Dün kendi içimde bakamadığım yerlere baktım. Fiziksel ve psikolojik istismarımla, senelerce bunu sevmek ve sevilmek sanmış olmamla yüzleştikten sonra, artık konu benim sorunlarımı anlamamdan ibaret. Dilge hep derdi ''Gündeminden onu çektiğin ve kendin yaptığın anda, asıl iyileşmen başlayacak. Artık derdin ona hislerini anlatabilmek değil, senin neden böyle hissettiğini, davrandığını anlayabilmen.'' diye. Onu bu aralar çok anıyorum, umarım çok iyidir. Birlikte analizlerimizden, onu uzun uzun dinlemelerimden çok ders aldım, o çoktan dönüşümümün başladığını, kalan tüm iyi hislerimin er geç tükeneceğini söylüyordu hep. Şimdi o noktaya gelmişken (o zamanlar yani 2024 boyunca, bunun olacağına ihtimal bile vermiyordum.) tekrar duyuyorum sözlerini. O kadar korkuyordum ki iyi hislerimin tükenmesinden. Gündemimin onu iyi tutmak, beni anlaması, beni istemesi değil de, tüm çıplaklığımla kendim olmaktan. Başkasıyla ilgilenmek, kendinle ilgilenmekten kaçmanın en kestirme yoludur çünkü. (İnsanoğlunun hala ilişki denen abuk şeyi yaşama ihtiyacının sebebi. Ne kadar basitiz.) Kendimden değil de, öfkemden ve nefretimden kaçtım. En çok bastırdığı, susturduğu, kontrol ettiği tepkilerimden. İzin vermediği, hakkım olduğu halde nefret etmeme, öfkemi yaşamama alan tanımadan susturduğu. Geriye dönüp yazdıklarıma baktım, iki sene kadar.
İçim daraldı, sıkıştı, gözlerim doldu. Keşke o kızı kucaklayabilsem. Kendimi kucaklıyorum. O kız özgür artık.
O kadar çok acı çektirmiş ki. Acı yetersiz, duygusal bir işkence yapmış, sistematik, bitirmemiş. Bitirmeme de izin vermemişti. Kayıtlar dolusu acı, kayıtlar dolusu sevgi ve umut. 2024 yazında bir rüya görüp kahrolmuşum, yeni sevgili yaptı diye. Hala bana ümit verdiği, ''Belki bir gün'' dediği, arabada elinin bacağımı okşadığı ama inerken onu öpmeme izin vermediği, sevgili gibi gezdiğimiz ama düzenli olarak telefonda duygusal halime hakaretler yağdırdığı dönemdi hala. Kendimi utanılan bir metres gibi hissettiğim, buna bile isteye sebep olduğu iki koca sene. Kaypak çocuk. Kopup gidecek gibi olduğum her an, whatsapptan gelen sabah mesajları. ''Ben seninle düşman olmak istemiyorum. Sakince tekrar konuşalım. Kötü olmayalım lütfen. Sana çok değer veriyorum'' İşte bu şiddet ve istismar döngüsü. Kötü bir şey yapıp, nefret edilmeye izin vermemek, özürler dileyip tekrar tekrar aynı pisliği yapmak, iyi duyguları dibine kadar kullanıp sıyırmak, hak bilmek. O rüyayı gördüğüm gün, ona anlatamamıştım bile. Hiç anlamı yoktu artık benim üzülmemin, umudumun, hislerimin. Sonra geçen haftalarda, bir date uygulamasından biriyle tanıştığını, bir kez görüştüğünü söylediğinde... Elbette o zaman beni çok üzen o rüyayı unutmuştum çoktan. Ben aynı ben değildim, ona olan bağım bambaşka bir biçim almıştı, çok hasarlı ve ince bir bağ olmuştu. Bunu aklı hiç almadığından, söylemeye ödü kopmuş. Onu artık sevmediğimi ya hiç kabullenmedi ya da egosu kabullenemedi, bilmiyorum, önemi de yoktu epeydir. Ne düşündüğünün, fikir sandığı şeylerin. Zar zor anlatabildi çekinerek. Samimiyetle gülümsedim, heyecan duydum, az bir geçmişe hüzünlendim, çok insani geldi bu. Yani zaten istiyordu ilişki, olması ve bunu konuşabilmemiz güzeldi. Konuşmanın gerisinde nasıl bir kötülük geleceğini bilmediğim için, onu dinledim, mutluluklar diledim hatta, anlattığı bazı şeylere kadın gözüyle yaklaştım, biraz öfkelendim kilo konusunu açınca ve iyi yaklaşmasını söyledim, birkaç tesadüfen tekrar eden derdine kahkahalarla güldüm. (Aslında hep aynı sebepten, aynı dertleri tekrar ediyordu ama söylesem de fark etmezdi.) İçimden diyordum ki ''Tüm affedişlerim, iyi niyetle ve sabırla yaklaşmalarım sonuç verdi. Biz artık iki yakın dost olmuşuz.'' Evrim'i öyle dinlemek, Koray'ı dinlemekten farksızdı bir yerde. Tuhaftı, yeniydi ama adapte olunabilirdi. Kendim de şaşırdım buna. Sonra son kez hazırlıksız ve adice vurdu. Son kez, gerçekten acıdı. Çok kısa, sert, soğuk bir acı. Ancak iyi ki böyle oldu. Sevgili olarak hiçbir zaman arkamda duramadı, bana olan sevgisini savunamadı, beni koruyamadı, eş olarak zaten yanımda bile olamadı, korkarak kaçtı ve en sonunda... En sonunda, arkadaş olarak bile (ki gerçekten çok basit, çok zayıf bir arkadaşlık şimdi bakınca) arkadaş olarak bile yanımda duramadı bu insan. Bu sıfatımı bile anında gözden çıkardı, rahatının kaçmasındansa, bir kere dik durup bir adet kavramı savunmaktansa, beni bir de arkadaş olarak bırakıp kaçmış. (Kaçmış diyorum çünkü bunu da kendim anlamak ve ağzından sökerek almak durumunda kaldım, ''Çok çok çok korktuğu'' için 10 gün kadar sessiz bıraktı, ne kadar adice bir hal.) Bana çok kez rezil olmuştur ama bu kadar aşağılık bir hale geldiği iki üç olaydan biriydi bu. O anda aşırı bir yüzleşme yaşadım, belki de bir seri yüzleşmenin ilkini. Ben artık kötülükten başka hiçbir şey görmediğim bu insandan, sadece kopmak istiyorum. Sevgime, iyi niyetime, sabrıma, emeklerime, şefkatime hiç değmedi. Onarılacak, dönüşebilecek hiçbir şey yoktu. Hiç olmadı. Gördüm ve başka bir şey göremedim, yok çünkü. Ona dair iyi, sevilesi, inanılası hiçbir şey yok.
O halde benim sevgimde, hayal gücümde, güvenişimde ve hatta bu insanı algılama / okuma şeklimde bazı sorunlar var. Pek çok insanı sundukları şekilde, olduğu gibi doğru algılıyorum ancak bu insanda daha fazla yanılamazdım. Öyle dedikleri gibi zeki falan olmadığımı hep söyledim, zihnimin fazla ve çok yönlü çalışıyor olması, onun her zaman doğru çalıştığını göstermiyor. Bazen çok yanlış ve çok fazla, bazen çok tek yönlü ve yoğun çalışıyor. Çok zeki denilen pek çok insanın da, kendi zihniyle sık sık çatışmaya düştüğünü gözlemliyorum. Eğer bana izletmek için bir çizgi film seçmişse, ben karşımdakinin gerçekliği yerine o çizgi filmi görüyorum, o çizgi karakteri seviyorum ve onun bana sunduğu hayal ürünlerime inanıyorum. Vasat bir arkadaşlık denemesinde bile bir derin bağ bulmam, iki diziyi konuşmakta bir saf çocukluk görmem de bundandı. İnanmak istediğime inandım, bu zaten hemen her aşk ve sevgi ilişkisinin yürüme sebebidir tamam; kafandaki ideale inanmak istersin ve inanırsın. Ta ki kafandaki ideal ile gerçekte olan insan, hayatın getirdikleri karşısında dövüşene ve gerçek hal üstün gelene kadar. Hayal kırıklığı, yüzleşme, kabulleniş ya da kabullenemeyiş. O kadar sıkıcı bir format ki, insanların bunu birkaç kez yaşaması, her seferinde de farklı bir gidiş yolu beklemesi ve bundan bir çeşit heyecan duyması çok ilginç. Peki ben, sözde çok zeki olan, neden ideal olan çoktan yok olduğu, gerçekte olan da kendini sayısız kez rezil ettiği ve kötülüklerini gösterdiği halde, nefret etmekten alıkoydum kendimi. Neden, bana, anneme çok ciddi zararlar veren bir insanı, hayatımda tutmak pahasına, arkadaş formuyla barınmasına izin verdim? Bir sürü neden ve nasıl sorusu. Bunlar bana yöneltildi yakın çevremden, şu üç senede sayısız kez, şu iki haftada bile birkaç kez.
Bunların cevaplarını açıklamam gereken bir tek kişi var. O da kendimim. Öyle yapıyorum, elbette kazara bile olsa okunmasını göze alacağım bu sayfada değil, kendi içimde arıyorum cevaplarımı. Şükür ki buluyorum, öyle açığım ki kendime artık. O kadar psikoloji kitabı, zihnin düşünme ve algılama biçimlerine dair, çocukluğun bugünümüze etkilerine dair, istismar ve şiddet kurbanlarının kurtuluşuna dair okuduklarım çok yardım ediyor. Belli bir psikolojik esnekliğe, dayanıklılığa erişmişim. Doğru bir çabaymış. Sinir sistemi onarımı için bedeni kullanmak, ruhun bedenle bağ kurmasını ve daha derin, daha doğru hissetmesini, işlemesini sağlayan tüm o çalışmalar, hareketler ve bilgileri de iyi ki öğrenmelere doyamamışım. Bunlar bu süreçte de benim araç gereç kutumdan çıkardığım, kendime yardım aletlerim oldu. Kendime sadık kalışımı sağlayan yolları böyle çiziyorum. Oluyor. Kendini anlamak, yol almak süreci bitmeyecek bir süreç. Bir yaşama biçimi daha çok. Bir varış ve oluş noktası yok, derinlere iniyorsun, hafifliklere varıyorsun, çok acıdığında da, çok sevindiğinde de kendi duygunla kalıyorsun. Kimseye kaçmadan, kendini yok etmeden. Saplanmadan, tutunmadan. Çok da ciddi, ermiş gibi yapmıyorum bunu. Yapamam, bana ait olması için, bana göre olması gerekli. Her şeyimin kuralı.
İşte bu şekilde, ara ara hüzünleniyorum. Verdiğim çok yoğun sevginin, inancın, güvenin, coşkunun, tutkunun yasını tutuyorum. Bunun o insanla hiçbir ilgisi olmadığını net şekilde biliyorum. Bu tamamen bana ait olanların, içimden taşanların ve kirletilip atılanların yası. Çok severek ve uğraşarak yaptığım 16 tane tabloyu, harika bir yerde sergilediğime inanırken, onları paramparça, çamurlu bir halde çöplükte bulmama eşdeğer. İçimden çıktılar, onları çok severek ve inanarak yaptım. Sadece, yanlış yerde sergiledim ve yanlış insana emanet ettim. Kirlenmeleri, parçalanmaları, vazgeçilip çöpe atılmaları onları daha az değerli yapmadı. Son birkaç tabloyu yapmadan bununla yüzleşmek, çöpe gidenleri görünce kafamı çevirmemek isterdim. Yanlış kişiye emanet ettiğimi ve onun her konumda yanlış kişi olduğuyla yüzleşmek. O yüzden biraz üzgün, çokça parlak, sert, ve sivri öfke ve nefretle dolu, hepsi de hızla giderek kaybolan bu duygularımı kucaklıyorum. Başka bir versiyonumun çok daha geç ve acı biçimde yüzleşeceği bir şekilden, daha erken ve zamanında oldu belki. Duygularımın değerini bilmek çok yeni. Hiçbirini dışlamadan, hepsini dinleyip duyacak genişliğe esnemek de. Geçiyor. Kendi kendimin yanında olmam harika bir duygu. Zaten en başından beri her şey ama her şey, bunun olması içinmiş. Gel bana bir sarılayım.









