini algıladığım bir zaman aralığındayım. Canım pek kaydetmek istemiyor, ama bunun sebebi günlerin keyifsiz olması değil, tam tersi ardı ardına gelen güzelliklerin akışına hiç ilişmek istememem. Bir de nereden gelip üstüme yapıştıysa ''Dile getirirsem, fotoğraf çekersem, çok bahsedersem bozulur, kesin bir şey olur.'' korkusu, geldi kondu üstüme. Ardı ardına sevdiklerini kaybeden, ayrılan insanları dinledim, okudum bu aralar, etkilendim istemsizce. Zaten ''empati'' beni fazlaca zayıflatan bir konu oldu hep, birisi karşıma geçip dertlerini anlatsın, biraz ağlasın, ben ondan beter olup kalırım bir köşede, bütün o sıkıntıyı kendi içimde hissederim tüm ağırlığıyla. İşte bu hüzünlü hikayeler de içimde birikiyor, aynılarını, benzerlerini yaşamaktan çılgınca korkuyorum, içimdeki sevgi de çok korkuyor ve bir köşeye siniyor.
  Günler, hep hatırlamak isteyeceğim kadar huzur ve aşk dolu. Belki de sadece bunu kaydetmek yeterlidir.



13 Ekim 2014 Pazartesi

Yer Serisi

Daha iyi bir yer 100x120 

Güvenli bir yer 90x120

Yersiz Kalan 100x140

  Haziran'da başladığım ve kendiliğinden gelişen bir seri bu, üzerinde hep düşündüğüm ve okuduğum konuları, becerebildiğim kadar görselleştirme çabasındayım. Şu ilki, Elif'in portresi, kısacık saçları ve kocaman gözleri olan, o ilk başladığım ama sonuncu bitirdiğim resim, elimde büyüdü bu aylar içinde. Portre üzerine çok şey denemek istediğim için başlamıştım, bir seri yapmakta olduğumu fark ettiğim resim oldu aynı zamanda. Ortadaki Banu, Sapanca Doğapark'ta yaptığım ve orada bıraktığım resim, tam da orada doğanın içinde geçirdiğim o güzel günlerde, ''yer''kavramının ne kadar da sonradan edinilebilir olduğunu, ''tercih''in çok büyük bir önem teşkil ettiğini gördüğüm resim aynı zamanda. Sonuncu ise, artist Jessica Chastain, ama benim onu boyadığım şekliyle Magdala'lı Meryem, tarihteki en çok zulüm gören, en çok da aşık olunan kadın figürünü sembolize ediyor, dikenle ilişkisi de çok kolay okunabilir bir metafor, ama sorun değil.

  Ne kadar da uzun anlattım. Bu kadınların ait olduğu yerler, dikenli, sivri, kurak, tehlikeli görünse de ilk bakışta, aslında çok daha huzurlu ve tercih edilmiş mekanlar, bu figürler açısından. Bu kadınlar güvende ve huzurlu, en önemlisi akıllanmış kadınlar. Şimdilik bu böyle, devamı da geliyor.

4 Ekim 2014 Cumartesi

Yorgan Çadır

Yorganı tamamen kapatınca içerisi çadır gibi oldu, sıcak ve loş.
Öyle bir an ki,
Öyle hisler ki bunlar

Sonrasında sersemlemiş halde hatırlarken, tarifini yapmak zor.
Ama yaklaşık olarak,
Birlikte uyuyan ve ısınan iki kedi gibi.

29 Eylül 2014 Pazartesi

My own personal Jesus

Ben bugünlerde yine Beatles'a düştüm. John Lennon'ın sesini duymadan, kayıt aralarında ettiği zekice lafları, esprileri ve kıkırdamalarını dinlemeden kendime gelemiyorum.
İnsanlar meleklerini, mesihlerini ve habercilerini seçebilirler. Ben John'a sarılacağım.

27 Eylül 2014 Cumartesi

incelikler ve kalınlıklar

  Kendime not düştüklerim arasına eklemeliyim, ''Kime, hangi ölçüde iyi davrandığına dikkat et.''  İyi davranmanın tam tersi de kötü davranmak değil elbette. Eğer öyle olduğunu sansaydım (iyi davranmayı beceremediğim insanlara, sadece kötü davranabilseydim) insaniyet, ilişkiler, dostluk, tavırlar ve kararlar hakkında hiçbir şey bilmeyen, içinden gelen saf kötülükle hareket eden bir moron olmam gerekirdi. Kendimi bu saçmalıklardan arındırdığım oranda iyi ve şanslıyım.

 Kötü bir insana karşı, en az kendisi kadar kötü olmak, benim yabancısı olduğum bir deneyim, sabrım el verdiği sürece de öyle kalmasından yanayım.

25 Eylül 2014 Perşembe

Sararmış ve rüzgarlı Bodrum günleriydi.

Bodrum'da iki hafta, iki ay gibi iki hafta. Tatilciler evlerine dönmüş, geriye yerlisi kalmış, etraf durulmuş, rüzgarlar başlamış, herkeste bir rehavet ve sükunet. Sanki cennetteydik. Sanki her yer bizimdi.

Bir bahçede uyuduk ve uyandık, ayakucumuzda, benim kolumun altında kediler, O'nun güzel yüzü. O bahçeyi adam ettik, O sabah akşam suladı, ben ağacımızı ektim. Geceleri hep sessizdi, uzakta limanın ışıkları vardı, bizim şarabımız ve mumlarımız, bir de rüzgarımız. Rüzgar hiç durmadı, son iki gün bir güzellik yapıp dindi o  kadar.

Bodrum'da iki hafta. Nereden çalıp aldıysak o vakti, bize pek iyi geldi.



2 Eylül 2014 Salı

beş çayı saati ışıkları


Koridorda çayın olmasını beklerken, perdeden süzülen ışıkları izliyordum, kırılan ve yansıyan ışıklar beni hep büyüler. Böyle istemsizce elim fotoğraf makinesine gidivermiş, kedi Şeker de olanca göbeğiyle, kırıta kırıta kadraja girivermiş. Bir kedi her anı kusursuz yapmaya yeterlidir.

1 Eylül 2014 Pazartesi

Böyle desinler.

  Sık sık içine kapanır, bazen günlerce yatağından ve evinden çıkmaz, en yakınlarıyla bile iletişim kurmazdı. Az çok tanıyanlar ondan ''güleryüzlü, neşeli ve kibar bir insan'' olarak bahseder, yüzüne karşı bu iltifatlar edildiği zaman mutlu olur fakat içten içe aslında ne kadar da ''öyle olmadığını'' düşünür, fakat buna üzülecek hali bile bulamazdı kendinde. Yorgun doğmuştu, çokça da tembel. Pek çok şeyi ıskaladı, cesaret etmedi ve uzak durdu. Küçük evinde kedisiyle geçirdiği saatler, kahvesini içtiği ve kendi halinde çizdiği resimler yetti ona.

Ama bir çocuk vardı ki, (kişisel dökümanları O'ndan yer yer ''şeker yanak'' bazı şiirlerinde ise ''dalgakıran'' olarak bahseder.) hayatını özel ve kutsanmış hissetmesine sebep olacak kadar çok sevdi onu. Hayatına aldığı ilk ve son aşkı, tuttuğu ilk ellerin sahibiydi. Çoğu insanın ilgisini çekmeyecek kadar eski moda, kendine has ve tutkulu, ilham veren bir sevgiydi bu. Ama içine kapandığı o karanlık günlerde bile yataktan çıkmasını, en verimsiz zamanlarında bile kalem ve kağıda sarılıp gördüğü güzelliği resmetmesini sağlayacak gücü veriyordu O'na. Çocuk ise pek tepki vermiyordu, yine aynı kişisel dökümanlara göre, sakince ve memnun bir ifadeyle gülümsüyor, daha fazla yazması ve çizmesi için onu teşvik ediyor, fakat hayattaki her şeye karşı yaklaştığı temkinle ve dikkatle yaklaşıyordu bu uçlardaki sevgiye. Aralarında bir denge, uyum ve erdem vardı. İyilerdi. Çok iyilerdi. Tıpkı bir müzik grubu gibi.



Bir noktaya kadar böyle. Oradayım. Sonrası biraz değişsin isterim, (ikinci paragraf hep aynı kalmak koşuluyla). Deniz aşırı yolculuklar, tembellik bir kenara bırakılıp açılan sergiler, birkaç şiir kitabı, bir masal serisi, henüz yapmamış olduğum ama yaptığımda kendimin bile beğeneceği bir portre, deniz kenarında yaşamak, çok fazla insana resim çizmeleri için gereken bilgiyi vermek, birkaç ağaç ve pek çok farklı türde hayvan büyütmek isterim. Sevgilimle sayısız görsel iş üretmek, güçlerimizi birleştirmek, heyecanla yeni işlerimizi basılı görmeyi beklemek isterim. Vakti gelince bir aileyi, şahit olduğum her aileden farklı ve iyi kurabilmek, (mümkünse eğer bu) isterim. Bir de iguana beslemek çok istiyorum.



1 Eylül'de yorgun ama umutlu, dileklerle, derin nefeslerle dolu bir gündeyim. Bir yanda berbat şeyler oluyor, bir yanda parlak, renkli ve güzel bir şeyim var. Sanırım herkesin hayatı böyledir.

Daha fazlası için itiş gücü. Lütfen.

31 Ağustos 2014 Pazar

bu hayatı delirmeden yaşamak zordur


ben nefes alamıyorum, sen gülüyorsun.
sen gülüyorsun diye ben nefes alamıyorum.

Air - Kağıt üzerine karışık teknik

29 Ağustos 2014 Cuma

Tümseklerin yanında uykuya dalmak

 Derin inişler, ufak çıkışlar arasında geçen günler. ''Neden böyle garip davrandığımı'' ya da ''Neden bu kadar çok uyuduğumu'' başkalarına gelmeden önce kendime bile açıklayamadığım birkaç gün aynı zamanda. Uykularım hep ''daha'' değerli oldu.

Kedim ayak ucumda. Annem çay getirdi. Çok güzel bir rüzgar var, durmadan esiyor.


25 Ağustos 2014 Pazartesi

Kedi burcunda güzel bir yıldı.

   Geçen seneki 20 Ağustos, 27 yaşımın başlangıcı çok sancılı bir süreç ve çok uykulu bir gündü. Gezi günleri'nin sonucunda biber gazı solumaktan tetiklenen anksiyete, panikler, uyku hapları ve işi bırakışım, ezbere bildiğim filmleri izleyerek geçirdiğim günlerden birinde girmiştim yeni yaşıma. Bana bir sürpriz yapacağını söyleyip hevesle bekleyen sevgilimin hevesini kırdığım, en azından caddenin karşısındaki pastanede beraber bir dilim pasta yemek isteyen annemin de hevesini kursağında bırakarak, zorla yutkunarak içtiğim bir fincan kahveyle kapadığım günün gecesiydi, dilekler tutacak hali zor buldum. En sevdiğim şeylerden biridir dilek tutmak, ritüel şeklinde, belli anlarda dilek tutarım. Gerçek oluşlarını izlerken de, yine aynı ritüellerle teşekkür ederim, şükran sunarım.

Evet, karanlık kısım bitti. Bu yılkine geldik. 

Teşekkür etmem gereken şeyler çoktu, o sancılı, bulantılı uykudan uyanmıştım. Yeni işler alıp, elimi fazlaca açıp, çok resim yapmıştım, yazı yazmıştım ve bunlar bir yerlere varmıştı. Aile evim ve 'sevgili' evim arasında gidip gelirken yaşadığım ''İkisine de ait olamıyorum, hangisinde kalacağım'' şeklindeki saçma buhranlarım son bulmuştu ve iki eve de ait olmuştum. Ailemdeki, sevgi çemberimdeki herkes sağlıklıydı ve hayattaydı (bu en önemlisidir.) Aşk ile doluydum, O aşk ile doluydu ve bu bizi mutlu ediyordu, üzmüyordu. (Bu da pek çok önemlidir ya.) Ve, uyku hapını ansızın, iki ay önce bırakıvermiştim, bir gece bile ihtiyaç duymadan, huzurlu uykular uyuyordum. 




Doğumgünümün öğleden sonrasında Arkeoloji Müzesi'ne gitmemizi istedim. O bayıldığımız bahçesinde beni bekleyeceğini söyledi. Geçen sene birkaç gün gecikmeyle sürprizini yapıp beni Galata Kulesi'ne çıkarmıştı ve hediyeleri orada vermişti. Bir şey ''Antik'' ise, dönemiyle, ruhuyla, yapısıyla, mimarisiyle o döneme aitse ve sanat tarihinde bir yeri varsa, beni heyecanlandırır ve ilhamla doldurur. Bunu biliyor, bu karşılaşmaları bana sık sık yaşatıyor, şanslıyım. 12. yüzyıla ait taşlara, o yapıya dokunmak, tepesinden o günün gözüyle şehre bakmaya çalışmak nasıl bir etki yaptıysa, aynısını yapacak büstler, heykeller, özellikle ''O'' heykel Arkeoloji'deydi, gittik. Gözlerimi alamadığım, 2005'deki tanışmamızdan beri, bir başka sevdiğim Sappho heykeli oradaydı yine, tadilat yüzünden yerleştiği geçici yerinde, son görüşümde olduğu yerde. Dalgın dalgın bakıyordu, muhtemelen aşık olduğu genç Yunan kızlarından birine. Aklından çok güzel, incelikli mısralar geçiyor gibiydi, ellerini ise her seferinde bir başka şekilde hayal ederim. Karşısında geçtim, bütün bu bir sene için, hatta biraz daha fazlası için şükrettim. Şükrettiğim asıl özne bir heykel değildi elbet, göremediğim, dokunamadığım, ama kalbimde hissettiğim ve dua ettiğim o ferah hisleri, bu yıl için temsil eden, gördüğüm en güzel şeylerden biriydi ama. Benim sanat anlayışımı sembolize eden her şeydi tüm varlığıyla. Güzellik gerçekten de, şükredilecek bir şeydir ve her yerde, irili ufaklı, soyut ve somut dizilmiş haldedir. Görebildiğimiz ve birbirimizi bulduğumuz için şanslıyız. 
  

15 Ağustos 2014 Cuma

Yumuşaklıklar değil

  Kedi Şeker ayakucumda ''pofurduyor.'' Bizim evde Şeker'e özel fiiller var, onlardan biri de pofurdamak, böyle horlamak gibi, uyumak gibi, ama çok tüylü ve yumuşacık, biraz da yaşlı ve huysuz olanı. Havanın giderek eridiği ve evden çıkmamak için bahaneler bulup, uzun öğle uykularına yattığım şu günlerde, kendimi yine sinemaya ve ikonlaşmış yüzlere verdim. Çoğu zaman tek yaptığım güzel kadınları beğenmek, bunu resim çizmek adı altında yapıyorum ve boyalarla eşlik ediyorum bu duruma, ama temeli çok basit, çok sade. Sinema hep bir sığınma alanıydı, güvenli bölgeydi, bir film güzelse, en az 50 kez izlenmişti ve daha da izlenirdi. Mesela Royal Tenenbaums (izleyecek ve ferahlayacak, etkilenecek bir film arayanlara kesinlikle tavsiye) Şimdi bu kadınlar bir ilham ve güzellik kaynağı. Onlarla daha çok işim var.

Bu havalarda güneşte yürümeyin, imkanınız varsa şezlongta uyuyun. Çok güzel kitaplar çıktı bu ay, evin en serin duvarına yanaşıp kitap okumak ve sürahiler dolusu soğuk su içmek için, başka da yapacak şey bulamamak için güzel günler. Neyse ki pazar günü kocaman bir fırtına ve kara bulutlar geliyormuş yine. Ah kışı ne çok özledim.



8 Ağustos 2014 Cuma

''Bir şeyin provası yapılıyor sanki''


  Bugün serin, kapalı havada pencere önüne oturup Cemal Süreya'nın ''Keşke yalnız bunun için sevseydim seni'' ile biten 20 şiirini okudum. Hepsi birbirinden güzeldir, içinden bir mısra seç desen (ki dedim kendime demin) zorlanırım. Ama sonuna geldiğimde hissettiğim o değişik, huzurlu duygu hep aynı. Sevmek ne kadar sade,basit,gerçek. Hepsini okumak ister belki biri diye, buraya bir link bırakıyorum.

http://kisa-kisa.blogcu.com/keske-yalniz-bunun-icin-sevseydim-seni-cemal-sureya/11640310

3 Ağustos 2014 Pazar

güzel şeyleri çağırmak



  Güzel şeyler çoğu zaman kalem ve kağıtla gelir. Kalemin kağıda sürtünme sesi, boyaların birbirinin içinde dağılması, çok hoş bir kadının dudağının yukarı doğru aldığı kıvrım, elbette ki pek çok çiçek, evet bunlar güzelliği getirirken ihtiyaç duyduğumuz şeyler. Hızla okunan bir kitabın sayfasını aceleyle çevirirken çıkan ses, babannneden kalan antika likör kadehleri, papatyalar (papatya gülümseyen bir çiçektir.) hepsi biraz huzur. Bir de tabii evin arka odalarına doğru kediye seslenmek, o kedinin kırıta kırıta çıkıp gelmesi var. Bu hafta hava hep kapalı ve yağmurlu olacakmış, şimdilik bunlar yeterlidir.

31 Temmuz 2014 Perşembe

(kütüphane) dostluklar üzerine

Hiçbir dostluk aniden bitmiyor. 

Başka insanlarla ilişkilerimde genellikle, yakınlık seviyesi arttıkça sorun yaşarım. (Peki, sebepleri hakkında konuşmak ister misin?) Sanırım çocukluğumdan bugüne kadar, hep yalnız olmam. Yalnızlığa alışık, barışık ve onunla bütünleşmiş çocuklarda oluyor biraz bu asosyallik hali. (Asosyallik demeyelim ona, o tanım için de başka kriterler gerekli, senin asosyal olduğunu sanmıyorum.) Kafamın içinde hep bir düzenim vardır, dışarısının aksine içerisi derli topludur, sen de gördün muntazam işleyen bir kütüphane gibi çalışıyor. Ama bu düzenin objelerinden birine, bir kitaba bile müdahale edilince, ben çılgına dönüyorum. Nefesim kesiliyor, neyi nereden aldığımı ve nereye koyacağımı şaşırıyorum. İçerisi bir kez darmadağın edildi, sonrasında olanları ikimiz de hatırlıyoruz. (Ben aklıma geldikçe unutmaya çalışıyorum o seneyi, hatırlatmazsan sevinirim.) Demem o ki, insanların genellikle sahip olduğu sıfat ''düzen bozuculuk'' bana göre. Aklımın o sakin ve konforlu sınırlarına girip, kendilerine gerekli izni vermişsem, her yeri darmadağın edip, beni bütün sinir bozukluğum ve nefes darlığımla başbaşa bırakıp gidiyorlar. Onlar için sıradan bir cümle, bir eylem, bir tartışma söz konusu, (Ama senin aklının içindeki kütüphanede, kitaplar paramparça ediliyor ve yerlere atılıyor?) İşte aynen öyle bir durum. Ben reelde çok dağınık, tembel ve düzensiz bir insanım, ama aklımın içinde, yani yalnız olduğumda ne kadar toplu, sakin ve hatta titiz olduğumu sen de biliyorsun, sana her yeri gezdirdim. (Evet gerçekten de pırıl pırıldı içerisi, odana hiç benzemiyordu.) İşte birisi gelip bir kitabı yere atınca sorun değil, iki tane rafı boşaltınca biraz afallamakla birlikte tekrar toparlayabiliyorum, ama birkaç kez yangın çıkartmaya kalkınca, artık benden hayır gelmiyor. Sonrası çok kolay ve çok hızlı. Telefonun sesi genelde kapalı zaten, iletişim araçlarını yok saymak hep çok kolay oldu benim için, bir şey hissetmediğimden bir şey söylemiyorum ya da yapmıyorum da. O anlarda beni görsen, ''Bir insan nasıl bu kadar donuk olabilir, yaşananların hiç mi değeri yoktu?'' der kalırsın, acırsın bile o soğuk kalpli halime. Ama işte, sana anlattım ya, çocukluğumdan falan tek başıma olmaya çok alışığım, tercih sırasında hemen hemen herkesle olmaktan önce gelir yalnız olmak. Bir dostluk çok zor değersizleşiyor, ama çok sağlam değersizleşiyor. Yorulmaya (edilgen bir şekilde, yor-ul maya) ve nefessiz bırak-ıl maya da halim yok, yaklaşık 15 yaşımdan beri. (Annemiz hep ''yorgun doğmuşsun sen'' der ya, o aklıma geldi.) Evet, ben de hep ''İnsan yorgunu'' derim kendime, zaten o yüzden artık insanlarım, arkadaşlarım için pek evden çıkmıyorum. Çıkarsam görüyorum. Görüyorsam konuşuyorum. Onun dışında, onun dışında bu kütüphanedeyim genellikle. Sessiz, sakin, huzurlu. Annem tüm kitapların yerini biliyor. Sevgilim içerdeyken pek gürültü yapmıyor. (Hatta şu 6 yılda çok güzel kitaplar hediye etti sana) ve Şeker, o gerçek bir bekçi. (Siyam kedilerinin bekçiliği hakkında övünmeye başlama şimdi)

  İşte böyle... Bu yazıyı yarın sileceğim, seanslarımızı ilerde hatırlamak isteyeceğimizi sanmıyorum. (Bu yazıyı iki gün sonra gelip budadın, epey bir cümle ve paragraf sildin ama kendisini tuttun.) Neyi neden yaptığımı hatırlamak istediğimde, açıp okumak üzere sakladım.

25 Temmuz 2014 Cuma

Su'ya

Okulun ilk yılı, Temel Tasarım dersi. Adını bile unuttuğum o eski Yıldız binasının, yer altındaki geniş ve karanlık atölye sınıfında, tüm sanat ve tasarım bölümlerinin hevesli, çömez öğrencileri olarak oturuyoruz. Her hafta başka bir sanat ve tasarım bölümünden hoca gelip, kendi disiplininden bir ders okutuyor, proje veriyor. Bir hafta Alper Marangoz geldi, konservatuardan. Çok zeki, çok esprili olduğundan 5 dakikada 60 küsür kişiyi avucunun içine aldı, hayattan, müzikten, tasarımdan, insanlardan bahsediyor inanılmaz bir hızla ve ritmle.



Sonra birden durdu, ''Kaçınız saksıdaki bir çiçek suyu içerken, toprağın çıkardığı sesi biliyor?'' dedi. Elim öyle havaya kalkıvermiş. En sevdiğim, dinlemekten en çok keyif aldığım seslerden biridir o toprağın suyu emerken çıkardığı huzurlu ses. Neredeyse kendim içiyormuş gibi rahatlarım. Başka birinden bu sesin dile getirildiğini, duyulduğunu işitmek de neşelendirmişti o an. Bir-iki el daha kalktı, elbette ki hiçbirimiz madalya almadık. Alper Marangoz da dersine böyle hayattan nadir anlar ve örneklerle devam etti.

O sesi dinlemek büyük keyiftir, suyu dinleyin.