Sonra dedi ki güzel dostum usulca ''Bak, bizim takvimde 2025 yılan senesiydi, 2026 ise at senesi diye geçiyor. Yani sen ve annen, eski, kötü, geçmiş kabuklarınızı 2025'te bıraktınız. Annen o zor tedavilerle hastalığını, sen de kurtulamadığın bu adamı. 2026'ya özgür, ferah, bağımsız atlar olarak girdiniz.'' Öyle güzel ve tatlı anlattı ki Hiromita'm. Bir kez daha yüreğim ısındı, gevşedi, aydınlandı. Onunla her konuşmamızda olduğu gibi.
Bir sevgi hikayesi değil, bir fiziksel, ruhsal her şekilde kullanılma ve bunu sevgi sanma hikayesiydi benimki. Belki ilk seneleri saf, sevgiye ve dostluğa dayalı, masum sakarlıklarla ve keşiflerle geçen. Sonra kirlendi, çok hızlı, çok kötü kirlendi. 2018'den sonrası, net olarak bir katlanma, istismar edilme, sesimi yitirme hikayesiydi, son 3 senedir olan ise artık bir işkenceydi, çıkamadım, arınamadım. İyi ve temiz bir şeye dönüştüremedim sürekli şiddet ve istismar görürken, asla da kendi sesimi duyamadım. Onun acımasız sesinden ibaret oldum. Bundan sonrası ise, kurtuluşumun hikayesi artık. Bunu sonunda kucaklıyorum, götürdüğü her şeyle birlikte. Onun kötü niyetli sesi olmadan etrafı görmek, insanları duymak, kendimi izlemek o kadar güzel ve taze ki. Eleştirileri, aşağılamaları, alaycılığı, kompleksleri, her şeyi nasıl da mat, soluk, gri yapmış. Kendi gibi mat, soluk, gri. Işıltıma gelen, ışıltımı, kanımı ve enerjimi emen, matlaştıran karadelik. Kopma gücümü çoktan bulmuştum. Kaç kez de söylemiştim ona, artık bitsin ve ilişme diye. Tiksinmeye çok hakkım varken, affetme zorlantısıyla devam ediyordum bu şeye. Giderek daha çok sıkılıyordum. Bambaşka insanlardık ve ortak hiçbir değerimiz kalmamıştı. Ahlak ve onur. Bu iki kavram aynı seviyede olmayınca, bir insanın midesi, diğerini almıyor.
Son 1 senedir telefonlarını sıkıntıdan apar topar kapatıyordum, ne kadar sıkıcı ve sabit olduğunu artık görebiliyordum, buna bir açıklama aramıyordum içimde. Ortak baktığımız dizileri konuşmak, arada daha çok ona hitap eden geçmiş anıların hatırlanışı, gülme ihtiyacımdan gelen geyik muhabbetleri... Derinlik de yok, hafiflik de. Anlaşılmaya en ihtiyacım olan, en zor anlarımda ona ayrıca dert anlatmanın, beni yargılamasının derdi de ekleniyordu zaten acı çeken hallerime. Her konuda da, benimle ilgili konuyu kendiyle ilgili yapmasının sıkıntısı. Bir anda, belirtmeden duramadığı eksik gedik görüşleri ve hırsla dayatmaları. Hep tedirginlik ve gerginlik, ne kadar iyi niyetle ve rahat yaklaşsam da onda bitmeyen, kendine hakim olamadığı sonsuz şüpheleri, inandığı ve emin olduğu abuk varsayımları, aşamadığı korkular. Ne kadar sıkıcı, ne kadar sahte bir paket. Yanındayken mide bulantısından ilaç almadan senelerdir duramıyordum (ve bunu yadırgamıyordum, halbuki sevgi yanına giderken Metpamid alınan bir şey olmamalı) son 2 senedir dolu bahaneyle ''Gelme'' deyip birkaç kez erteledikten sonra gelmelerinde, kaç bulantı hapı aldım bilmiyorum. Beden gerçekten hayır diyor, avaz avaz bağırıyor ''Yanlış'' diye. Sinir sistemim haykırıyordu o yakındayken, hiç olmadığı kadar fazla anksiyeteyi geçen ay bile onun yanında yaşadım. Ne anlamsız bir yük. Olmaması çok güzel, yok olması, onu yok edebilmek her şeyiyle. Annemin tanı ve iyileşme sürecinde başka birine dönüştüğümü, artık kötülüğe katlanmadığımı biliyordum. İyi niyet taşımayan herkesi yaz sonu tamamen silip çıkarmıştım, gözümün önünden bile. Evrim en büyük yükümdü, kendimden utancımdı, hayatımdaki çirkinlik kaynağıydı ve gitme zamanı çoktan gelmişti. Maddi, manevi, fiziksel, ruhsal hasarım büyük, çok büyük. Hepsi yanına kar kalsın, artık başkasının belası, yapışkanı, rezaleti olsun. Bu türün amacı aynı, seni kendinden koparıp kontrolüne almak ve aciz egosunu tatmin etmek, sonra da senin kendinden kopuşunu fark edip, kendine kavuşman. Belli bir özgüvenin, özsaygın, hele ki yaşın ve derinliğin varsa bu tür zaten tutunamıyor. Onun için kulbun yok çünkü, kanını emeceği her giriş kapalı, sızacak açık bulamıyor. Tıpkı artık bende de olmadığı gibi. Yılanın kirli, çürük kabuğu orada zaten kopup gidiyor, geride kalıyor. O öyle olmak zorunda ve bu artık benim sorunum değil. Yazarken yine gülümsedim, mucize gibi.
Acıtan, yakan, sonunda hızla buharlaşan bir mucize oldu. Yılan kabuğu geride kaldı. Ellerim serbest ve ruhum senin tüm yüklerinden, pisliklerinden, çürümüşlüğünden özgür kaldı. O kadar önemliyim ki, o kadar önemsizsin ki. 16 senelik kör uykumdan uyandım. Bir gün ola da bu sayfaya bakarsan, (ki artık beni gizlice deşip bilmene gerek kalmadığına göre, muhtemelen bakmazsın.) ilk ve son ilişkim olarak, hayata dair tek pişmanlığımın sen olduğunu bilmeni isterim. Sana inanmak, seni kendi çevren oldukları halde sevmeyen, anlamayan insanlara senelerce savunmak, senin kendine yakıştırdığın ufak bir gölgeden çok daha fazlası olabileceğine inandırmak için çabalamak. Nasıl bir enerji heba ettim, zaman, cümle, anlam israf ettim. Kimselerin tüketemediği saf ve derin güvenimi, yoğun ve sadık sevgimi, inancımı tüketmeyi, zehirlemeyi başaran insan sen oldun. Bunları senden temizlemek bana kaldı. Seni küçük ve önemsiz gören herkes sonuna kadar haklıymış, başta kendin haklıymışsın bir gölgeden ibaret yaşamaktan memnun olmakta ve ben haksızmışım. Yanıldım. Yanılmamak için çok uğraştım, sonrasında bunu kabullenmemek için. Olabilirdin, değilmişsin, sonunda söyleyebiliyorum bunu. Vicdanım rahat ve hafif, bir yılan kabuğuna basarak çıkıp gidiyorum kendi hayal dünyamdan. Karadeliğin ardında bir hayat var ve kaynaklarım temizleniyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder