6 Aralık 2012 Perşembe

çay eşliğinde


bilime, sanata ve felsefeye inananlar, kendisi gibi olan bir çoklarıyla birleşmeli, uygun alanı bulmalı, maddi ve manevi desteği sağlamalı ve modern bir Atina Okulu açmalı. bu da benim fazla idealist ve komik bulunan hayalim.

3 Aralık 2012 Pazartesi

queen of pain

http://www.youtube.com/watch?v=FXVd7Szl0D4

bir türlü tıklanmayan linkte Alanis Morissette'den King of Pain var, unplugged konserinden.

''there's a little black spot on the sun today''

gerisi de bana kalsın.

30 Kasım 2012 Cuma

from İstanbul to London

All my loving, I will send to you. 

dylan ve baez gibi takılmak

yazın sürekli kışın gelmesini bekleyen, her şeyin yoluna girmesi için kapalı havaya ihtiyaç duyan ben, şimdi şımarıkça soğuktan şikayet ediyorum sürekli. en kalınlarımı çıkardım dolaptan (emek'in yılbaşında aldığı bej hırka, giymek için en soğuk, karlı günü beklediğim hırka mesela) onu bile giydim dün, yine ısınamadım. şeker de sürekli uyuyor, bu onun soğuk havaya verdiği tepki, burnuyla yatak örtüsünü açıyor ve en ortaya kadar ilerleyip orada der top oluyor. işi biraz daha abartıp küveti çayla doldurmak geçiyor içimden, onun yerine bulabildiğim en büyük kupayla ikna oluyorum.

aşırıklar yoruyor insanları. benimse her şeyim aşırı, eğer eylemleri ve hisleri dozunda tutabilmek hakkında bir kitap bulursam alırım ve dikkatle okurum.

bob dylan ve joan baez, jim morrison ve pamela, frida ve dieogo. sadece romantik-komedilerin sunduğu klişelerle yüksek hayallere kapıldığım iddia edilemez, gerçek hayattaki gerçek insanları dinliyorum ve izliyorum sürekli. bir grup olabilmek ne kadar zor fakat şık. tek başına ''the band'' gibi bir hayal kurmak, içini doldurmak, albüm kapakları için görsel seçmek, benim için biraz punk-rock anarşistleri, onun için biraz çıplak kadın ve bilim-kurgu, ikimiz için de biraz kedi. bazen de grup olmak çok kolay ve paspal, çünkü başka bir ''olma'' şekli yok. eğer çoğalmaya inanıyorsan elbette. fazla soyutlaştığımda ve hızlandığımda, o bir dalgakıran, ben istemsizce duruluyorum. bir bull terrier olmak, sürekli hareket etmek, çiğnemek, zıplamak ve ısırmak mı daha yorucu, yoksa o bull terrier'i zaptetmeye çalışmak, enerjisini boşaltmasını sağlamak ve sakinleştirmek mi daha yorucu, bilemiyorum. sadece bunu yaşıyorum.

iyi ki bir kedim var.

27 Kasım 2012 Salı

Maleficent?

  gözümü açıp tanıştığım, tüm çocukluğumu geçirdiğim, güzelliğe dair ilk ve en köklü düşüncelerimi oluşturan, hala bildiğim dünyadan kaçmak için zaman zaman sığındığım, benim için aynı anda hem masumiyet, hem güzelliğin sembolü olan Sleeping Beauty, gayet saçmasapan bir fikirle, sırf aptal bir Hollywood yıldızının egosuna hizmet etmek amacıyla katledilerek filme çekiliyormuş. ''Snow White'ı, kötü cadıyı ön plana çıkararak, Charlize Theron'un da güzelliğine güvenerek çok güzel kakaladık, yedirdik, iyi de para kopardık, hadi şimdi bir başka klasik masalı katledelim, Angelina da zaten çaptan düşmüştü, o da bu saçmalığın ekmeğini yesin'' mantığı ile, 1950'lerde sadece el ile yapılmış, orijinal hikayesi de Gotik Dönem'de geçen, arka planlarında bile o dönemin eserlerini gördüğümüz bu çizgi filmi, böyle saçma bir Hollywood şovuna çevirecek olmaları çok canımı sıktı. Aurora'yı ise 1998 doğumlu, ne güzelliği, ne ifadesi olmayan sevimsiz bir çocuk -hatta bebek- oynuyor. bu kadar saçmalanabilirdi. elinizde patlasın, büyük zararlar edin e mi.

24 Kasım 2012 Cumartesi

heyecanı zapt eden metronom

cumartesi akşamı eve dönüş. huzur. heyecanın yorduğu beden. ara ara zihinden gelen görüntüler.
gün içinde kendi kendime düşündüğüm anlar oldu ''insan mutluluktan ve heyecandan oturduğu yerde infilak edebilir mi?'' ya şimdi burda, sıradan bir günün tam ortasında, hava kapalı, star trek kupası kahve dolu, fonda travis çalarken, ben mutluluktan bayılıp oturduğum koltuğa yığılı verirsem, halim nice olur? ve gerçekten korktum, elimin altında, kolumun uzandığı mesafede o an istediğim her şeyin olması, bunun değerini bilmek, arıza çıkarmaya hiç uğraşmamak korkuttu beni. mutluluğu bu kadar açık vermek ve almak. 23 kasım gibi bir 24 kasımdı, her şeyin gerekçesi ''ama hala doğumgünüm?''dü. sen nasıl istersen'di ve tuhaf bir biçimde istediğin her şey, benim istediğim her şeydi.

en iyi öğrendiklerimden biri, neşe ve üzüntü kalıcı değil. günü birlik hatta. ikisine de fazla bel bağlamadan yaşamak gerek. bir sonraki rüzgar, radyoda çalacak olan yeni şarkı, saatin 3'ü 20 geçmesi bile, her şeyin sebebi olabilir.

6 Kasım 2012 Salı

bir kedi tanrısal

 (uzun olacak. kısa olanları seviyorsan, üzgünüm. ağzımı açtığında sadece sormuş olduğu ''naber''in cevabını bekleyen tüm dostlarım için de bir parça üzgün olduğum gibi. hayır hayır, onlar için üzgün değilim, herkesin hayatında ona umduğundan daha fazlasını söyleyecek biri olmalı. hayata dair insani yönünü koruyan ise, en az, bir kişi olmalı.)
 Sedgwick ne yapardı böyle bir günde? bilekleri o kadar ince ki, o kadar savunmasız ki... bazı insanların karşımda oturduğunu hayal edemiyorum. geçmişten, uzaktan, yakından insanlar. karşımda otursalar, hiçbir şey yapmasalar bile, eminim çok şaşırırdım. ''aa gerçekmiş'' derdim. bazı insanların ise karşımda oturmalarına her şeyden çok ihtiyacım var şuan, ama bu beni Sedgwick kızı kadar savunmasız yapmaz. onun hakkında düşünmeye başladığımda korkuyorum, batmış olduğu karanlık çok tanıdık, çok itici fakat cezbedici. ''ben nerede duracağımı biliyorum, asla öyle olmam'' durduğum yer kimyasal değil, ruhsal. o açıdan sanırım daha şanslıyım.
 aptal insanlara sinirlendiğim zamanları ve cahil insanlarla uğraştığım zamanları toplayıp, üzerine beyni röfleden ve saç açıcılardan erimiş bir tutam moronu serpsem, ortaya çok büyük bir vakit kaybı çıkardı. dehşete düşürecek kadar büyük bir vakit kaybı. aynı anlarda yakın bir dostum ''bırak ölsün'' dedi ve yazdı. ne kadar da doğru ve basitti. evet biraz nefret ya da öfke içeriyordu (ben ikisinin ayrımını pek bilemiyorum) ama ihtiyacım olan şeydi. ölmeye bırakacağım, uzaklardaki cahil, karaktersiz, gölge insanlar, sizin için bir dakikalık saygı duruşu... şaka şaka, saygı duyulacak bir yanınız yok ki sizin. vallahi kedimin düzenli olarak kestiğim pati tırnaklarına daha çok saygı duyuyorum. öte yandan iyi ki varsınız, iyi ki herkesin yaptığına, sevdiğine, uğraştığına dört elle sarılmasını sağlayacak, peşinden yürüdüğü şeyi yürüyerek değil koşarak takip etmesini sağlayacak aptalları var. elimdeki çay kupasını aptallarımız şerefine kaldıracağım. bizi sahip olduklarımıza daha da bağlı hale getirdikleri için, onlar olmasa belki çoktan bıkmış ve vazgeçmiştik.

  en sevdiğim kedilerden biri olan duman artık yeni evinde. ayrılırken ağladım, burnunu, patilerini sevdim. günün geri kalanı çok zor geçti. üç hafta oldu sadece, beşiktaş çarşısında birbirimize vurulup eve getireli, ama ne kadar da çok anlam yüklemişim. beşiktaştan bakırköye, sonra bakırköyden beşiktaşa geri, upuzun, susuz, gözyaşlı bir yolculuk oldu. sonra tüm evi temizledik. bana kalsa her yer gri tüyleriyle kaplıyken, tırmalamasın diye geçirilen kılıflar varken daha iyiydi. yerlerde kırdığı tırnaklarını buldum, dört tane. tırmalamayı bilmeyen bir kedi için, ne kadar fazla. biraz daha ağladım. sonra ton balıklı makarna yaptım, big bang theory açtık ve hava giderek kararırken, biz giderek neşelendik. alanis morisette bir şarkısında ''you've washed your hands, clean of this'' diyordu. bir şeyler hızla farklılaşırken ve biz gamsız bir şekilde hayatımıza devam ederken, aklıma hep bu dize gelir. üşenmeyip klibini de izlesem keşke.
  bu aralar karaköy'e pek sık gider olduk. umuyorum bir süre sonra her gün gider hale geleceğiz. atölye bitiyor, tamamlanıyor. kütüphane kurmak için yazdığım listenin ufacık bir kısmını tamamladım henüz, ama bu kısmıyla bile çok güzel. sevdiğim insanları oraya doldurduğumu hayal edebiliyorum. resim ve sanat tarihi derslerimizi, modelden yaptığımız çizimleri de. doğru bir zaman aralığında doğru kişilerle tanışmak, tüm seçimler ve kararlar bunun üzerine. ve sanki bu defa hepsi doğru biçimde.

  Sanatın Öyküsü eşliğinde hazırlanacak bir ders programı, muhteşem bir kapalı hava, kettle'da fokurdayan su (nescafe + krema + az şeker + az süt + iki ölçek acıbadem likörü) günü güzelleştirmek için yeterli. bazen kedimi kucağıma alıyorum ve ona ''sen kedi formuna bürünmüş bir tanrısın şeker'' diyorum. ''ay saçmalama sen de ne yapacağını şaşırdın artık'' diyor. ama ben öyle olduğuna eminim. eğer soyutluyorsam ya da sürrealleştiriyorsam kızsınlar bana, üzsünler. sonra zaten sabun gibi kayıyor kucağımdan, yarım saat tüylerini düzeltiyor.
  kasım, her hafta en az bir doğumgünü. alınacak hediyeler ve yapılacak pastalar. pelin'e pembe bir kahkül alacağım, bir de mavi. değişe değişe kullanır. şeker yanak'a bu sefer bir parti düzenlemeyeceğime söz verdim, nasıl istersen öyle bile dedim, ama nasılsa buraya ayda bir baktığına göre, en kocaman ve en tuhaf doğumgünü pastasını yapacağım ona, elimden bunu alamaz.
  yazının sonuna gelirken, aslında anlatmaya daha yeni başladığımı fark ettim.
 

26 Ekim 2012 Cuma

sabahın sessiz saatleri

başkası için öğle vakitleri hatta öğleden sonraya denk geliyor olabilir, emin değilim. kahvaltıdan sonra elimde çay kupamla, lap topu kucağıma alıp, günlük ziyaretlerimi yaptığım sitelere bakmak, emek'e upuzun bir günaydın yollamak, fonda radyo eksen'in açık olması, şeker'in ayak ucuma çöküp arasıra gerinip, ara sıra yanıma sokulması, camdan da temiz hava gelmesi. bunlar sabahın sessiz ve mutlu saatleri. kapı çalmıyor, telefon çalmıyor, konuşmam gerekmiyor. mevcut tüm sesler benim seçtiklerim, bu kesinlikle lüks ve keyif. 
bu muhteşem aurora'lı-çaylı görseli de, zamanında yaprak'ın söylediği harika tumblr'dan buldum demin. çay keyfi yaparken bakması en güzel yerlerden biri. http://teacoffeebooks.tumblr.com/ he bir de şöyle bir şey var http://wearetheband.tumblr.com/  biraz edepsiz, neşeli, öfkeli bir tumblr olur kendisi, tanısanız çok seversiniz. 
ani bir kararla Sanatın Öyküsü'ne tekrar başladım dün gece. okula girmeye hazırlanırken elimden düşmeyen, bazı bölümlerini kalıp halinde hatmettiğim, sanat tarihine azıcık ilgisi olan herkesin kaynak kitabıdır, Gombrich'in muhteşem, başından sonuna yaptığı bu özet. son zamanlarda en sevdiğim ressamların bile bazı tablo isimlerini unuttuğumu fark ediyor olmam beni çok huzursuz ettiğinden, her şeyi tekrar hatırlamanın ve üzerinden geçmenin vakti gelmiş dedim, mağara resimlerinden başladım mutlulukla. son olarak çarşamba günleri Sabancı Müzesi ücretsiz, Monet'nin sergisi tek kat ama görülmeli, iç çekilmeli, boya katmanlarına dokunmak hayal edilmeli. madem önermelere doyamaz oldum, bir de sinema önerisi Judge Dredd, eli yüzü düzgün, efendi gibi bir bilimkurgu izlemek isteyenlere, saçmalamadan, tek mekanda, güzel bir kurguyla kurtarmışlar filmi, orijinalini bilseniz bile izleyin derim annem. yarım kutu çikolata yedim çayımın yanında, yazdıkça yiyesim, yedikçe yazasım geliyor. içi krema dolgulu çikolata getiren misafir, iyi birisin sen.

16 Ekim 2012 Salı

mutlu ol

nirvana'dan about a girl.

tiramisu yapmak, gecenin 2'sinde, tüm ev uykudayken.

facebook, twitter, gtalk'un hiç açılmadığı bir gün geçirmek.

şehir içinde sığınılacak yeşil,sulak,ağaçlı bir park bulmak.

hırka ve atkı. topuklu ayakkabı. kırmızı ruj.

meyva şarabı. özellikle ayva ve karadut.

brokoli salatası.

anneye sarılmak. annenin saçlarını öpmek.

ellerine güzel kokulu bir krem sürmek. vanilya ve gül mesela.

yakışıklı adamları ve güzel kadınları izlemek. takdir edebilmek.

yeni bir kitaba başlamak. çok beğeneceğini bilerek. bazı meyvalar gibi bazı kitaplar da mevsiminde güzel.

çay içmek. en basit ve en etkili olanı.

breakfast at tiffany's izlemek. sabah, öğle ve akşam. fonda moonriver.

mektup yazmak. elbette bir gün nasılsa göndereceğini bilerek.


ah bir de, nefes alabildiğin, gülümseyebildiğin, sevebildiğin için mutlu olmak var elbette.


15 Ekim 2012 Pazartesi

ikimize güzel bakılacağımız bir ev arıyorum

senin gözlerine uzun uzun baktım ve kadife gibi yumuşak tüylerine dokundum, göbeğindeki kıvırcık beyaz tüylere de. seni ne tepki vereceğini pek kestiremeden kucağıma aldım ve sen kendini bana bıraktın. senin koca bir paket kuru mamanın yarısını bitirişini ve sonrasında gelip ayaklarımın dibinde göbeğini açıp gerinmeni izledim, ne kadar mıncıklasam, kudurtmaya çalışsam da tırnaklarını çıkarmadığını ve en fazla iki patinle elime sarıldığını gördüm. hiç bir dişi kedinin bu kadar büyük patileri olduğunu görmemiştim. sana bir kediye yüklediğimden çok daha fazla anlam yükledim, düşün ne kadar çok olduğunu. 

şimdi hem sen, hem ben paspasın üstünde nereye gideceğimizi bekliyormuşuz gibi hissediyorum. 

10 Ekim 2012 Çarşamba

walrus

John Lennon ''I am the walrus''u söylüyor. bir yandan kahkahalar atarken bir yandan ağlamışım az. eğer hayali bir cennet yaratıyor ve oraya gidiyorsak, benimkinin en büyük köşesi renkli bir ingiliz bahçesinde, beyaz piyanosunun başında oturan Lennon, ona gidip kocaman sarılacağım, o zaman öldüğüme inanacağım ancak. eminim hayaletleri bile kahkahalarla güldürecek bakışlara, mimiklere ve sözlere sahiptir, eminim hiçbirini esirgemez. George büyük ihtimal herkesten uzakta, kendi başına gitarıyla takılıyor olacak, onu uzaktan izlesem de olur, ilişmeden. ama güzel gözlerine uzun uzun bakmak isterim.
2004 ve 2005 yılı boyunca en çok babamın beatles arşivini dinledim. apayrı, çok farklı bir şeye ihtiyacım vardı, çok güçlü bir şeye. ve beni çizgide tuttular, ben de çizmeye o şekilde devam ettim. o zaman günde en az 7-8 kez dinlediğim şarkıları, şimdi nasıl ayda yılda bir dinlediğime inanamıyorum. belki tekrar bir amaç edinsem, tekrar bir zor sürece girsem, yine ilk alacağım destek o albümler olurdu. ama insanın uzay boşluğunda kendine bir çizgi bulması çok zor. tanıdığım herkesi bir x ve bir y üzerinde ilerlerken görünce, kendimin ne kadar amaçsız süzülmekte olduğunu tekrar tekrar fark ediyorum. ve günün ortasında bir şarkı, şarkıların en absürdü ve en anlamlısı beni eskiye götürdüğünde, bir cornflake üzerinde oturmuş karavanın gelmesini bekleyen Lennon bana gülümsüyor. büyük ihtimal bana değil, sadece kafası güzel ve keyfi yerinde, ama bana gülümsüyormuş gibi bir heyecan, neşe ve hüzün basıyor.

2 Ekim 2012 Salı

ada hayalperesti

  umarım isteyen herkesin tilki, lemur ya da rakunu olur. bunlar çok güzel, içi dışı bir, yüreği temiz hayvanlar. umarım bende üçünden de ikişer tane olur. son bir saattir youtube'da izlediğim videolar ufak ufak dengemi bozmaya başladı. şeker'i yakalayıp rakun makyajı, tilki kuyruğu boyamak istiyorum, pıhhhlayıp kaçıyor.

  tatilden geldiğinde yaşadığın şehirde sonbahar bulmak ne harika bir hismiş. evin çevresindeki ağaçlar bir haftada sararmış, havanın kokusu bile değişmiş. hırka giymenin insana nasıl bu kadar huzur verebildiğini açıklayamıyorum kendime, ama bu aralar beni en mutlu eden şey hırka giymek. bir de koca gözlü lemurlar.

  tatil çok bereketli geçti, annem gözümün önünde dört kitap okudu, ben de iki. bir tanesi tanrılarla ilgili, yunan mitolojisini çok eğlenceli bir şekilde öğrettiği için yazarını iki yanağından öpmek istediğim kaldırım tanrıları (gods behaving badly) diğeri de patti smith'in hayalperestler'i. patti'nin bazı satırlarını tekrar tekrar okumak ve paylaşmak için işaretledim yine, en çok kullandığım kelimelere, içimden sayısız kez geçmiş hislere yine onun satırlarında rastlamak tuhaf ve iyi hissettiriyor.

  bazı tatiller akıl dağıtmaya ve bazıları akıl toplamaya yarıyorsa, bu kesinlikle bir şeyleri derleyip toparladı, renklerine göre ayırdı, katladı ve astı. ihtiyacım olanları ve hiç olmayanları çok net gördüm, o bitmeyen denize bakarken. zaten insanlar denize bakarken, denizden çok başka şeyler görürler, elbette ki bazı insanlar, bazı ruh hallerinde.

  son olarak bir gün, ada'da yaşamayı gerçekten isterim.

26 Eylül 2012 Çarşamba

25 Eylül 2012 Salı

hem mavi hem pembe

bazı zamanlar vardır, kıvamı mükemmel bir kahve, yanında kurabiye, yakınlarda kedi, en sevdiğin semtin en sevdiğin mekanında, hava hem güneşli hem rüzgarlı, cebinde paran bile çok var, evde hiç sorun yok, uykunu fazla fazla almışsın... ama bir şey eksiktir yine de o an.  

bir şeyin üçte ikisi ne kadar tamsa, o kadar tamsındır.

ve aynı anda da uzakta, çok uzakta aynı şeyleri hisseden birisi vardır. bir o kadar da mutlusunduır o yüzden.


23 Eylül 2012 Pazar

''artık ortaokulda değilsin''

  saçlarımı hemen şuan leylak rengine boyamaktan beni alıkoyan nedir, soruyorum sana iç ses? hadi tamamı olmasın, hadi yarısı olsun, uçları açık yeşil olsun, kahkülü uçuk pembe olsun. yaşımdan başımdan utanacağım yaşlara daha çok fazla zaman var diyorum kendime, 25'in üzerine çıkmak henüz hiç keyif vermedi. belki bir can dostun, bir nebze mantık taşıyan sözleridir alıkoyan, şuan kafamı gökkuşağına çevirmekten.

20 Eylül 2012 Perşembe

you are the best (so come back soon)



 sayıklar gibi ardı ardına aynı cümleyi yazıyordum ''hepinizi çok ama çok sevdim, inanın başka gerçeklik yok şuan içimde'' insan kısıtlı zamanı kaldığında (ya da kendisi öyle sandığında) ağzından çıkanlar ne kadar önemli, geriye dönüp baktığında. kendime bir kaos yaratmış ve sonra içinde boğulmuştum. hiç asi, bunalımlı, isyanlarda triplerine girmeyen ben, hayatının sonuna geldiğine ikna olmuştum 21 yaşımda. üç insandan birinin er geç yaşadığı psikolojik bir patlama noktası olduğunu bilmeden. hayatı algılayış ve yaşama tarzım bunu gerektiriyordu, ya da hiç sebebi yoktu, kendi kendine olmuştu hepsi, bilmiyorum. sadece psikolojimin çok bozulduğunu hatırlıyorum. ve başucumdaki mektupta yazdıklarımın son sözlerim olacağına ve onların tüm sevdiklerime bir teselli niteliği taşıyacağına inandığımı.

şimdi o mektubu bulsam ve okusam eminim gülerim. (gerçi annem epey derinlere saklamıştır) ''hay şapşal çocuk'' derim. ama o anın içinde hızlı hızlı iletmeye çalıştığım tek şey sevgiydi, çok zaman sonra geriye dönüp o günlere baktığımda, hayatımın ya da misyonumun ne olduğunu anca görebildim, sevgiyi iletmek. içimden mi çıkıyor, içimden mi geçiyor pek sorgulamadan. daha sonra da bilgiyi iletme çıktı ortaya, bilginin sevgi kadar önemli olduğunu, ya da en azından ondan sonra gelebilecek nitelikte olduğunu fark ettim. çünkü o bunalımdan beni ilk çıkaran en yakın dostlarımın özverili, hoşgörülü sevgisiydi ama, sonrasında özlediğim kitaplarımdan okuduğum her türlü bilgiydi, karnımı acıktıran, gözlerimi açan, daha fazlası için ayağa kalkma isteği veren. arkasından umut ne kadar da önemliymiş bunu fark ettim. bir insana hiçbir şey yoluna girmeyecek olsa bile, her şey yoluna girecek demek, elini tutmak, yeni planlar yapmak. birkaç ay içinde kendim ayağa kaldırılmış, bir ötekini ayağa kaldırmaya hazır haldeydim. daha sonra sık sık tekrarlandı bu, sık sık düştük ve kalktık, arka fonda en azından üç dört yıl geçti, biz fark etmeden. ne dedik şimdi, sevgi, bilgi ve umut. bir de hayal'i katıyorum. yapıtaşı olarak hayal. kafanı yastığa koyduğun an, eline fincanı aldığın an, gökyüzüne bakakaldığın an, hayal ve dua eşdeğer. bir ottan biraz daha farklı yaşamak için ritüeller gerekiyor biz hayalperestlere.

  çok sevdiğim bir kitapta, bir yerli kabilesi karşılarına çıkan herkese aynı giriş cümlesini kuruyordu ''sizi çok uzaktan gördük ve açlıktan ölüyoruz'' bu cümle yıllar önce kazındı aklıma, açlıktan ölüyor falan değillerdi, bu cümle bir karşılama, dostluk, bağ kurma ritüeliydi onlar için. benim de senden isteğim, sevgini, bilgini, umudunu ve hayalini her zaman paylaşman. ancak bu şekilde devam edebilirsin. hem hayatına, hem kendi hayatından sonra hayatın geri kalanına. ve bunları yapmadığım, ihmal ettiğim zaman dilimleri sonunda, aklıma, apar topar yazmış olduğum son cümleler geliyor hep, neyse ki o cümleler sonuncular değildi.

17 Eylül 2012 Pazartesi

yuvarlağın köşeleri


''Bekle dedi gitti
Ben beklemedim, o da gelmedi...
Ölüm gibi bir şey oldu
Ama kimse ölmedi...''

  Güne Özdemir Asaf kitaplarımı karıştırarak başladım. havanın bu kadar kapalı, rüzgarlı olmasını ve kahvenin güzel kokmasını fırsat bilerek. içime kimbilir kaç kez işleyerek çeviriyorum sayfaları. zekasına ve en kısa şiirlerine daha çok hayran oluyorum, bazı insanlar acı çekmek zorundalar, bir kez daha anlıyorum. sonra kuvvetli esiyor, perde havalanıyor, üzerimde garip bir hal var dünden beri, iyi geliyor. 

  ''sen bana bakma,
    ben senin baktığın yönde olurum''

diyor.

15 Eylül 2012 Cumartesi

started laughing histerically

   ilk duyduğum andan itibaren, koridorun ucunda, basit bir rock'n roll şarkısında dans eden adamı düşünüyorum. arkası dönük, silüeti hayal meyal, siyah beyaz bir görüntü. bir gündüzdüşüne daha çok benziyor, bir anıdan ziyade. ve ben onu yer seviyesinden, bir kedinin gözlerinden izliyor gibiyim bazen, eğer o an bir rüyadaysak. ki sık sık rüyamda dört ayak üzerinde, hızla, mutlulukla koştuğumu da görürüm, hangi hayvan olduğumu bilmeden, kedi olduğumu umarak. uçtuğumu hiç görmem. uçmayı hayal de etmem.

  ona en yakın hissettiğim an (kendime de en yakın hissettiğim an) 10 m2'lik atölyemizde, herkes dışardayken, horses'ı son ses açıp dans ettiğim anlardı. danstan çok bir deşarj olma ritüeliydi aslında, olabildiği kadar çok gürültü ve hareket istiyordum. ve patti, cidden ortalığı inletiyordu. sanırım insanın kendisine ait bir alanı olmasının en güzel tarafı, istediği an, istediği kadar dans edebilecek olması. kendime ait bir alan istemek için daha mantıklı bir sebebim yok şuan.


 

13 Eylül 2012 Perşembe

Arya ile bir başka gün



  bugün anladım ki gerçek bir prensesle karşı karşıyayız. evin içinde anne babasına ağlayan, huzursuzlanan minik çilek hanım, arabaya bindiği ve sosyal ortama girdiği anda uslu, hanım hanım, sessiz bir bebeğe dönüşüyor. önce anne'nin dişçi muaynesi sırasında, sonrasında da ıhlamur kasrı'nda seni hayranlıkla izledim yine. ara sıra gözlerini kocaman açıp, uzun uzun baktın, ben de sana baktım, yine o hiç bilmediğim kadar huzurlu his geldi içime yerleşti. ellerine baktım sonra, gördüğüm en ufak ellerdi, ama o ufak eller için olabilecek en uzun parmaklardı. o parmaklarla piyano tuşlarına, gitar tellerine, resim fırçalarına, tozlu büyük tarih kitaplarına dokunabilirsin. bir sürü kediye ve köpeğe de, yapraklara ve çimenlere de. ''her yerin olasılıklarla dolu olması''nın ne demek olduğunu tekrar tekrar keşfediyorum.

  annen daha önce görmediğim kadar parlak, mutlu, ışıltılı. sana bakarken içinin erimesini, en ufak sesinde yüzünde güllerin açmasını izliyorum. baban şimdiden gurur duyuyor yapacaklarınla, tüm ağlamaların o seni kucağına alınca geçiyor, ipek gibi bir uykuya dalıyorsun.

  bugün mozart ve nuri iyem'le tanıştın. mozart seni uzun uzun düşündürdü, kaşlarını hafifçe çatıp uzaklara daldın ve müzik alanında yapacaklarını düşündün sanıyorum. nuri iyem ise, önüne geçtiğin anda derin derin uyumana sebep oldu, sanırım batı resmi biraz daha fazla ilgini çekecek, ya da belki renklerini çok sevmedin, ama mavinin uyku getirdiğini herkes bilir.




  seninle ilgili her şey çok heyecan verici ve hayranlık uyandırıcı, çilek prenses.

1 Eylül 2012 Cumartesi

bugün


  bana ismimi veren,annemin ilham kaynağı, bundan bağımsız olarak ta sevdiğim, hemen hemen her şehrin en güzel halini aldığı, beni tüm yıla hazırlayan, dolayısıyla bana göre yılın asıl başlangıcı, hem de dünya barış günü olan eylülün biri. umarım mutlulukla ve yavaş geçer.