



bir takım sebeplerden birkaç gündür evdeyim. kendi evimde değilim fakat, yanımda lap topum, kedim, çayım, battaniyem, ufak bir odadayım. resim yapmaya elim gitmediği zamanlarda film izlemeye gözüm gider ancak. o sebeple bugün dört film birden günüydü. her telden çaldım.
oscarlardan önce
social network'ü izlemek istiyordum mutlaka, önce onu aradan çıkardım. sinir bozucu bir hızda ilerliyor film baştan sona, çünkü sinir bozucu bir hızda düşünen ve işleyen bir beynin yarattıkları hakkında, facebook'un kurucuları hakkında bir film. izlemek gerek, çünkü uzun bir zaman dilimi içinde yapılmış en olay yaratan buluş ve bir fikrin varabileceği tüm uç noktaları düşünmek güzel.
meet the robinsons, çok aman aman olmayan bir animasyon. çok iyi animasyonlar izlemiş kimsenin de bayılacağını sanmıyorum. ama sempatik, tatlı birşey, izletiyor kendini.
life as we know it, çıtır çerez kategorisine girebilecek bir film ve ben bu kategoriyi hiç inkar etmeden pek sevdiğimi söylüyorum zaten. başroldeki pek yakışıklı josh duhamel'den bağımsız olarak, insancıl ve sıcak konusu için de izlenebilir. bir de hiç bebek sevmeyen, açıkçası bebeklerden korkan biri olarak bu filmdeki ufaklık biraz sevimli geldi bana.
marie antoinette uzun süredir izlemeyi beklediğim bir filmdi, hem dönem filmi olmasından, hem de soffia coppola sevdiğim bir yönetmen olduğundan merak ediyordum. çok beğendim. birkaç kez daha izleyeceğim. çok büyük bir çalışma, kostüm, dekor, olması gerektiği gibi yaratılmış atmosfer. ''ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler'' sözü ile tarihe kazınan fransa kraliçe'sinin iç dünyası, aslında lüksten başı dönmüş, masum bir genç kızdan ibaret olması. ve muhteşem müzikler. bu döneme fon müziği olarak punk rock şarkılarını kullanmış yönetmen, gayet deneysel ve yaratıcı buldum. güzeller güzeli kirsten dunst da başka bir artı, izleyin derim.