Kardiyolog upuzun ve çok rahatlatıcı bir konuşmanın sonunda dedi ki ''Normalden küçük (ki bu iyi bir şey, yani küçücük, sağlam bir kalbin var, korkacak hiçbir şey yok.'' Kalbimin o hasta yattığım dönemde çekilen EKG'de 140 attığını, şimdi 92 attığını söyledi. İki kat maskemle ne kadar dikkatli ve anlamış görünebilirsem, o kadar göründüm. Bir süre için hepimiz rahat bir nefes aldık. Bir süre diyorum çünkü ben artık kendimden hep felaketler bekliyorum, elimde değil, çok korkuyorum. Kollarım o kadar çok acımasaydı, bacaklarım o kopacakmış gibi yürünemez hale gelmeseydi, belki her zamanki endişe düzeyimde kalırdım ama 2 ay boyunca o acıları tüm gün ve tüm gece çektim, ağladım, bağırdım, travması malesef geçmiyor. Tekrar ederse nasıl dayanırım korkusu da bir başka durum. Bari şu salgın olmasaydı da, içimi gökyüzüyle, ağaçlarla, annemle yapacağımız gezilerle doldurabilseydim, kendime düşünecek iyi ve yeni şeyler bulabilseydim. Umarım bunlar olur. Bunların olmasına çok ihtiyacımız var.
Kilolu bir insan olmak zormuş, psikolojik olarak da, fiziksel olarak da. İki ayda 15 kilo aldığıma hala şaşırıyorum ama ev halkından gizli, kaçırarak ve saklayarak yediklerimi düşününce mantıklı geliyor. Hele gündüz vakti anneme ''Bir kurabiye yiyelim, başka tatlı yemeyeceğim'' deyip, birlikte Jane the Virgin izlerken götürdüğüm kurabiye ve muffinler için pişman değilim, bize ait şahane keyiflerdi hepsi. Sonra yavaşça kortizonu bıraktım. Sonra bir gün kalktığımda balkabağı gibi şişmiş olduğumu fark ettim. Sanki bir gecede almıştım hepsini, öyle şaşırdım. Ondan sonra her ayakkabı bağlama denemesi bir işkenceye döndü, 20 metre yürümek (hele de yüzümde maskeyle) dizlerimi, nefesimi yorar oldu. Kışlık bol giyisilerin mevsimi geçip de yaz gelince ve üstüme Large pantolonlarım ve tişörtlerim bile sığmayınca sıkıntı iyice arttı. Her şeyimle bir pehlivan gibiyim artık. Kortizonu bırakınca kilo kendiliğinden gidiyor diyorlardı ama 3 aydır kendiliğinden de, aç kalsam da pek bir şey gitmedi. Ben de iki gün önce saçlarımı kısacık kestim, pek havalı oldu, Evrim çok beğendi, o çok beğenip durdukça ben çok sevindim. Artık görünüşümde en azından iki değişiklik var fark edecek.
Jane the Virgin'i baştan izlemeye başladım Evrim'le. Hala çok seviyorum, her karakteri, tüm abartılı sahneleri, latin renklerini ve dilini. İyi gelen dizileri, filmleri ve müzikleri etrafıma toplamaya devam ediyorum. Balkonda yeni bir örümceğim var, biraz büyük, biraz amatör, ağını hep sabaha uçup gidecek yerlere kuruyor, her akşamüstü tekrar üşenmeden örüyor, onu izliyorum. Bu yazın böyle olacağını hiç düşünemezdim, böyle bir salgın yaşayacağımızı da tüm karamsarlığıma ve endişelerime rağmen aklıma getiremezdim. Bu şaşkınlığı ve şoku sindirmeye devam edeceğim. Acelem yok, yapacak bir işim yok, resim yapasım zaten 5 aydır yok. Sorun değil, zaman geçsin. Eş olmayı sevdim. Bu evde olmayı sevdim. Annemin yanında olmayı özlemeyi hiç aşmadım, aşmayı da düşünmedim. Her akşam tüm minnetlerimi saydığım güzel bir duam var. Ben gerçekten hala çok şaşkınım.
25 Haziran 2020 Perşembe
18 Haziran 2020 Perşembe
Hep özlediğim yazın başı.
16 Haziran. Bir başka doktor odası. İkimizde de ikişer kat maskeler. Allerji hakkında bilgi almak isterken, doktorun dikkatini iki ay önce çekilen EKG kağıdım çekiyor, sonraki 20 dakika bana miyokardit geçirmiş olduğumdan, kalp kasımı tutan bir enfeksiyondan, bunun çok ciddi olduğundan bahsediyor. Boş gözlerle arada birbirimize, arada doktora bakıyoruz. Doktor hemen oradan çıkar çıkmaz yeni EKG çektirmemi istiyor. İkişer kat maskelerimiz altında terleyerek, ben sürekli çarpıntıyla ve nefessiz kalarak kesildiğim için durarak, bir şekilde çektiriyoruz yenisini.
Bugün doktora gönderiyorum. ''Seni bir kardiyolog görsün.'' diyor. Hemen yarına randevu aldırıyor.
Bu yaz akşamında son birkaç ayı, son birkaç günü düşünüyorum. Arkada Backstreet Boys çalıyor, vantilatör dönüp duruyor. Ne kadar çok korktuğumu, ne kadar uzun zamandır korkuyla teşhis beklediğimi hatırlıyorum. Sonra da şu an ne kadar sakin olduğumu, hatta uykulu ve keyifli.
Virüste ikinci dalga çok daha fena olacak diyor doktorlar. Ona da hissiz ve sakin yaklaşıyorum.
Pazar günü milyonlarca insan sınavda, okullarda dipdibe olacak, virüs partisi olacak bu çirkin şehirde. Ne yapabilirim, daha ne kadar korkabilirim ve kendimi, sevdiklerimi koruyabilirim ki...
Korkudan ve endişeden başka hislere ihtiyacım var. O hislerin yarattığı duyguları hatırlamaya çalışıyorum. Her şey çok hızlı değişiyor, ben giderek yavaşlıyorum.
Denize girmeyi çok özledim.
Bugün doktora gönderiyorum. ''Seni bir kardiyolog görsün.'' diyor. Hemen yarına randevu aldırıyor.
Bu yaz akşamında son birkaç ayı, son birkaç günü düşünüyorum. Arkada Backstreet Boys çalıyor, vantilatör dönüp duruyor. Ne kadar çok korktuğumu, ne kadar uzun zamandır korkuyla teşhis beklediğimi hatırlıyorum. Sonra da şu an ne kadar sakin olduğumu, hatta uykulu ve keyifli.
Virüste ikinci dalga çok daha fena olacak diyor doktorlar. Ona da hissiz ve sakin yaklaşıyorum.
Pazar günü milyonlarca insan sınavda, okullarda dipdibe olacak, virüs partisi olacak bu çirkin şehirde. Ne yapabilirim, daha ne kadar korkabilirim ve kendimi, sevdiklerimi koruyabilirim ki...
Korkudan ve endişeden başka hislere ihtiyacım var. O hislerin yarattığı duyguları hatırlamaya çalışıyorum. Her şey çok hızlı değişiyor, ben giderek yavaşlıyorum.
Denize girmeyi çok özledim.
11 Haziran 2020 Perşembe
En zor zamanlardan sonra
İçimi dökmeye, anlatmaya nereden başlayacağımı en azından 2 aydır düşünüyor olmalıyım. Ben yaşadıklarımızı kendime bile izah edemedim ki, neden oldu, neler oldu, nasıl atlattık, ben nasıl hayatta kaldım o kadar acıyla.
En son yılbaşına 5 gün kala yazmışım. Geriye dönüp bakınca, o haftaki (ve sonraki iki hafta daha) çok mutlu, umutlu, gayretli halimden utanıyorum, acıyorum ve öfke duyuyorum. ''Aptal kız! Her şeyin iyi olacağına nasıl da inandın, nasıl da heveslendin, gerizekalı!!'' diyorum kendime hırsla. Yılbaşı gecemiz o kadar romantik ve güzeldi ki, sonraki hafta yine aşk dolu, gecikmiş balayımızı planlıyorduk. Ocak ayının ilk Cumartesi günü gideceğimiz karlarla kaplı göl kenarı tatili için, bana inanılmaz sıcak tutan botlar aldı, pofidik kalın çoraplar aldı, ben bir hevesle ekoseli yün mini etek aldım, kafamda kombinler yaptım. İlk defa bir kışı depresyona girmeden, çalışarak, umut dolu geçiriyordum.
20 Ocak civarı bir Cumartesi sabahı, dudağımın patlayacak kadar şiş, çenemin iki katı boyutuna kadar genişlemiş olduğunu fark ederek dehşet içinde uyandığım o sabah... O ilk şok, ilk travma ve korku hala içimde. Yine de sonrasında olacaklardan habersiz, hatta dudaklarımın haline gülerek masada kahvaltı yapışımız, sonra aheste aheste acile gidip, daha sonra bir sürü kez takılacak Avil dekort serumlarının ilkini taktırmamız. Benim 2 aydır süren ve anlam veremediğim ürtikerimin her yerimi kaplamış olması. Bunların hepsi aynı anda yaşandı, Parasetamol içeren tüm ilaçlara alerjim olduğu o an kesinleşti. Sonraki günlerde yüzümün farklı bölgeleri şişmeye devam etti, bazen tek gözüm kapalı uyandım, bazen üst dudağım alt dudağımı kapatacak kadar şiş uyandım, bu arada ürtikerin inanılmaz kaşıntıları ve her yanımı saran döküntüler devam ediyordu. Doktorun verdiği sabah akşam kortizon iğnelerini yaptırmaya acile günde 2 kez gidiyorduk, sabah annemle, akşam Evrim'le. Henüz bilmiyorduk bunlarla bitmeyeceğini, asıl kabusun yola yeni çıktığını.
Acildeki iğne tedavisinin bitmesine yakın kollarımda önce sızlamalar, sonra şiddetli ağrılar başladı. O ağrı ne zaman şiddetli bir ağrıdan, beni avaz avaz haykırtan ve nefesimi kesen, kollarımın koptuğunu hissettiren bir acıya döndü hatırlamıyorum. Hayatımın en büyük acısını ve ağrısını yaşıyordum ve tüm ağrı kesiciler yasaktı. İroni her zaman en büyük sınavlarımdan biri oldu ama bu en beteriydi. Romatolog günlerimiz başladı, ilk haftalarda evimizin karşısındaki klinikte olan doktoruma yürüyebiliyordum. Her gece başka bir olasılık için hep birlikte korkarak ve ertesi gün yapılacak testleri araştırarak geçiyordu. Romatizma, lupus, kalp hastalıkları, damar hastalıkları, tümörler, doktor olabilecek şeyleri saydıkça ve testler bunları eledikçe, hem sakinleşip hem iyice sinirimiz bozuluyordu. Cerrahpaşa'daki kan testi için bekleme salonunda, önümüzde 190 kişi varken, annemin kolundan tutup getirdiği laboratuvar hekiminin, benim Evrim'e yaslanmış hüngür hüngür ağlayan ve dizlerim titreyen halimi görüp ''Bu kızın testini çabuk halledip gönderin'' demesi, annemin yarattığı bir başka mucizeydi. 2 aya yakın, her gün avazım çıktığı kadar ağladım, acıya dayanamayıp ağladım, tuvalete Evrim ve annem eşliğinde gidip gelirken ağladım, bacaklarıma da sıçrayan ağrının şiddetiyle, oturmayı ve kalkmayı kendim başaramazken ağladım. O korkunç günlerin travması ne benden, ne annemden kolay kolay gitmeyecek, biliyorum. Sonuçta neyim olduğunu tam olarak öğrenemeden, teşhis olarak birkaç tahminle ve 2 ay boyunca kullandığım yüksek kortizonun hediyesi olan 15 kiloyla, Mart ayını yarıladım. Annem, Evrim, ben ve Şeker hep bir aradaydık, bu da o korkunç günlerin tek güzel tesellisi olarak beni daima gülümsetecek.
''Havalar güzelleşiyor, artık bol bol yürürsün, bu kiloları kolayca verirsin'' derken herkes, illet Corona salgını başladı. Ben zaten kullandığım kortizon miktarından dolayı düşük bir bağışıklık sistemi ve virüsü kapmam halinde en temel ilaçları kullanamayacak olmamla, daha da zor bir psikolojiye girdim. Annem ve Evrim de beni korumak için başka zor psikolojilere, fedakarlıklara, hazırlıklara giriştiler. Anne ve oğul olarak o kadar iyilerdi ki, beni korumakta, o evde düzeni ve huzuru sağlamakta, beni telkin etmekte. Şeker de hep yanımdaydı, aslında o dev tedirginliği ve karamsarlığı çıkarırsam, her şey hep istediğim gibiydi.
Bir şekilde bahar bile geçti, yaz geldi. Annem, ben ve Şeker aile evimize döndük, tam 4 ay sonra. Kortizonu bıraktığım hafta anjiyo ödem ve ürtiker kaşıntıları, kronik hale gelmiş halde geri döndü. Son 2 aydır her gün kaşınıyorum ve bir yerlerim ürkütücü biçimde şişiyor ama kollarımdaki o parçalanır gibi acı geçtiği için, her şeye razıyım. Son 1 aydır da çeşit çeşit antihistaminiklerle gün boyu uykudayım. Salgın devam, rakamlar hala yüksek ve korkutucu, psikolojisi çok zor ama bir şekilde idare ediyoruz sanırım.
Bu süreç bir şekilde tamamen bittiğinde ve sağlığıma kavuştuğumda, boş gözlerle tanıdık bir denizi ve gökyüzü izleyerek, rahat nefesler almaya çok ihtiyacım var. Fiziksel acıdan ve korkudan ibaret olduğum o iki ayı, sonrasında gelen salgın dönemiyle kalbimde taşıdığım ve hala içimi kopkoyu ve dapdar yapan korkuları bırakmak için bir denizin şefkatine ihtiyacım var. Hala tuvaletin kapısında bacaklarım titreyerek ve kollarım tutmaz halde ''Yürüyemiyorum'' diyen halim aklıma kazınmış halde, biliyorum ki annemin de öyle. Ah annem, pamuk yüreklim, şifacım, beni o kadar iyi ettin ki. Zencefil çayları, tepsi ile getirdiğin kahvaltılar, kollarımın ve bacaklarımın altına koyduğun yastıklar, gördüğün acıya dayanan anne yüreğin, ben düzelmeye başladıkça izlediğimiz filmler ve diziler, üçümüzün masada (ben koltukta) yediğimiz yemekler. Karantinanın bizdeki kısmını sanırım gülümseyerek ve sevgiyle hatırlayacağım. Biz o ufak evde bir düzen kurduk, elele aştık en zor zamanları. Dilerim en zoru geçmiştir, dilerim artık anne yüreğin hep iyilikleri ve mutlulukları görür.
Bir şekilde yazdım. Yazarken ve hatırlarken bile yıprandım ve yoruldum ama hafiflemiş hissediyorum. Bunları tekrar dönüp okuyacağımı sanmıyorum, içimden atmak, kendi kişisel arşivime kaydetmek ve her şey geçtiğinde unutmak istediğim birkaç ay sadece... Öyle kalmasını dilerim.
En son yılbaşına 5 gün kala yazmışım. Geriye dönüp bakınca, o haftaki (ve sonraki iki hafta daha) çok mutlu, umutlu, gayretli halimden utanıyorum, acıyorum ve öfke duyuyorum. ''Aptal kız! Her şeyin iyi olacağına nasıl da inandın, nasıl da heveslendin, gerizekalı!!'' diyorum kendime hırsla. Yılbaşı gecemiz o kadar romantik ve güzeldi ki, sonraki hafta yine aşk dolu, gecikmiş balayımızı planlıyorduk. Ocak ayının ilk Cumartesi günü gideceğimiz karlarla kaplı göl kenarı tatili için, bana inanılmaz sıcak tutan botlar aldı, pofidik kalın çoraplar aldı, ben bir hevesle ekoseli yün mini etek aldım, kafamda kombinler yaptım. İlk defa bir kışı depresyona girmeden, çalışarak, umut dolu geçiriyordum.
20 Ocak civarı bir Cumartesi sabahı, dudağımın patlayacak kadar şiş, çenemin iki katı boyutuna kadar genişlemiş olduğunu fark ederek dehşet içinde uyandığım o sabah... O ilk şok, ilk travma ve korku hala içimde. Yine de sonrasında olacaklardan habersiz, hatta dudaklarımın haline gülerek masada kahvaltı yapışımız, sonra aheste aheste acile gidip, daha sonra bir sürü kez takılacak Avil dekort serumlarının ilkini taktırmamız. Benim 2 aydır süren ve anlam veremediğim ürtikerimin her yerimi kaplamış olması. Bunların hepsi aynı anda yaşandı, Parasetamol içeren tüm ilaçlara alerjim olduğu o an kesinleşti. Sonraki günlerde yüzümün farklı bölgeleri şişmeye devam etti, bazen tek gözüm kapalı uyandım, bazen üst dudağım alt dudağımı kapatacak kadar şiş uyandım, bu arada ürtikerin inanılmaz kaşıntıları ve her yanımı saran döküntüler devam ediyordu. Doktorun verdiği sabah akşam kortizon iğnelerini yaptırmaya acile günde 2 kez gidiyorduk, sabah annemle, akşam Evrim'le. Henüz bilmiyorduk bunlarla bitmeyeceğini, asıl kabusun yola yeni çıktığını.
Acildeki iğne tedavisinin bitmesine yakın kollarımda önce sızlamalar, sonra şiddetli ağrılar başladı. O ağrı ne zaman şiddetli bir ağrıdan, beni avaz avaz haykırtan ve nefesimi kesen, kollarımın koptuğunu hissettiren bir acıya döndü hatırlamıyorum. Hayatımın en büyük acısını ve ağrısını yaşıyordum ve tüm ağrı kesiciler yasaktı. İroni her zaman en büyük sınavlarımdan biri oldu ama bu en beteriydi. Romatolog günlerimiz başladı, ilk haftalarda evimizin karşısındaki klinikte olan doktoruma yürüyebiliyordum. Her gece başka bir olasılık için hep birlikte korkarak ve ertesi gün yapılacak testleri araştırarak geçiyordu. Romatizma, lupus, kalp hastalıkları, damar hastalıkları, tümörler, doktor olabilecek şeyleri saydıkça ve testler bunları eledikçe, hem sakinleşip hem iyice sinirimiz bozuluyordu. Cerrahpaşa'daki kan testi için bekleme salonunda, önümüzde 190 kişi varken, annemin kolundan tutup getirdiği laboratuvar hekiminin, benim Evrim'e yaslanmış hüngür hüngür ağlayan ve dizlerim titreyen halimi görüp ''Bu kızın testini çabuk halledip gönderin'' demesi, annemin yarattığı bir başka mucizeydi. 2 aya yakın, her gün avazım çıktığı kadar ağladım, acıya dayanamayıp ağladım, tuvalete Evrim ve annem eşliğinde gidip gelirken ağladım, bacaklarıma da sıçrayan ağrının şiddetiyle, oturmayı ve kalkmayı kendim başaramazken ağladım. O korkunç günlerin travması ne benden, ne annemden kolay kolay gitmeyecek, biliyorum. Sonuçta neyim olduğunu tam olarak öğrenemeden, teşhis olarak birkaç tahminle ve 2 ay boyunca kullandığım yüksek kortizonun hediyesi olan 15 kiloyla, Mart ayını yarıladım. Annem, Evrim, ben ve Şeker hep bir aradaydık, bu da o korkunç günlerin tek güzel tesellisi olarak beni daima gülümsetecek.
''Havalar güzelleşiyor, artık bol bol yürürsün, bu kiloları kolayca verirsin'' derken herkes, illet Corona salgını başladı. Ben zaten kullandığım kortizon miktarından dolayı düşük bir bağışıklık sistemi ve virüsü kapmam halinde en temel ilaçları kullanamayacak olmamla, daha da zor bir psikolojiye girdim. Annem ve Evrim de beni korumak için başka zor psikolojilere, fedakarlıklara, hazırlıklara giriştiler. Anne ve oğul olarak o kadar iyilerdi ki, beni korumakta, o evde düzeni ve huzuru sağlamakta, beni telkin etmekte. Şeker de hep yanımdaydı, aslında o dev tedirginliği ve karamsarlığı çıkarırsam, her şey hep istediğim gibiydi.
Bir şekilde bahar bile geçti, yaz geldi. Annem, ben ve Şeker aile evimize döndük, tam 4 ay sonra. Kortizonu bıraktığım hafta anjiyo ödem ve ürtiker kaşıntıları, kronik hale gelmiş halde geri döndü. Son 2 aydır her gün kaşınıyorum ve bir yerlerim ürkütücü biçimde şişiyor ama kollarımdaki o parçalanır gibi acı geçtiği için, her şeye razıyım. Son 1 aydır da çeşit çeşit antihistaminiklerle gün boyu uykudayım. Salgın devam, rakamlar hala yüksek ve korkutucu, psikolojisi çok zor ama bir şekilde idare ediyoruz sanırım.
Bu süreç bir şekilde tamamen bittiğinde ve sağlığıma kavuştuğumda, boş gözlerle tanıdık bir denizi ve gökyüzü izleyerek, rahat nefesler almaya çok ihtiyacım var. Fiziksel acıdan ve korkudan ibaret olduğum o iki ayı, sonrasında gelen salgın dönemiyle kalbimde taşıdığım ve hala içimi kopkoyu ve dapdar yapan korkuları bırakmak için bir denizin şefkatine ihtiyacım var. Hala tuvaletin kapısında bacaklarım titreyerek ve kollarım tutmaz halde ''Yürüyemiyorum'' diyen halim aklıma kazınmış halde, biliyorum ki annemin de öyle. Ah annem, pamuk yüreklim, şifacım, beni o kadar iyi ettin ki. Zencefil çayları, tepsi ile getirdiğin kahvaltılar, kollarımın ve bacaklarımın altına koyduğun yastıklar, gördüğün acıya dayanan anne yüreğin, ben düzelmeye başladıkça izlediğimiz filmler ve diziler, üçümüzün masada (ben koltukta) yediğimiz yemekler. Karantinanın bizdeki kısmını sanırım gülümseyerek ve sevgiyle hatırlayacağım. Biz o ufak evde bir düzen kurduk, elele aştık en zor zamanları. Dilerim en zoru geçmiştir, dilerim artık anne yüreğin hep iyilikleri ve mutlulukları görür.
Bir şekilde yazdım. Yazarken ve hatırlarken bile yıprandım ve yoruldum ama hafiflemiş hissediyorum. Bunları tekrar dönüp okuyacağımı sanmıyorum, içimden atmak, kendi kişisel arşivime kaydetmek ve her şey geçtiğinde unutmak istediğim birkaç ay sadece... Öyle kalmasını dilerim.
26 Aralık 2019 Perşembe
Christmas
Gece normal başladı, sıradan, yemekle ve çayla
Sonra süslü bir şarap verdi eşim, içtim. Bugün ikinci kez ''eşim'' demiştim, bir de buna içtim.
Süslü şarap elmalıydı, alkol oranı yüzde 14 bir şeydi, sırf o yüzden içtim.
Yılbaşı alışverişleri yaparken, kendime bir Edip Cansever kitabı almıştım, okumaya ondan başladım.
Sonra hoşuma gitti, canım diğerlerini de çekti, çekince çektim çıkardım.
Turgut Uyar'ı da okudum, Cemal Süreya'yı da okudum, sadece en sevdiklerimi ve kenarı kıvrık sayfaları okudum. Okudukça derinleştim, bir ara fazla derinleştim, bir bardak suyla önlemimi içtim.
Sonra likit şiire geçme vakti geldi, televizyonda bilmem kaçıncı kez dönen Marriage Story'i durdurdum. Hole'u açtım, Courtney Love kendini çekiştirerek gökyüzünün ametistten yapıldığını haykırıyordu, ben de 20 yaşındaydım, daha da keyiflendim. Süslü şarap sonunda bitti ve amacına ulaşmıştı, iyice keyiflendim.
Bu geceyi buraya kaydederken sarhoş olduğumu biliyorum ya, gürültü de arkadan geliyor ya, ben de 33 bir 20 gibi heyecanlıyım ya, bunu kaydetmeliydim. Hediyeler tamam, şiirler tamam, ışıklar tamam. Birkaç kırlangıcım daha var gibi şanslı hissediyorum.
Sonra süslü bir şarap verdi eşim, içtim. Bugün ikinci kez ''eşim'' demiştim, bir de buna içtim.
Süslü şarap elmalıydı, alkol oranı yüzde 14 bir şeydi, sırf o yüzden içtim.
Yılbaşı alışverişleri yaparken, kendime bir Edip Cansever kitabı almıştım, okumaya ondan başladım.
Sonra hoşuma gitti, canım diğerlerini de çekti, çekince çektim çıkardım.
Turgut Uyar'ı da okudum, Cemal Süreya'yı da okudum, sadece en sevdiklerimi ve kenarı kıvrık sayfaları okudum. Okudukça derinleştim, bir ara fazla derinleştim, bir bardak suyla önlemimi içtim.
Sonra likit şiire geçme vakti geldi, televizyonda bilmem kaçıncı kez dönen Marriage Story'i durdurdum. Hole'u açtım, Courtney Love kendini çekiştirerek gökyüzünün ametistten yapıldığını haykırıyordu, ben de 20 yaşındaydım, daha da keyiflendim. Süslü şarap sonunda bitti ve amacına ulaşmıştı, iyice keyiflendim.
Bu geceyi buraya kaydederken sarhoş olduğumu biliyorum ya, gürültü de arkadan geliyor ya, ben de 33 bir 20 gibi heyecanlıyım ya, bunu kaydetmeliydim. Hediyeler tamam, şiirler tamam, ışıklar tamam. Birkaç kırlangıcım daha var gibi şanslı hissediyorum.
8 Aralık 2019 Pazar
Aralık ayının başları
Çok güneşli ve sıcak bir Kasım'dan sonra geçen hafta pıt diye kışa girdim. Durdum ve fark ettim, aaa gerçekten kışa girdim ve kıştayım, dedim. Kendimi çok korkuttuğum şeylerin sakince ve bir kerede olup bitivermesini hep hayranlıkla izlerim, iğne olmak gibi, hiç sevmediğim biriyle zor bir şeyi konuşmak gibi, asla gözümde büyüttüğüm kadar berbat olmaz. Sonrasında bir bardak çay içip rahatlarım. Geride kalmıştır.

Bu kışı bir sürü etkinlikle doldurdum. Workshoplar, seminerler, yazılacak yazılar ve resimler ile dolu bir zaman dilimim var. Bugün haftalar sonra ilk Pazar günü aile evimdeyim, iki gecedir Şeker'le uyuyorum ve bu olabilecek en muhteşem şey, en özlediğim şey. Sürekli köklerimden söküldüğümü ve tekrar tekrar dikildiğimi hissederdim eskiden. Artık iki farklı yerde büyümekte olan bir ağaç gibi hissediyorum, umarım bu duyulduğu kadar tuhaf bir şey değildir, his olarak gayet sakin ve olumlu, beni yormayan bir durum. Yeni bir durum.

Kalbim minnet duygusu ile dolu.

Bu kışı bir sürü etkinlikle doldurdum. Workshoplar, seminerler, yazılacak yazılar ve resimler ile dolu bir zaman dilimim var. Bugün haftalar sonra ilk Pazar günü aile evimdeyim, iki gecedir Şeker'le uyuyorum ve bu olabilecek en muhteşem şey, en özlediğim şey. Sürekli köklerimden söküldüğümü ve tekrar tekrar dikildiğimi hissederdim eskiden. Artık iki farklı yerde büyümekte olan bir ağaç gibi hissediyorum, umarım bu duyulduğu kadar tuhaf bir şey değildir, his olarak gayet sakin ve olumlu, beni yormayan bir durum. Yeni bir durum.

18 Eylül 2019 Çarşamba
15 Eylül 2019 Pazar
Ufak adımlarla
Bir hafta öncesi, huzurlu odamda huzursuz bir grip, sinüzit içinde bu haftanın nasıl geçeceğini düşünüyorum. Öncesinde keşke ikimiz de çok keyifli ve heyecanlı hissedebilseydik ama arka arkaya öyle terslikler oldu ki, sağlıktan iş hayatlarımıza, sıkıntı ile doluyuz. Geçeceğini biliyorum, daima geçer. Hiç bozulduğu kadar kötü halde kalmaz. Yine de şu an sağlıklı ve enerjik hissedebilmek, ona da işlerin iyiye gideceğine dair umut verebilmek isterdim. Olmadı. Olsun.

Yine de bu yaz güzel geçti. Sıfır tatil, sıfır deniz, hep kan ter içinde atölyede öğrenci stresleri ile uğraşmak olsa da, ben bu yazı güzel ve hafif hatırlayacağım ve buna çok çok ihtiyacım vardı, minnet doluyum. Geceleri sırt sırta masalarımızda otururken, ben resim yaparken onun oyun oynaması, arada kalkıp sarılmak ve balkonda oturmak, alt komşunun komik gürültülerini dinlemek, sonra masalarımıza geri dönmek. Annemle yeni dizi keşifleri, bir gün çok yiyerek, bir gün aç kalarak ama daima kupa kupa çaylarla ve kedi Şeker'le keyifler yapmak. Aklımda iyi şeyler kaldı. İyi bir yazdan sonra aynı oranda iyi bir kış ummak çılgınlık mı bilmiyorum, aslında artık kış mevsimlerine nasıl yaklaşmam gerektiğini bilmiyorum. Kış, her sene elimi kolumu ısıran, beni iyicene hırpalan kuduz bir köpek gibi, onu nasıl sevip yaklaşacağımı asla çözemiyorum. Bir yerde uzlaşmamız gerekiyor, bir yerde geleceğini ve geçeceğini kabullenmem gerekiyor. Serotonin inhibitörlerinde boğulmadan, yataklarda fenalaşmadan ve içim kapkaranlık olmadan geçecek bir kış diliyorum. Bunun için ufak adımlarım var, çok ufak adımlarla, çok sakin bir şekilde kışa yaklaşmayı deneyeceğim. O da umarım bu sefer beni fazla hırpalamayacak, dokunmadan geçecek.

Bir hafta kaldı. Ne hissetmem gerektiğini az çok biliyorum insanlardan. Ama ben hiç o şeyleri hissetmedim, evlendikten sonra da kuruma farklı bir gözle bakmayacağımı biliyorum. Ben evliliği hiçbir zaman gerekli görmedim ve zaten birbirinin eşi olan bir çift için bunu istemedim. O gün iyi vakit geçirmekten başka bir beklentim yok, bir de şu gripli sinüzitli durum geçerse, kendimi daha çok motive hissetmeyi deneyeceğim. Ayakkabılarım vuruyor ve gelinliğim (her ne kadar kendisine vurulmuş olsam da) hiç rahat değil, makyajımdan ve saçımdan da pek emin değilim. Emin olduğum tek şey, her şeyin çabucak geçmesi ve bizim normal, sakin, zaten eş olduğumuz yaşamımıza geri dönmemiz.

Yine de bu yaz güzel geçti. Sıfır tatil, sıfır deniz, hep kan ter içinde atölyede öğrenci stresleri ile uğraşmak olsa da, ben bu yazı güzel ve hafif hatırlayacağım ve buna çok çok ihtiyacım vardı, minnet doluyum. Geceleri sırt sırta masalarımızda otururken, ben resim yaparken onun oyun oynaması, arada kalkıp sarılmak ve balkonda oturmak, alt komşunun komik gürültülerini dinlemek, sonra masalarımıza geri dönmek. Annemle yeni dizi keşifleri, bir gün çok yiyerek, bir gün aç kalarak ama daima kupa kupa çaylarla ve kedi Şeker'le keyifler yapmak. Aklımda iyi şeyler kaldı. İyi bir yazdan sonra aynı oranda iyi bir kış ummak çılgınlık mı bilmiyorum, aslında artık kış mevsimlerine nasıl yaklaşmam gerektiğini bilmiyorum. Kış, her sene elimi kolumu ısıran, beni iyicene hırpalan kuduz bir köpek gibi, onu nasıl sevip yaklaşacağımı asla çözemiyorum. Bir yerde uzlaşmamız gerekiyor, bir yerde geleceğini ve geçeceğini kabullenmem gerekiyor. Serotonin inhibitörlerinde boğulmadan, yataklarda fenalaşmadan ve içim kapkaranlık olmadan geçecek bir kış diliyorum. Bunun için ufak adımlarım var, çok ufak adımlarla, çok sakin bir şekilde kışa yaklaşmayı deneyeceğim. O da umarım bu sefer beni fazla hırpalamayacak, dokunmadan geçecek.

Bir hafta kaldı. Ne hissetmem gerektiğini az çok biliyorum insanlardan. Ama ben hiç o şeyleri hissetmedim, evlendikten sonra da kuruma farklı bir gözle bakmayacağımı biliyorum. Ben evliliği hiçbir zaman gerekli görmedim ve zaten birbirinin eşi olan bir çift için bunu istemedim. O gün iyi vakit geçirmekten başka bir beklentim yok, bir de şu gripli sinüzitli durum geçerse, kendimi daha çok motive hissetmeyi deneyeceğim. Ayakkabılarım vuruyor ve gelinliğim (her ne kadar kendisine vurulmuş olsam da) hiç rahat değil, makyajımdan ve saçımdan da pek emin değilim. Emin olduğum tek şey, her şeyin çabucak geçmesi ve bizim normal, sakin, zaten eş olduğumuz yaşamımıza geri dönmemiz.
12 Ağustos 2019 Pazartesi
Ağustos ortası, hafif, iyi
Ben yazı eteklerinden tutup çektikçe, yaz hızla salınarak yürümeye devam ediyor, kaçıyor ve kovalanıyor. Şeker'im grip oldu, geçen Temmuz'da bizi çok korkutan o rezalet hafta kadar olmasa da, yine düşünceler aldı beni. Sen ne ara büyüdün de yaşlandın? Sen ne ara bana kısıtlı bir vaktimizin kaldığını düşündürür oldun; hatta bunu düşünmeden seni izleyemez oldum? 15 diyorum, ''Ooo çok yaşlııı'' diyorlar, içimden küfrediyorum, dışımdan 20-21 yaşındaki kedileri söylüyorum ufak bir sesle. Şeker benim ruh eşim, kedi gözlerinden ben kendi ruhumu görmüşüm, onun bakışları altında büyümüşüm, yaş ne ki, gerçek bir yaşı var mı ki? Demek ki var da, sık sık hasta olmaya, gözden uzak köşelerde yatmaya ve kucağıma alınca hafifçe inleyip mızıldanmaya başladı benim kuzu göbeğim. Olsun, hepsi birlikte süreceğimiz yaşama dahil, tüm süreçlerimde yanımda oldun ve şimdi ben tüm süreçlerinde patinden tutup sana gençliğini anlatacağım, ne çok eğlendiğimizi, ne çok seni sevdiğimi.

Kaktüsler devam, her çeşit boyayla, bu aralar akrilik kalemler ve üstüne yağlıboyayla. Beşiktaş'taki evde kurduğum masa büyüyor, kuru çiçekler, dallar, mürekkepler ve yağlıboyalar arasında, gece geç saatlere kadar boyuyorum, arkamda sevdiğim çocuk bilgisayarda oyun oynuyor. Yaz vakti bu sırt sırta verip kendi halimizde takıldığımız, sonra iki bira ya da iki kupa çay alıp balkona çıktığımız anlar, her şey. Olayın tüm özü ve benim daima odaklanmam gereken anlar bu anlar. Aynı zamanda da gelecekten beklentim, bunların böyle sürmesi, ne eksik ne fazla.

Denge üzerine düşünüyorum, belli ki hayatımın bu yaşlarında ve döneminde en büyük çalışmalarım ve çatışmalarım denge üzerine olacak. Güneşin tepede olması ve giyisilerin hafif olmasından aldığım güçle, bu haftalarda dengeyi daha rahat kuruyorum. Onun kardeşi olan düzenle henüz tanışmadım, bir düzenim yok, düzene dair bir fikrim de yok. Hala uyandığım odanın hangi odam olduğunu düşündüğüm birkaç saniyem oluyor sabahları. Denge üzerine düşünürken, belki de bu unutkanlıklara ve şaşkınlıklara o kadar önem vermemem gerektiğini, sadece yaşayıp görmem gerektiğini fark ediyorum. Şimdilik bu fazlasıyla yeterlidir, sonrası için de iki fincan çay ile düzene bakarız.

Kaktüsler devam, her çeşit boyayla, bu aralar akrilik kalemler ve üstüne yağlıboyayla. Beşiktaş'taki evde kurduğum masa büyüyor, kuru çiçekler, dallar, mürekkepler ve yağlıboyalar arasında, gece geç saatlere kadar boyuyorum, arkamda sevdiğim çocuk bilgisayarda oyun oynuyor. Yaz vakti bu sırt sırta verip kendi halimizde takıldığımız, sonra iki bira ya da iki kupa çay alıp balkona çıktığımız anlar, her şey. Olayın tüm özü ve benim daima odaklanmam gereken anlar bu anlar. Aynı zamanda da gelecekten beklentim, bunların böyle sürmesi, ne eksik ne fazla.

Denge üzerine düşünüyorum, belli ki hayatımın bu yaşlarında ve döneminde en büyük çalışmalarım ve çatışmalarım denge üzerine olacak. Güneşin tepede olması ve giyisilerin hafif olmasından aldığım güçle, bu haftalarda dengeyi daha rahat kuruyorum. Onun kardeşi olan düzenle henüz tanışmadım, bir düzenim yok, düzene dair bir fikrim de yok. Hala uyandığım odanın hangi odam olduğunu düşündüğüm birkaç saniyem oluyor sabahları. Denge üzerine düşünürken, belki de bu unutkanlıklara ve şaşkınlıklara o kadar önem vermemem gerektiğini, sadece yaşayıp görmem gerektiğini fark ediyorum. Şimdilik bu fazlasıyla yeterlidir, sonrası için de iki fincan çay ile düzene bakarız.
30 Temmuz 2019 Salı
Tatlı yaz, güzel yaz
Mayıs hiç olmadığı kadar karanlık ve zorluydu, miktarlar arttı, ben ufaldım, titredim, bir ceviz kabuğuna sığıp içinde tıngırdadım durdum. Duramadığım zamanlar da oldu, çok zorlandım.
Haziran'da o tuhaf buz gibi bahar bitip birden bire güneş açtı, açtıysa da bana tam olarak açmadı, zorluklar azaldı ama ben hala ceviz kabuğum içinde sakin kalmaya çalışıyordum.

İlk defa Temmuz iyi geldi, iyi geçti. yaz özlediğim kadar varmış, iyi ki gelmiş, hiç bırakmak istemiyorum şimdi onu. Şarkı ne kadar haklı ''Summertime and the living is easy'' bunu Beşiktaş'taki evde keyifle çiçekleri sularken, sofrayı toplarken, akşam çaylarımızı koyarken hep tekrar ediyorum kendime. Bakırköy'deki evde sakin, hafif esintili bir akşamda da aynı şekilde tekrar ediyorum, yazın gerçekten yaşamak daha kolay. Bu kış kendi içimde çok geri gittim, açıkça bir kuyuya düştüm, düşmekten en çok korktuğum kuyuya, öyle ki tekrarından korkmak bile benim için pek çok şeyin engeli oluyor aylardır. Fakat bir şekilde zaman ilerledi, ben yerimde saysam da aslında ben de ilerledim, imkansızlar biraz daha mümkün oldu, bazı günler kolay bile oldu. Bir dahaki olası kuyuya düşme korkumda bunu hatırlamam gerekir. Çıkışı var, ummadığım bir vakitte, yeterince dinlendikten sonra, özellikle güneş de açınca, çıkışı var.

Yazmayı istemekten ve sonra ertelemekten sıkıldım, kısa cümleler kurmak zorunda olduğum ve insanların beğenip geçmesini gerektiren yerler beni kendimle buluşturmuyor. Tam tersi yazdıkça derinleşen ve keşfedilen hislerin harcanmasına, bir kağıt uçak gibi fırlatılıp gözden kaybolmasına yarıyor. Artık kendime kavuşmak istiyorum, kaçmaktan ve saklanmaktan çok yoruldum. Soyut ama kapkara ve derin bir kuyunun ürkütmesinden ve tehdidinden çok yoruldum. Yazmaya, hafif hissetmeye, şaşkınlıkla da olsa kolay şeyleri yapabilmeye ihtiyacım var. Evet, yıllardır birer birer attığım adımlardan sonra 20 adım geriye bir kış oldu ama bu demek değil ki, John Cleesse'in ''silly walk''u gibi 10 adım ileri de atacağım bir gün gelmesin, gelebilir, umarım gelir. Yoğun bir ders günü çıkışında hiç beklemezken bir avm'ye girip, hep internetten baktığım gelinlik modelini deneyecek fiziksel ve ruhsal gücü bulup, kendimi hiç fena hissetmediğim ve ertesi günü gidip o beyaz elbiseyi aldığımız geçen haftasonu gibi, aşılmaz bir nokta bir anda hafifçe aşılabiliyor, hatta keyifle.

Dizilerde Glow'a başladığımız gibi bitirdik. Ben sonra The Last Czsar'ı monarşiye ve gerçek hikayelere duyduğum tutkuyla hemen bitirdim. Fakat yazbaşında annemi de sardırdığım, kendim de dadandığım Jane the Virgin asıl eğlencemiz oldu, Brezilya dizileriyle dalga geçerken tüm klişeleri çok tatlı bir şekilde gerçekleştiren bir Brezilya dizisi, dalga geçmek için açıp müptelası olmayı beklemiyordum. Netflix her mevsimin olmazsa olmazı oldu bile. Yaz gerçekten güzel, ihtiyaç duyduğum kadar temiz ve açık bir gökyüzü var, kuş sesleri ve cırcır böceği sesleri var, soğuk kahve ve soğuk su var, ben bu basit ve hafif şeyleri çok özlemiştim, yeterli ve teşekkür ederim.
Haziran'da o tuhaf buz gibi bahar bitip birden bire güneş açtı, açtıysa da bana tam olarak açmadı, zorluklar azaldı ama ben hala ceviz kabuğum içinde sakin kalmaya çalışıyordum.

İlk defa Temmuz iyi geldi, iyi geçti. yaz özlediğim kadar varmış, iyi ki gelmiş, hiç bırakmak istemiyorum şimdi onu. Şarkı ne kadar haklı ''Summertime and the living is easy'' bunu Beşiktaş'taki evde keyifle çiçekleri sularken, sofrayı toplarken, akşam çaylarımızı koyarken hep tekrar ediyorum kendime. Bakırköy'deki evde sakin, hafif esintili bir akşamda da aynı şekilde tekrar ediyorum, yazın gerçekten yaşamak daha kolay. Bu kış kendi içimde çok geri gittim, açıkça bir kuyuya düştüm, düşmekten en çok korktuğum kuyuya, öyle ki tekrarından korkmak bile benim için pek çok şeyin engeli oluyor aylardır. Fakat bir şekilde zaman ilerledi, ben yerimde saysam da aslında ben de ilerledim, imkansızlar biraz daha mümkün oldu, bazı günler kolay bile oldu. Bir dahaki olası kuyuya düşme korkumda bunu hatırlamam gerekir. Çıkışı var, ummadığım bir vakitte, yeterince dinlendikten sonra, özellikle güneş de açınca, çıkışı var.

Yazmayı istemekten ve sonra ertelemekten sıkıldım, kısa cümleler kurmak zorunda olduğum ve insanların beğenip geçmesini gerektiren yerler beni kendimle buluşturmuyor. Tam tersi yazdıkça derinleşen ve keşfedilen hislerin harcanmasına, bir kağıt uçak gibi fırlatılıp gözden kaybolmasına yarıyor. Artık kendime kavuşmak istiyorum, kaçmaktan ve saklanmaktan çok yoruldum. Soyut ama kapkara ve derin bir kuyunun ürkütmesinden ve tehdidinden çok yoruldum. Yazmaya, hafif hissetmeye, şaşkınlıkla da olsa kolay şeyleri yapabilmeye ihtiyacım var. Evet, yıllardır birer birer attığım adımlardan sonra 20 adım geriye bir kış oldu ama bu demek değil ki, John Cleesse'in ''silly walk''u gibi 10 adım ileri de atacağım bir gün gelmesin, gelebilir, umarım gelir. Yoğun bir ders günü çıkışında hiç beklemezken bir avm'ye girip, hep internetten baktığım gelinlik modelini deneyecek fiziksel ve ruhsal gücü bulup, kendimi hiç fena hissetmediğim ve ertesi günü gidip o beyaz elbiseyi aldığımız geçen haftasonu gibi, aşılmaz bir nokta bir anda hafifçe aşılabiliyor, hatta keyifle.

Dizilerde Glow'a başladığımız gibi bitirdik. Ben sonra The Last Czsar'ı monarşiye ve gerçek hikayelere duyduğum tutkuyla hemen bitirdim. Fakat yazbaşında annemi de sardırdığım, kendim de dadandığım Jane the Virgin asıl eğlencemiz oldu, Brezilya dizileriyle dalga geçerken tüm klişeleri çok tatlı bir şekilde gerçekleştiren bir Brezilya dizisi, dalga geçmek için açıp müptelası olmayı beklemiyordum. Netflix her mevsimin olmazsa olmazı oldu bile. Yaz gerçekten güzel, ihtiyaç duyduğum kadar temiz ve açık bir gökyüzü var, kuş sesleri ve cırcır böceği sesleri var, soğuk kahve ve soğuk su var, ben bu basit ve hafif şeyleri çok özlemiştim, yeterli ve teşekkür ederim.
9 Nisan 2019 Salı
Baharın başlangıcı gibi
Tüm yüksek inişler ve çıkışlar ile düz bir çizgiyi tutturmaya çalışan ve ''Nasılsın?'' sorusuna düşünüp düşünüp ''Fena değil.'' cevabını verdiren sevgili hayat, yazmadığım iki ay boyunca da bildiği gibi devam etti. Şubat'ın sihri ve hafifliği, Mart'ta yerini sebepsiz bir ağırlığa, sık sık gelen endişe ve kedere bıraktı. Çok güzel ve hafif olan Şubat için değerdi, ağır ve yıpratıcı Mart. Bu düzensizlik bende uzaktan baktığımda bir sakinleşme yaratıyor. Artık anksiyetenin, aniden gelen uykusuz gecelerin, çok kolay bir şeyi bile yapamaz hale gelmenin kalıcı olmadığını biliyorum. Kendimden biliyorum ki bu bilmenin en iyi şeklidir. Geliyor ve geçecek.

How I met your mother'ı izlemeye tekrar başladık. 24-25 yaşımdayken izlediğimde bu kadar hakkını verememiş olabilirim, özellikle ilk sezonları ne güzelmiş, 32-33 yaşımda tekrar izliyorum, karakterlerle aynı yaştayım, çok garip bir his. İzlediğim çoğu dizideki karakterlerin yaşlarıyla kendi yaşımı (ve elbette sevdiklerimin yaşlarını) ve hayatlarımızı kıyaslıyorum. Bu sanırım büyümenin getirdiklerinden. Grace and Frankie'yi bilmem kaçıncı kez uyku öncesi izlemeye devam ediyorum. Bu kızlar bana çok büyük bir huzur ve güven veriyor, onlarda çok iyi tanıdığım bir anne kızı görüyorum. Yanımdaki anneme (kızıma) gülümsüyorum.

Havalar da benim gibi kararsız. Çok güzel, güneşli günlerin arasında serpiştirilmiş gri ve kasvetli günler var ama artık sorun değil, kış bitti, gerçekten bitti. Benim için Ocak gibi bitmişti, gözümde o kadar fazla büyüttüm ki (Her kış öncesi, en zor kışımı beklerim ve öyle de olur.) bitmek bilmedi, aralarda çok güzel zamanlar da vardı, çok konforlu, huzurlu günler de. Onları bir ara hatırlayıp yazmam gerek. Yazmadan anlamıyorum.
Evde uzun ve ağrılı bir regl günü, fakat ihtiyacım olan her şeye sahibim. Huzurlu bir uykuyu izledim, bir kedi ve bir anne birlikte. Biraz Sabrina izledim. Sonra biraz daha onları izledim. Isındım, yedim, ısındım, yedim. Şimdilik ve sonrasında da bu, yeterlidir, benim için sihirlidir, teşekkür ederim.
13 Şubat 2019 Çarşamba
Her şeyin sihirlendiği gün
Bir buçuk yıldır yapamadığın o şeyi yapabildiğin, soğuk ama güneşli, bitkin ama huzurlu Pazartesi gününü unutma. Sabahın erken saatinde iki kırmızı pelerinli kız, her şeyi halletmenizi, sonra çayla ısınmanızı, kendini nasıl da ferahlamış hissettiğini unutma. Gelip için rahat bir şekilde dinlendiğini, uyuyup ısındığını, ne yapman gerektiğini öğrendiğini, uzun zaman sonra bilinçli ve iyi olmaya hazır hissettiğini unutma.
Ve bunları ne olmadan yaptığını. Aylar sonra. Bu bir sihirdir ve bundan sonra bir şeyler kötüye bile gitse, bu benimle kalacaktır. Teşekkür ederim. Bunu okuyan herkese, satırların sonunda şükredecek büyük iyilikler dilerim.
Ve bunları ne olmadan yaptığını. Aylar sonra. Bu bir sihirdir ve bundan sonra bir şeyler kötüye bile gitse, bu benimle kalacaktır. Teşekkür ederim. Bunu okuyan herkese, satırların sonunda şükredecek büyük iyilikler dilerim.
8 Şubat 2019 Cuma
Şeylerin ilginç şekilde iyileşmesi
Geçtiğimiz ay içinde iyice dibe vurup, 10 gün kadar önce doktoruma ve eczacı arkadaşıma artık dayanamadığımı, düzelmemekten yorulduğumu yazdıktan sonra, tuhaf bir biçimde hafifledim. Birisi demişti ''Yeter diye bağırmadan düze çıkılmıyor'' diye. Tam düze çıkmadım (Belki tam düz yoktur) Ama 10 gün içinde kendimi daha iyi hissetmeye, daha kolay nefes almaya, daha az ilaç almaya başladım. Açan güneşin ve ısınan havanın da yardımı oldu bu duruma. Bunu yapmayı beklemezken yapabildiğimi görmek beni hep mutlu eder, yine çok mutlu etti. Şeylerin beklenmedik bir biçimde yoluna girebildiğini unutmamam gerekiyor.

Sonra her şey güzel giderken bağışıklığım yine çok düştü, ne olduğunu hala anlamadığım ve çok bitkin düşüren gribimsi bir şey oldum, canım annemin doğumgününü yatarak geçirdim. Ne zaman böyle uzun süre boyunca hasta olsam endişe ve stres başlar, doğru takviyeleri almadığım ve kendimi iyi tutamadığım için kaygıyla dolarım. Sayfalar dolusu vitaminler ve doktor makaleleri hakkında okurum ve kafamı iyice karıştırırım. Dünden beri de bunu yapmaktayım. Endişe bir huy haline geldi, gün içinde çekilmez anlar yaratıyor. Bir gün tamamen sağlıklı ve sağlam hissetmeyi ve en yakınlarımın benim için kaygılanmamasını çok, çok istiyorum.

Yarın yine uzun ve zor bir gün var önümde, eve geldiğimde bitkin ama rahatlamış olacağım. Böyle günlerde fazladan şükretmek, şanslarımı kendime hatırlatmak iyi geliyor. Hadi güneş aç artık, ışılda, parlat, içimizi aydınlat.

Sonra her şey güzel giderken bağışıklığım yine çok düştü, ne olduğunu hala anlamadığım ve çok bitkin düşüren gribimsi bir şey oldum, canım annemin doğumgününü yatarak geçirdim. Ne zaman böyle uzun süre boyunca hasta olsam endişe ve stres başlar, doğru takviyeleri almadığım ve kendimi iyi tutamadığım için kaygıyla dolarım. Sayfalar dolusu vitaminler ve doktor makaleleri hakkında okurum ve kafamı iyice karıştırırım. Dünden beri de bunu yapmaktayım. Endişe bir huy haline geldi, gün içinde çekilmez anlar yaratıyor. Bir gün tamamen sağlıklı ve sağlam hissetmeyi ve en yakınlarımın benim için kaygılanmamasını çok, çok istiyorum.

Yarın yine uzun ve zor bir gün var önümde, eve geldiğimde bitkin ama rahatlamış olacağım. Böyle günlerde fazladan şükretmek, şanslarımı kendime hatırlatmak iyi geliyor. Hadi güneş aç artık, ışılda, parlat, içimizi aydınlat.
4 Ocak 2019 Cuma
Patronus'umun Etkisi
Dün Nişantaşı'ndan üşümüş, ıslanmış halde eve geldik. Çok daha ferahlamış hissederek. Kendin gibi olanları öğrenmek, bilmek, yüreğine su serpilmesi ne kıymetli ve eşsiz hisler. Tüm bunlarda yalnız değilim, artık bilinçaltımın diplerine bastırmıyorum, yüzeye çekip çıkartıyorum.
Korkumla tanışmıştım iki hafta önce, dehşet içinde kalarak. Dün el sıkıştım, oturup dinledim ve anlamaya başladım. Öncesinde ne kadar zorlandığımı, ayaklarımın geri geri gittiğini, yatağıma kaçma isteğimi anlatamam elbette. Ama yaptım. ''Yapabildim'' demenin rahatlığı o kadar büyüktü ki.
Ve bu yapabilmiş olmak, sonrasında yorgun argın eve dönmek, çok güzel şeyler yemek, demli çaylar içmek, ısınmak, yatağa gömülüp yorularak hak edilmiş bir uykuyu uyumak, benim ''Expecto Patronum!'' diye haykırdıktan sonraki dinlenme ve ödül anımdı. Çok güzel ve rahatlatıcıydı. Bu yolculukta, her zaman hatırlayacağım çok iyi, zor, sonrası rahatlık olan bir adım olarak hatırlayacağım dünkü güzel kış günümüzü. Sonrası Profesör Lupin'in Harry'ye verdiği bir parça çikolata gibi, annemin getirdiği en büyük kupadaki çay.

Korkumla tanışmıştım iki hafta önce, dehşet içinde kalarak. Dün el sıkıştım, oturup dinledim ve anlamaya başladım. Öncesinde ne kadar zorlandığımı, ayaklarımın geri geri gittiğini, yatağıma kaçma isteğimi anlatamam elbette. Ama yaptım. ''Yapabildim'' demenin rahatlığı o kadar büyüktü ki.
Ve bu yapabilmiş olmak, sonrasında yorgun argın eve dönmek, çok güzel şeyler yemek, demli çaylar içmek, ısınmak, yatağa gömülüp yorularak hak edilmiş bir uykuyu uyumak, benim ''Expecto Patronum!'' diye haykırdıktan sonraki dinlenme ve ödül anımdı. Çok güzel ve rahatlatıcıydı. Bu yolculukta, her zaman hatırlayacağım çok iyi, zor, sonrası rahatlık olan bir adım olarak hatırlayacağım dünkü güzel kış günümüzü. Sonrası Profesör Lupin'in Harry'ye verdiği bir parça çikolata gibi, annemin getirdiği en büyük kupadaki çay.

31 Aralık 2018 Pazartesi
Sen neymişsin böyle 2018
Bir öncekinde iyi olduğumu yazarken, bir sonrakinde çok kötü hissettiğim, sonra iyiye, sonra kötüye ve bu durumun geneline çok uzaktan bakınca, belki de düz bir çizgi görünüyordur.
Yılın son günü, oturup tüm yılın aylarına baktım. Her birinde, resmen bir konsept gibi bir perişanlık, bir sarsıntı, bir zorluk olmuş. Stresin etkilerini sonuna kadar yaşadığım bugünlerde, tüm bu stres ağırlığı anlam kazandı. Ocak ayında başlayan, benden bağımsız ama benim hakkımda gelişen gerginlikler, ağlamalar, hem yeni evimin hem atölyenin bana dar hale gelmesi. Rahatsız edilmek, çok fazla hem de. Şubat ayında atölyeye sonradan gelip hepimizin huzurunu kaçıran rezil bir insanın çıkardığı dev rezalet, arkasından benim durduramadığım ağlamalarım ve depresyonum. Mart ayında babamın ameliyatı, korkular, hastanedeki fena görüntüler ve perişanlık. Nisanda atölyeye adapte olma çabası, kafamı toparlayamamam, yakın çevreme güven duyamamam ve hayatımıza yapışıp gitmeyen aptal bir kızın kalkıp hadsizce dükkanımıza gelmesi, sonrasında gerekli ama zor yüzleşmeler. Mayısta tüm bunlardan sonra annemle İtalya'ya gidişimiz kesinlikle yılın güzelliğiydi, belki de tek güzelliği. Sonraki aylar yine zor, Haziran'da tartışmalar, iki yavru serçe bulmamız ile oy kullanma günü arasında olanlar, serçelerden çelimsiz olanı (elbette) bağ kurduğumu hayatta tutamayışımız, sonrası bitmeyen yıpranmalar, ilk defa bu kadar yoğun olan tartışmalar, umutsuzluk. Ailemin evine geldiğim, kafamı toplamaya ve doğru olanı bulmaya çalıştığım, yorucu bir Temmuz. Kendime geldiğim ama bu sefer de stresten bağışıklığımın çuvalladığı Ağustos (Doğumgünümde ateş içinde yatıyor olmam, herkes içerdeyken) Eylül'de yine tartışmalar, stresler ve artık yabancı bir yerde durmanın anksiyetemi coşturuyor olmasıyla yüzleşip, ilk defa Bodrum'da evden pek çıkmadığım, denize girmediğim, sadece fırtına ve yağmuru izlediğim bir tatil. Tatilden döner dönmez, bizi rahat bırakmayan o şeylerin tüm ağırlığıyla üstümüze yığılması, yine bir umutsuzluk. Ekim'in nispeten iyi olması ama terapiye başlamanın da etkisiyle kendimi artık resmen güçsüz hissediyor oluşum, yine de çok şükür annemi Bodrum'a yollayabilecek kadar kendimde olmam (Yılın ikinci güzel olayıdır) Kasım'da çok yalnız hissettiğim, Şeker'in hep ağlayıp miyavladığı, kıştan çok korktuğum iki hafta, sonrasında aile evine tekrar çok ihtiyaç duymam ve kendimi burada bakıma almam. Aralık, bu ay için söyleyecek mantıklı açıklamalarım yok, her şey zordu, sonuncu terapi ve ortaya çıkardıkları en zordu, baş edemiyorum şimdilik. Bu Aralık ayında yılbaşı coşkusu, renkleri, heyecanı hiç olmadı. Suyun üstünde kalma çabam vardı sadece.
İşte benim için bu yılın dökümü, hemen her ayı işaretleyecek zor bir olay ve çevresinde gelişenler, fiziksel etkileri. Fakat yazarken fark ediyorum, çoğu iyi bir şekilde bitmiş. Ocak ve Şubat'ta benim çevremde gelişen o haksızlıklar, yanlış anlamalar ve üstüme gelmeler bitti, yüzleşildi ve gerekli mesafeler kondu. Atölyedeki o pis insan çıkıp gitti, etkisi uzun sürdü ama bir daha görmeyeceğim. Babamın ameliyatı en iyi şekilde sonuçlandı, sağlıklı ve iyi. (Çok şükür ki annem ve babam benden fiziksel ve ruhsal olarak güçlüler, sırtımı dayayabileceğim bir ailem var) Evimiz güvenli bir sığınak ve ihtiyaç duydukça gelip güvende kalabiliyorum. Netflix'e ve Meditopia app'ine ayrı bir şükür, gecelerimize ve günlerime ayrı bir anlam ve iyilik katıyorlar. İtalya gezimiz, bunu bu senenin ve pek çok senenin en çok istediğim hayalinin gerçekleşmesi olarak, hep şükranla anacağım.
Ne varsa yazdım, belki okuyanlara da zorluklarla baş etmelerinde, baş edemeyip sadece geçmelerini beklemelerinde destek olur. Bana umutsuz anksiyete anlarımda böyle şeyleri okumak çok iyi geliyor. Başkaları da yaşamış, yaşıyor ve hepsi geçecek, hep geçti.
Şimdi akşam olurken, yine yoğun stres sonucu bağışıklığım düşmüş halde yatıyorum, ailem sofrayı hazırlıyor, Evrim işten çıkıp gelecek, ben daha iyi görünmeye ve hissetmeye çalışacağım. Odamızda ışıklar yanıyor, yeni yıldan tek dileğim sağlam olmak. Önce ruhsal, sonra fiziksel (ya da mümkünse, hayal bu ya ikisi aynı anda olsa keşke) sağlamlık diliyorum. Hepimiz için.
Yılın son günü, oturup tüm yılın aylarına baktım. Her birinde, resmen bir konsept gibi bir perişanlık, bir sarsıntı, bir zorluk olmuş. Stresin etkilerini sonuna kadar yaşadığım bugünlerde, tüm bu stres ağırlığı anlam kazandı. Ocak ayında başlayan, benden bağımsız ama benim hakkımda gelişen gerginlikler, ağlamalar, hem yeni evimin hem atölyenin bana dar hale gelmesi. Rahatsız edilmek, çok fazla hem de. Şubat ayında atölyeye sonradan gelip hepimizin huzurunu kaçıran rezil bir insanın çıkardığı dev rezalet, arkasından benim durduramadığım ağlamalarım ve depresyonum. Mart ayında babamın ameliyatı, korkular, hastanedeki fena görüntüler ve perişanlık. Nisanda atölyeye adapte olma çabası, kafamı toparlayamamam, yakın çevreme güven duyamamam ve hayatımıza yapışıp gitmeyen aptal bir kızın kalkıp hadsizce dükkanımıza gelmesi, sonrasında gerekli ama zor yüzleşmeler. Mayısta tüm bunlardan sonra annemle İtalya'ya gidişimiz kesinlikle yılın güzelliğiydi, belki de tek güzelliği. Sonraki aylar yine zor, Haziran'da tartışmalar, iki yavru serçe bulmamız ile oy kullanma günü arasında olanlar, serçelerden çelimsiz olanı (elbette) bağ kurduğumu hayatta tutamayışımız, sonrası bitmeyen yıpranmalar, ilk defa bu kadar yoğun olan tartışmalar, umutsuzluk. Ailemin evine geldiğim, kafamı toplamaya ve doğru olanı bulmaya çalıştığım, yorucu bir Temmuz. Kendime geldiğim ama bu sefer de stresten bağışıklığımın çuvalladığı Ağustos (Doğumgünümde ateş içinde yatıyor olmam, herkes içerdeyken) Eylül'de yine tartışmalar, stresler ve artık yabancı bir yerde durmanın anksiyetemi coşturuyor olmasıyla yüzleşip, ilk defa Bodrum'da evden pek çıkmadığım, denize girmediğim, sadece fırtına ve yağmuru izlediğim bir tatil. Tatilden döner dönmez, bizi rahat bırakmayan o şeylerin tüm ağırlığıyla üstümüze yığılması, yine bir umutsuzluk. Ekim'in nispeten iyi olması ama terapiye başlamanın da etkisiyle kendimi artık resmen güçsüz hissediyor oluşum, yine de çok şükür annemi Bodrum'a yollayabilecek kadar kendimde olmam (Yılın ikinci güzel olayıdır) Kasım'da çok yalnız hissettiğim, Şeker'in hep ağlayıp miyavladığı, kıştan çok korktuğum iki hafta, sonrasında aile evine tekrar çok ihtiyaç duymam ve kendimi burada bakıma almam. Aralık, bu ay için söyleyecek mantıklı açıklamalarım yok, her şey zordu, sonuncu terapi ve ortaya çıkardıkları en zordu, baş edemiyorum şimdilik. Bu Aralık ayında yılbaşı coşkusu, renkleri, heyecanı hiç olmadı. Suyun üstünde kalma çabam vardı sadece.
İşte benim için bu yılın dökümü, hemen her ayı işaretleyecek zor bir olay ve çevresinde gelişenler, fiziksel etkileri. Fakat yazarken fark ediyorum, çoğu iyi bir şekilde bitmiş. Ocak ve Şubat'ta benim çevremde gelişen o haksızlıklar, yanlış anlamalar ve üstüme gelmeler bitti, yüzleşildi ve gerekli mesafeler kondu. Atölyedeki o pis insan çıkıp gitti, etkisi uzun sürdü ama bir daha görmeyeceğim. Babamın ameliyatı en iyi şekilde sonuçlandı, sağlıklı ve iyi. (Çok şükür ki annem ve babam benden fiziksel ve ruhsal olarak güçlüler, sırtımı dayayabileceğim bir ailem var) Evimiz güvenli bir sığınak ve ihtiyaç duydukça gelip güvende kalabiliyorum. Netflix'e ve Meditopia app'ine ayrı bir şükür, gecelerimize ve günlerime ayrı bir anlam ve iyilik katıyorlar. İtalya gezimiz, bunu bu senenin ve pek çok senenin en çok istediğim hayalinin gerçekleşmesi olarak, hep şükranla anacağım.
Ne varsa yazdım, belki okuyanlara da zorluklarla baş etmelerinde, baş edemeyip sadece geçmelerini beklemelerinde destek olur. Bana umutsuz anksiyete anlarımda böyle şeyleri okumak çok iyi geliyor. Başkaları da yaşamış, yaşıyor ve hepsi geçecek, hep geçti.
Şimdi akşam olurken, yine yoğun stres sonucu bağışıklığım düşmüş halde yatıyorum, ailem sofrayı hazırlıyor, Evrim işten çıkıp gelecek, ben daha iyi görünmeye ve hissetmeye çalışacağım. Odamızda ışıklar yanıyor, yeni yıldan tek dileğim sağlam olmak. Önce ruhsal, sonra fiziksel (ya da mümkünse, hayal bu ya ikisi aynı anda olsa keşke) sağlamlık diliyorum. Hepimiz için.
19 Aralık 2018 Çarşamba
Yeterli, iyi
Uzaktan tanıdığım ve çok zor bir hayatı olan bir hanım şöyle yazmıştı: ''Dertlerim ''yeter!'' diye bağırmadan dinmiyor.'' Çok etkilenmiştim, çok hissetmiştim ne demek istediğini.

Ne zaman ''Yeter'' diye söylensem ve sonra her şey yavaşça dinse, sakinlese bunu hatırlarım. Geçen hafta Salı günü sanırım benim yeter noktamdı. Bağırdım, daraldım (Hepsi içimden, içime içime) Sonraki gün şaşırtıcı şekilde ferah ve sadeydi, epeydir özlediğim biçimde. Sonraki gün atölyede çalıştım, öğrencileri motive ettim, içim huzurlu eve döndüm. Sonraki gün güzel yemekler ve güzel filmlerle dinlendim. Bu şekilde kimbilir kaçıncı kez ''şeylerin tuhaf bir biçimde yoluna girmesi'' durumunu tecrübe ettim. Dileğim de oydu aslında, her zaman budur ve yeterlidir.

Haftasonu içimi yumuşatacak şekilde romantik, iki kişilik ve sakin bir kış haftasonuydu. Sarılmanın her şeyi unutturan ve zihnimi temizleyen büyüsü ile. Mekansal sorunlarım var, bunlar yıllardır var ve beni daraltması azalıp artıyor sadece, bunu konuşarak ya da telkinle çözemeyeceğimi biliyorum. Getirildiği farklı ve alışık olmadığı evde sabahlara kadar bağırarak miyavlayan kedimden hiç farkım yok, çoğu zaman garipsediğimiz ve alışmayı reddettiğimiz şeyler benzer onunla. Kasım sonunda bizim evde kendini mahsur hissettiği o 2 hafta, benim birkaç yıldır hissettiğim her şeyin özetiydi. ''Sus kızım sus artık'' diye söylenirken, bir yandan da benim yerime de isyan edebildiği için rahatlıyordum. Bunları bir insana, hem de benimle aynı şeyleri hayal etmiş bir insana mantıklı biçimde izah etmem imkansız, sadece hayvanların içgüdüsü ve sezgisi gibi, alıştığım huzuru ve alıştığım ışıkları, havayı istiyorum. Değişiklikten derin bir ızdırap ve sıkıntı duyuyorum. Bunun bir huy olmamasını, geçici bir ruh hali olmasını yıllarca diledim. Artık dilemiyorum ve beklemiyorum, zamanın ve ihtiyaçların gereklerini yaşıyorum ve bu da yeterlidir.
İyi bir ruh halinde yazabilmeyi istemiştim, uzun bir süre iyi ruh halleriyle eskisi kadar verimli yazabilmek istiyorum. Dışarda yılın ilk karı az az yağdı, demli çayımdan büyük bir yudum içtim, fonda Doc Martin'in huzurlu müziği var. Bunlar da, tıpkı tahmin ettiğiniz gibi, öyledir işte.


Haftasonu içimi yumuşatacak şekilde romantik, iki kişilik ve sakin bir kış haftasonuydu. Sarılmanın her şeyi unutturan ve zihnimi temizleyen büyüsü ile. Mekansal sorunlarım var, bunlar yıllardır var ve beni daraltması azalıp artıyor sadece, bunu konuşarak ya da telkinle çözemeyeceğimi biliyorum. Getirildiği farklı ve alışık olmadığı evde sabahlara kadar bağırarak miyavlayan kedimden hiç farkım yok, çoğu zaman garipsediğimiz ve alışmayı reddettiğimiz şeyler benzer onunla. Kasım sonunda bizim evde kendini mahsur hissettiği o 2 hafta, benim birkaç yıldır hissettiğim her şeyin özetiydi. ''Sus kızım sus artık'' diye söylenirken, bir yandan da benim yerime de isyan edebildiği için rahatlıyordum. Bunları bir insana, hem de benimle aynı şeyleri hayal etmiş bir insana mantıklı biçimde izah etmem imkansız, sadece hayvanların içgüdüsü ve sezgisi gibi, alıştığım huzuru ve alıştığım ışıkları, havayı istiyorum. Değişiklikten derin bir ızdırap ve sıkıntı duyuyorum. Bunun bir huy olmamasını, geçici bir ruh hali olmasını yıllarca diledim. Artık dilemiyorum ve beklemiyorum, zamanın ve ihtiyaçların gereklerini yaşıyorum ve bu da yeterlidir.
İyi bir ruh halinde yazabilmeyi istemiştim, uzun bir süre iyi ruh halleriyle eskisi kadar verimli yazabilmek istiyorum. Dışarda yılın ilk karı az az yağdı, demli çayımdan büyük bir yudum içtim, fonda Doc Martin'in huzurlu müziği var. Bunlar da, tıpkı tahmin ettiğiniz gibi, öyledir işte.
11 Aralık 2018 Salı
İyi gelenleri görmeye çalışırken
Belki şu birkaç haftadır bloguma gelip gelip, eski kış aylarında yazdıklarımı okuduğum ve daha sakin ve iyi zamanlarımı hatırlamaya çalışmam gibi,
Uzun bir süre sonra dönüp bu zamanda yazdıklarımı okurum. ''Ne kadar uzun, fazla ve iyi şeyler yazmışım'' diye şaşırdığım gibi,
Ardı ardına haftalarca anksiyete ve depresyonla baş etmeye çalıştığım, fiziksel olarak etkilerini çok yüksek yaşadığım, bir yandan da atölyeye gidip sorumluluklarımı olduğu kadar yerine getirmeye çalıştığım bu yorgun, düzensiz uykulu, loş odada haftalar süren günler,
Uzak bir anı ve ''Neyse ki geçti gitti'' haline gelir. Lütfen öyle olsun, daha önce olduğu gibi olsun.
İyi ki şefkatli şifacım yanımda, tor tor torlayan tüylü çaydanlığım, rahat ve kocaman bu yatak, açık mavi perdeler ve bu odaya çok yakışan bu ışıklar var. Güzel, sağlıklı yemekler ve demli çay var. Netflix, Doc Martin, Sabrina, Kominsky Method gibi çok sevdiğimiz ve iyi gelen diziler var. İyi gelenleri görmeyi seçiyorum.
Uzun bir süre sonra dönüp bu zamanda yazdıklarımı okurum. ''Ne kadar uzun, fazla ve iyi şeyler yazmışım'' diye şaşırdığım gibi,
Ardı ardına haftalarca anksiyete ve depresyonla baş etmeye çalıştığım, fiziksel olarak etkilerini çok yüksek yaşadığım, bir yandan da atölyeye gidip sorumluluklarımı olduğu kadar yerine getirmeye çalıştığım bu yorgun, düzensiz uykulu, loş odada haftalar süren günler,
Uzak bir anı ve ''Neyse ki geçti gitti'' haline gelir. Lütfen öyle olsun, daha önce olduğu gibi olsun.
İyi ki şefkatli şifacım yanımda, tor tor torlayan tüylü çaydanlığım, rahat ve kocaman bu yatak, açık mavi perdeler ve bu odaya çok yakışan bu ışıklar var. Güzel, sağlıklı yemekler ve demli çay var. Netflix, Doc Martin, Sabrina, Kominsky Method gibi çok sevdiğimiz ve iyi gelen diziler var. İyi gelenleri görmeyi seçiyorum.
28 Ekim 2018 Pazar
John Singer Sargent'ın hanımları
Son aylarda Amerikan ressamlara çok düşkün oldum. Empresyonistlerine ayrı, realist olanlara ayrı, çok sık bakıyorum. Plan ve ışık odaklı resimleri çok öğretici, oldukça da görsel. Bir türlü istediğim gibi portreyi ve elleri çıkartamadığım ''Doğa Ana'' resmim için kadın figür tablolarına bakarken, yine J.S. Sargent'ın ünlü lady ve düşesleri boyadığı tablolarına baktım ve hayran kaldım. Tüller, satenler ve başka bir sürü güzel kumaşı da ne kadar iyi boyadığını hatırladım. Güzel kadınları güzel bir biçimde kaydetmekten büyük keyif aldığını görebiliyorum. Tam da zarif bir hanımefendinin resmine yakışacak ilhamlar bu eserler.




Bir başka yolculuğundan önce
Blogumla ilgili en sevdiğim şey (ve yıllardır uzun aralarla da olsa yazma nedenim) geriye dönüp, atlattığım zor ruh hallerimi, o sırada ne yapıyor ve hissediyor olduğumu okumak. Elbette kısa süre sonra bir şeylerin yoluna girmiş ve kendimin daha iyi hale gelmiş olduğunu da okumak, işin en sevdiğim ve umut veren kısmı.

Son iki seneyi okudum demin, aradığım ruh halimi bulamadım bu kütüphanede, sanırım o sırada yine fazla derinlere gömülmüşüm ve yazacak hal bulamamışım. Yine de gayet olağan, hatta neşeli ve mutlu bir olayı kendi çarpık bakışımla ne kadar zor ve duygusal bir hale getirdiğimi çok net hatırlıyorum. Annemi bir ay için Cunda'ya yolcu ediyordum, tıpkı böyle bir sonbahar vakti, iki ay kadar kalmıştı diye hatırlıyorum. O oradayken mutlu olduğu ve iyi geldiği için çok sevinsem de, onu yolcu edeceğim zaman berbat hissediyordum. Kendim dahil en yakınlarımın yolculuğu öncesi berbat hissederim, alışık olduğum konforlu bölgedeki en ufak değişikliği çok tedirgin edici bulurum ve hiçbir şey eski haline dönmeyecek gibi gelir.

Annem o sene, 2016 kışında Cunda'da kaldıktan sonra gerçekten de hiçbir şey eski haline dönmedi. Hayatımızın farklı, hem biraz daha kalabalık hem biraz daha yalnız bir dönemine geçtik. Şeker için bile her şey değişti. Şimdi o yanımda, yol öncesi giyisilerini topluyor, Şeker ortamızda yarı uykulu etrafı izliyor ve ben boğazımda hafif bir ağrı (yine de halimden hoşnut) yaşadığımız değişimleri ve yola gitmenin getirdiklerini düşünüyorum. İki sene önceki gibi kara kahırlar içinde değilim, neler oldu, neler geçti ve değişti, konforlu alanımızı kurmakta usta kızlar olduk. Şeker'le hangi evde kalacağımıza da karar verebilirsem, bu sefer düşünecek fazla bir sorun yok, gelecek olan çok güzel @mama.cactus fotoğrafları var, bolca D vitamini ve temiz hava var. İyi şeyleri görmeyi seçiyorum.

Son iki seneyi okudum demin, aradığım ruh halimi bulamadım bu kütüphanede, sanırım o sırada yine fazla derinlere gömülmüşüm ve yazacak hal bulamamışım. Yine de gayet olağan, hatta neşeli ve mutlu bir olayı kendi çarpık bakışımla ne kadar zor ve duygusal bir hale getirdiğimi çok net hatırlıyorum. Annemi bir ay için Cunda'ya yolcu ediyordum, tıpkı böyle bir sonbahar vakti, iki ay kadar kalmıştı diye hatırlıyorum. O oradayken mutlu olduğu ve iyi geldiği için çok sevinsem de, onu yolcu edeceğim zaman berbat hissediyordum. Kendim dahil en yakınlarımın yolculuğu öncesi berbat hissederim, alışık olduğum konforlu bölgedeki en ufak değişikliği çok tedirgin edici bulurum ve hiçbir şey eski haline dönmeyecek gibi gelir.

Annem o sene, 2016 kışında Cunda'da kaldıktan sonra gerçekten de hiçbir şey eski haline dönmedi. Hayatımızın farklı, hem biraz daha kalabalık hem biraz daha yalnız bir dönemine geçtik. Şeker için bile her şey değişti. Şimdi o yanımda, yol öncesi giyisilerini topluyor, Şeker ortamızda yarı uykulu etrafı izliyor ve ben boğazımda hafif bir ağrı (yine de halimden hoşnut) yaşadığımız değişimleri ve yola gitmenin getirdiklerini düşünüyorum. İki sene önceki gibi kara kahırlar içinde değilim, neler oldu, neler geçti ve değişti, konforlu alanımızı kurmakta usta kızlar olduk. Şeker'le hangi evde kalacağımıza da karar verebilirsem, bu sefer düşünecek fazla bir sorun yok, gelecek olan çok güzel @mama.cactus fotoğrafları var, bolca D vitamini ve temiz hava var. İyi şeyleri görmeyi seçiyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






























