7 Eylül 2009 Pazartesi

ankaradan abim gelmiş..

ankara'da tanıdığım kimse yok, bir abiye de sahip değilim ama, hissiyatım şarkıdaki gibidir.
işin aslı bodrum'dan ablamın gelmiş olması. insanlara ''bu da benim ablam, Melek'' dediğimde şaşkınlık içinde bakmalarına sebep olan sapsarı saçlı, masmavi gözlü, büsbüyük kalpli Meleğimiz geldi. biyolojik olarak tek çocuk olmamın kimyasal olarak yarattığı eksikliğe, psikolojik olarak abla varlığıyla fizyolojik bir bütünlük kazandırdı kendisi, kendimi bildim bileli.. (bu cümleyi bitirmezdim ama hadi neyse, bitiverdi)

melek benim yapamadığım, yapmaya kalktığım, cesaret aradığım şeyler demek. melek benim çocukluğumda hep orda olan, gençliğimin ilk yarısında öğreten, ikinci yarısında gözleyen, bir denizkızının annesi ve el yordamıyla içinden gelenleri ahşaba söyletebilen kadın. ablam işte.

5 Eylül 2009 Cumartesi

5.gün

''öpücük, -ğü
a. Sevgi göstermek için dudaklarıyla başka birisinin elini yüzünü öpme, öpüş, buse: “Güllü'nün boynuna sarılan Cemile, kadının hafif çilli, tombul yanaklarını öpücüklere boğdu.” -O. Kemal.''-TDK sözlük

kaldı mı sana 25 gün?
sanırım kazanacağım, yada öyle bir raddeye gelecek ki kaybetsem bile kazanmış olacağım. kedi, öpücük, mektup.. hepsi benim hakkım olsun nolur ki? ''I want to be the girl with the most cake'' demiş Hole bir şarkısında. bir kerecik ben kazansam?

4 Eylül 2009 Cuma

benden duymuş olmayın..


nasıl portfolyo hazırlanır?

ciddi bir işkadını, zamansız bir işkolik, bir çalışan olmaya karar verdiğim günden beri portfolyomu güncellemem gerektiğini fark ettim. son dört yılı baz alarak çizdiğim boyadığım ne varsa önüme yığdım, fakat bu bazı tatsız yüzleşmelere sebep oldu. veriler şöyle:

-çok sayıda nü, portre ve figür arka balkonumda, üstüne kedi tüyleri, tozlar ve cücük kadar kalmış 2b'lerle rezalet halde bulundu.

-bir süre sadece kurumuş ağaçlar ve siyam kedileri çizmişim, onlar nedense gayet sağlam ve temiz, çekmecemde duruyorlar.

-yakınlarımın ve sevdiceklerimin resimlerini yapmayı pek sevdiğimden, çoğunu özenle saklamışım, henüz bulamadım sakladığım yeri.

-son olarak okulda bıraktığım çok sayıda eskizi ve defterimi, aralarından krik-krak tabir ettiğimiz kedi mamaları, tozlar, başkalarına ait çizimler ve ders notları içinde bir koliden çıkardım.

bir portfolyom olmasını hak ediyor muyum? diye düşünmeye çalışmadan, eldeki zavallı verileri bir düzene koymaya çalışıyorum. bana yardım edin. eskizlerimin bazıları kedi maması kokuyor, utanç içindeyim.

3 Eylül 2009 Perşembe

I love you guys..

geçen sene, felsefe ve sanat dersi. bir yanımda berkay, bir yanımda emek ve az ötemde pelin. hepimiz önümüzdeki kağıtlara birşeyler karalarken, ders ilerliyor ve ilerliyor. bitmiyor. ben bir cinnet anında üçünü önüme katıp kovaladığımı hayal ediyorum, çiziyorum. peline gösteriyorum ve aldığım eleştiri: ''ben niye en küçük yerdeyim?! hıhh!!'' oluyor.

okulun bitmesine yakın fark etmeye başladım, dördümüz en makul olan bölümdük. en rahat zamanlardık. şimdi özlerken arasıra bu çizime bakıyorum. ''pelini cidden en küçük yere çizmişim heheeh'' diyorum içimden..

1 Eylül 2009 Salı

toz pastel




tanıştık, iyi anlaşacak gibiyiz. bide mürekkep üstüne boyayınca baya sevindirdi beni kendisi.

29 Ağustos 2009 Cumartesi

kadın ressam?!


''neden bilinen kadın ressam pek yok?'' sorusu yıllardır işittiğimiz, söyleyenin genelde erkek olduğu, ya sinirimizi bozmayı amaçladığı yada gerçek bir boşluğa parmak bastığı bir durumdur. eğer konuya ilginiz varsa Gentileschi'den başlarsınız da O'Keeffe'den tutun, Fahrünnisa Zeyd'e, Neşe Erdok'a, Frida Kahlo'ya uzanan, Hülya Düzenli'den geçen, takip ettiğiniz ne kadar kadın ve ressam varsa sayın.. karşı taraftaki ''resmin erkeğin elinden çıkan bir sanat'' olduğu görüşünü değiştiremezsiniz. kadınlar ilham verir, erkekler üretirler. 'hadi len ordan' desem, düşüncelerimi tüm samimiyetiyle vermiş olurum.

bu aralar düşünceliyim dostlarım. çevremde hayran olunacak işler yapacak kadınlar var çünkü. bir araya toplamak, deneyler yapmak, beraber başarısız ve başarılı olmak istediğim apayrı kadınlar. Pelin, Emek, Cansu, Özge, Asena, Aslı, Sibel, Serpil, Rezzan, Melek, Özlem... isimleri var, cisimleri var, etrafımdalar ve kendi işlerinde güçlerindeler. benim kafamda bir hareket var. evirip çeviriyorum. en istekli olanlarla bir yerlerden başlayacağız. tuvale, duvara, yere, formlara bulaşacağız. erkek kinayesi olmadan, kadın ilhamıyla çalışan bir hareket düşlüyorum.

waiting for my man

-twenty six dollars in my hand... diye de gider, sevgili velvet underground şarkısı. sözlerin içeriğiyle ilgisiz bir biçimde de olsa, birini, onu beklerken takılıyor dilime. bekliyorum.. bekliyorum.

bir saat içinde bir dış mekanda internette yapılabilecek herşeyi yapıp, ''üç mantar soslu penne, bir ice-tea, bir yeşil çay'' götürüp, arada kopan bağlantı yüzünden salak salak tatil fotoğraflarına bakıp...... hala bekliyorum.

bekleme işini iyi uyguladığım için mi bu kadar çok bekletiliyorum, beklediğimden haberi bile olmayan kişiler, işler, olaylar tarafından? hayır. beklentin varsa bekleyeceksin. beklentisiz kalabildiğin gün bekletmeye başlayacaksın.

neyseki beklediğim dış mekan, sadece beyoğlunda değil tüm yerler içinde en sevdiğim restoran. kareli masa örtüleri, duvarlarda klişe denizci objeleri, loş yumuşak masa lambaları olan, yıllardır aynı restoran. zaten bekleme işini genellikle burda uyguluyorum.

He's never early, he's always late
First thing you learn is you always gotta wait
I'm waiting for my man

diye de gidiyor şarkı. ''10 dakika içinde geliyorum'' diyor şuan gelen mesaj.

strike a pose

26 Ağustos 2009 Çarşamba

sempati?

bazı filmleri daha izlemeden seversiniz. buna belli birşey sebep olmaz, sadece o film sevilmek üzere alınmıştır. başlangıç sahnesinde, ilk melodileri duyduğunuzda, başrol oyuncusu daha belirmeden arkanıza yaslanır ve ''ben bu filmi nasıl biterse bitsin, çok seveceğim.'' dersiniz.

ben çoğu zaman insanlar hakkında da bunu yaşarım.

25 Ağustos 2009 Salı

serin

ne güzel bir kelime ve his, serin. bu nazik karşılama için istanbula minnettarım. perde dans ediyor tepemde, üstümde yeni aldığım yeşil şal, hem de daha yaz resmi olarak bitmemiş bile.. içimden ne çok şey yapmak geliyor bir an, sonraki an ise hepsi hayal. bu sabah herşey uçuşuyor.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

yol yorgunu


tatiller hakkında canımızı sıkan gerçeklerden biri, bitmeleridir. hemde başladığı gibi, kısa ve net, kendinizi daha geçen gün bavul topladığınız odada, dağınık saçlar ve yanık bir tenle bulursunuz. ve eğer benim kadar drama-sevici iseniz; 'dün bu saatlerde denizdeydik' 'geçen hafta bu sıralar daha tatilin yarısı olmuştu' 'şimdi bodrum amma sıcaktır' falan fişman şeyler geçer aklınızdan.


öte yandan, amacına ulaşmış bir tatil iyidir. yeni başlangıçlar için gereken güç ve gaz toplanmış, sevdiceğe doyulmuş, bir sürü güzel anı zihnin değerli raflarına konmuştur an itibariyle. şeker yanağın güneşte kızarmış iyice güzelleşmiş yanakları, sevgiyle sarmalanmış bir Pelin, azıcık görüp daha da fazla özlenen Şekerler, ufak yeşil bodrum mandalinaları, mıncıklamadan geçmediğim tüm köpekler, bomboş ve huzurlu Aspat sahili, koruyup kollayan Gölköy, kocaman yürekli Melek, begonviller, bir sürü midye yemek (kahvaltıda bile) beni gülümseten dolu şey.. mutlu edildim. Bodrum yine yaptı yapacağını.


şimdi sırada en çok beklenen mevsim geldi, içimde tanımlayamadığım bir his var, hala.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

birthday-fobia

doğumgünümde bodrumda olmaktan daha fazla istediğim tek şey doğumgünümü tamamen unutmak. bodrumda olduğumuz için mutluyum, yanımdakilerden dolayı daha da mutluyum. ama yine de seneye günleri karıştırıp unutalım.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

yolculuk


gidiyorum. ve her gidişimde olduğu gibi, geride bırakmak zor geliyor, geride kalanlar vazgeçilmez geliyor, annemden uzağa her gidişimde olduğu gibi mızmızlanıyorum. ama gittiğim yer evim, Gölköyüm, çok özlenen şeylere gidiyorum.


sanırım yine çok mutlu olacağım ve herşey önemini yitirecek o iskeleden o denize bakınca. Gölköye varmadan önceki durakta ilk defa gittiğim bir Bodrum köşesi de var önümde, ilk defa sevdicekle yapılan tatili de kapsayan. tanıdığım çiftler tatillerde birbirlerini yerler genelde, o üç-beş gün mundar olur. acaba biz de modaya mı uyarız, yoksa birbirimizi daha bir anlar mıyız diye düşünüyorum, onun dinlendiğini görmek istiyorum artık, huzurlu gülümseyişini de. aslında ben de öyle yorgunum ki başkaları tarafından.. şeker yanak, deniz, şarap, eskizler ve dostlarım var önümdeki haftalarda. sanırım mutluyum :)

7 Ağustos 2009 Cuma

sahip olmak istediklerim

güne bir takım sebeplerden ağlayarak başlayınca, durup bir takım şeyleri düşündüm geleceğe dair. tam da bir gün önce ayaklarımın yere basmaması ve fazla uçmakla tanımlanmışken (saçma.) sahip olmak istediklerimi yazdım, hem de 'sahip olduklarınız sonunda size sahip olur.' lafını hiç umursamadan. madem öyle, birkaç yıl içinde bu şeylerin bana sahip olmasını istiyorum:

kendime ait bir oda: V. Woolf'un mükemmel kitabını değil, gerçekten de içinde sadece benim olan şeylerin bulunduğu bir oda işte.
gramofon: lazım
piyano: John Lennon'cılık oynamak için.
bilardo masası: bunu mutfağa yerleştireceğim, çevresine bir sürü iskemle dizip yemek masası olarak kullanacağım. olmazsa durur bir köşede.
bir adet kurt köpeği, boxer, danua: bu üçüne aynı anda sahip olamayacağım için ortalama 15er yıl arayla benim dostum olacaklar.
çok çok çok büyük bir müzik seti: kolonları benim boyumdan büyük.
pamuk şeker yapma makinesi: mudo'da görmüştük ve cidden almayı düşünmüştük pelinle.
oscar de la renta haute couture: herangi bir tasarımı olur, markete giderken bile giyerim.
beyaz vespa: vespayı kullanması için bir şöför de isterim, denge sorunum var.


işte böyle mütevazi istekler, doğumgünüm yaklaşıyor, seçin ve alın! belki daha yıllarca ayaklarım yere basmayacak ve mantıklı şeylerden söz etmeyeceğim, kimin umrunda ki hem onlar..

bu sabah

ağlamak değil de, ağlatılmak çok kötü birşey.. ağır.

6 Ağustos 2009 Perşembe

is this desire?




ah polly jean, sen acımasız bir kadınsın. gece gece yine beni allak bullak eden, sürekli gelişen geliştikçe tuhaflaşan, güzelleşen, acılaşan bir kadınsın sen. üç yıl önce son kez dinlediğim, bir daha asla dinlemeyeceğim diyerek bin kez kavga ettiğim it's you denen illet şarkınla canıma okuduğun yetmedi, şimdi de yeni albümünden who will love me now ile beni benden aldın seni yelloz, seni cadı.. bir daha dinlemeyeceğim bunu da.
daha ne kadar sürecek histerik dimalara bıçak fırlatmalar, ince ince oymalar.. istediğin kadar beyazlara bürün, sükunetle dur, içinde her an çığlıklara boğulacak, ucuz mavi farlı, sıska ve arıza kadın var. kandırma beni polly, histeri kardeşiyiz şurda binbeşyüz kadın.

sleeping creepy


sabah uyanmak ve kalkmak ve tekrar yatmak arasında geçen sürelerim belirsiz. siyah-beyaz değil gri-beyaz yaşamak ne kadar rahat. eski püskü soluk kedi yastığıyım ben, üstümde tombul bir tekir kedinin her gerinişinde çektiği iplikler ve keyfim ne kadar yerinde bu sefalet içinde bulunmaktan. hayır! uyku bir sefalet değildir dostlarım, bazen bir yaşam biçimidir hatta.
berkay ve benim bir sohbet sırasında fark ettiğimiz bu tükenmişliğimiz, planlarımızın somut olmak için ağzımızdan çıkmaması gerektiğini fark ettirmişti bize. ne kadar çok planladık. ne çok resmi, heykeli, projeyi, seyahati ve partiyi bitirdik beraber, görmediğimiz ve tanışmadığımız kimse kalmadı, ne çok rengi boyadık.. aslında ben hep koltuğumdaydım, sen hep bağdaş kurmuş, sırtını rahat bir ağaca vermiştin..
şimdi bezgin yaz günleri bahanesiyle, kalkış saatim olmadan, öğle vakitleri mutfakta kopkoyu bir kahve yaparken ''a perfect day.. a perfect day, elise'' diye mırıldanıyorum inceden. ne kusursuz bir günü yaşıyor kopkoyu kırmızı bir ruj, hiç dağılmadan ağzımda. aslında ben hep koltuğumdayım. uykunun plan gerektiren bir yanı olmadığı için minnettarım.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

my boyfriend's back

günün anlam ve önemine istinaden

4 Ağustos 2009 Salı

yardımcı erkek oyuncu sevici






hayır ben az bulunur nitelikte bir sapık değilim, böyle bir tıbbi tanım da yok. ama ortada olan şu ki her 5 sitcom izleyicisinden 4ü başroldeki özelliksiz, diplomatik ve can sıkıcı karakter yerine, dizinin bel kemiği olan fırlama, antipatik, nevrotik karakteri seviyor/izliyor. bununla yüzleşelim ve yardımcı erkek oyuncuları destekleyelim, hep öyle kalsınlar ve asla başroldeki hıyarlara benzemesinler.
bu da benim favori ilk 3ümdür:
1.Niles Crane
2.Barney Stinson

3.John Casey

John Casey hızla yükseliyor, Barney vakasına değinmek bile gereksiz. Niles'ın ise lise yıllarımdan beri yeri apayrıdır. Frasier'ı hatırlayan var mıdır acaba, kendisi Cheers dizisinde favori yan karakterimizken kendi dizisinde başrole terfi edince yerini takıntılı, titiz, ukala ve kibirli kardeşi Niles'a bırakmış beni benden almıştır.