25 Ağustos 2010 Çarşamba

hiç hoş değil


tatilleri bu yüzden sevmiyorum işte.. güneş yağı ve kum birleşip sihirli bir şekilde unutturuyorlar, senin dönmeni bekleyen tüm gerçekleri ve sorumlulukları. onlar da senin yokluğunu fırsat bilip kendi aralarında bölünerek çoğalıyorlar ve döndüğünde zbam!!! tatil dönüşü yüzümde patlayan tokatlar gibi ardı ardına..

inanır mısın ne kadar mutlu olduğumu anlatırken cıvıldayan sesim, ufak ufak söndü, bugün artık çıkmaz oldu.

paketlenmeyi bekleyen tuvallerimiz, dağıtılacak afişlerimiz ve davetiyelerimiz, kokteyl hazırlığı, kargo... bekleyen tüm işlerin ardında benim tek düşündüğüm, uçağa nasıl bineceğim. gerçekten çok korkuyorum. tüm tuvalleri sırtıma yükleyip, afişleri ağzımda tutup, bodrum'a altı-yedi günde yürümeye razıyım şuan. çok korkuyorum demiş miydim?

bir an sandım ki, hep orda kalacağız. hep. o ve ben, ben ve o. tatsız gerçekler ve sabırsız sorumluluklar hiç uğramayacak yanımıza, öyle sandım kısa bir an. şimdi herşeyi göz ardı edip biraz melankoli yapmaya bile vaktim yok, içimden gelen tek şey ise tom waits - green grass çalarken, güzel fotoğraflarımıza bakmak ve iç çekmek.

tatil dönüşü işte, hem de çok çok güzel bir tatilin dönüşü. ne kadar hoş olabilirse..

22 Ağustos 2010 Pazar

doğumgünü sakinliği

her sene yaşadığım ve yaşattığım doğumgünü trajedisi ilk defa bu yıl yanımıza uğramadı. tuhaf bir biçimde, her sene 20 ağustos sabahı mutsuz uyanır, tüm günü gözüm uzaklara dalmış, sessiz geçirir, beni mutlu görmek isteyen herkese de bu günü zehir ederdim.

bu sene... mutlu uyandım. şeker yanak yanımda, huzur dolu, yanakları ve omuzları bronz. birlikte o harika bozcaada kahvaltısını ettik. kurt köpeği gina ile oynadık. tüm gün yüzümde hafif sersem bir gülümseme ile geçti. akşamüstüne doğru, üzüm bağları arasından geçiyorduk araba ile, badly drawn boy çalıyordu, ''born again''. rüzgar esiyordu ve elimde birazdan özgür kalacak olan bir uçurtma vardı. onun eli dizimdeydi. sevgilime döndüm ''şuan sahip olmak istediğim her şeye sahibim'' dedim. gülümsedi. o gülümsediği zaman ben heyecanlanıyorum, her seferinde. bu benim en güzel doğumgünümdü, iliklerime kadar hissettim bunu. tüm dostlara böyle doğumgünleri dilerim. dilerim, dilek tutma anınız geldiğinde, dileyecek bir şey bulamayacak kadar kendinizi zengin hissedersiniz. ben dileyecek hiçbir şey bulamadım bugün.




ruhun güzelliğe doyması hali



bir ay öncesine ait bir sayfa, defterimden.
istediğimden fazlasıyla döndüm bozcaada'dan, hala üstümde huzuru var, rüzgarı var..

aşıksanız,
huzura ihtiyacınız varsa,
iyi yemek ve iyi şarap istiyorsanız,
kedi ve köpek görünce mutlu oluyorsanız,
buz gibi denize girecek cesaretiniz varsa,
biraz romantizm iyi gelecekse,
ilham gerekiyorsa..

bozcaada'ya gidin. lütfen gidin. gün batarken sevgilinizle uçurtma uçurun, her kediyle selamlaşın, donarak ta olsa o mükemmel denizde yüzün, üzüm bağlarından geçin, ahtapota ve kalamara doyun, rüzgar değirmenlerine hayran kalın..

bozcaada'ya aşık olun.

13 Ağustos 2010 Cuma

I am a golden god ulan!!!

heh en sonunda oldu.. tatildi, tatilden dönüştü, halledilecek yığınla işti derken.. motor yandı bende. saçım yanık kokuyor. maşayı fazla bastırdığımdan da değil.

bir de sinire bağlı hapşırık başladı bende bir süredir. işler çığrından çıkınca ardı ardına hapşırmaya başlıyorum. yok gerçekten bana göre değil bu sinir, bünyem kaldırmıyor. bünyamin. bünyas. öf tamam.

en son derin dondurucunun kapağını açtım, karşısına geçtim. bir 10 dakika kadar durdum öyle ''çok üşüyorum.. çok soğuk..'' diyerek. kendi kendimi ters psikoloji ile aslında içinde olmak istediğim duruma inandırmaya çalıştım. çalışmalarım devam ediyor. bir de aniden ensemden içeri buz atıyorum. şaşırtıveriyorum kendimi, ''aay dondum manyak!'' diyorum, türlü şakalarla eğleniyorum sıcaklarda.. tavsiye etmem.

yaptığımız en mantıklı işlerden biri değil ama, aylar önce bodrum'daki sergimiz için uçak biletlerimizi aldık. sergiyi de kapsayan üç haftalık bir tatil planıyla beraber. ucuz ucuz, oh mis gibi. sonra 12 eylül'ü de kapsadığını fark ettik bu programımızın. biz de bir endişe, bir öfke. bugün uçak biletlerimizi öne almaya çalıştım tüm gün, beceremedim. ben de iptal ettim ve otobüs bileti almaya karar verdim sonunda 11 eylül için. üç adet HAYIR'ımız pek zahmetli oldu, olsun.

bu yaz çok acaip geçiyor benim için. bir hafta istanbuldayım, bir hafta tatildeyim. üstelik tüm tatillerim de zorunlu olarak, bir bahane ile gerçekleşiyor. şimdi sırada şeker yanak için olan tatil var. içimden çok güzel şeyler geçiyor, istanbuldan uzaklaştıkça gerçek olacaklar.

öte yandan, almost famous'ı izledim bugün yine. her sahnesi ayrı güzel, Zoey Deschanel'in ufak bir yan rolde olduğunu da unutmuşum. izlemeyeniniz kaldıysa izlesin, yollarda geçen filmlere bayılanlar tekrar bir izlesin.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

papalina hayat



gelecek hakkında planlarım yok, 10 yıl sonra kiminle, nerede ve nasıl olacağımı bilmiyorum. yollarda ve bir başıma olmayı diliyorum ama üç çocuk ve bulaşıklarla dolu bir hayat beni bekliyor da olabilir (o zaman delireceğim için sorun değil)...

hepsi bir yana..

ilerisi için en büyük isteğim, cunda'da eski bir taşyapıda ev-atölye kurmak. istanbul'un entel dantel ressam çevresine hiç benzemeyen, kendisi için resim yapan insanlardan oluşan ufacık bir toplulukla, orada üretmek. resim üretmek, yazı üretmek, şarap üretmek. sonra taş kahve'de bir kahve içmek, her gün hiç bıkmadan midye ve papalina yemek, her kedinin tek tek resmini yapmak.

bu huzur beni sıkana kadar, içimdeki his ''tamam, şimdi başka bir yere'' diyene kadar, cunda'da yaşamak istiyorum.

pasta kreması



çok güzeldi. parıldıyordu. usta bir şefin elinden çıkmış incecik bir krema gibiydi.

dans ettik, içtik, güldük. artık bir nişanda ne yapılıyorsa.

sonra çok sarhoş olduk, viski yaramıyormuş bize. içim sevgiyle dolmuş ve kafam da çok güzel olduğundan sevgilimi arayıp saçmaladım bol bol. ertesi gün hatırlayıp utanmak üzere.

sonra o parmağında yüzükle, sevgilisinin kucağında evine döndü. ben başım çok pis dönmesine rağmen, hayal meyal hatırlıyorum.

hey



bu en sevdiğim tişörtüm. bu da en saçma blog yazım.

küçük bey



küçük bey'lerin içinde en yetenekli, zeki ve şeker olanıyla karşı karşıyayız. o piyano çaldığı zaman, çevresindekiler susar ve dinler, annesinin yüzünde çok güzel bir gülümseme belirir, ablası uzaklara dalar. o çok sık çalmaz, alıştırma yapmayı pek sevmez çünkü. ne zaman piyano başına otursa tüm notalar renkli renkli parlar, o bilmez ne çok mutlu olduğumuzu onu dinlerken. ayrıca harry potter'dan bir iksir ismini ya da trafikte gördüğünüz bir plakayı, hatta ve hatta acaip bir ülkenin başkentini hatırlayamadığınızda, özgür cevaplamak üzere oradadır.

kumsalda



güneş kremi kokusu. sihirli yanma iksiri. mazzy star'ın sakin sesi ve fondaki dalga sesleri. pelin'in ilk günden oluşan kıpkırmızı yanıkları, emek'in kelebek şeklinde ayak parmağı yüzüğü. kumsalda herşey çok güzel. kumsalda hayat geçer.

tatil dönüşü keyfi


şimdi gel yanıma otur. ben tatilden her döndüğümde, çektiğim fotoğrafları gösterip özet geçerim yakınımdakilere. çok ta fotoğraf çekerim, keyif kaçırana kadar. bu tatilin amacı, kızkardeş kontenjanından sevgili emek'i nişanlamak, arada kafayı dinlendirmek, bol su yutmak, çok yemek ve çok uyumaktı. sağ salim hepsi yapıldı.

ilk fotoğraf her sabah uyandığım ve her gece yatmadan bir kez daha içime çektiğim manzara. emek'in balkonundaki tüm dedikoduları dinleyen, yıldızların üstümüzde kaydığı, zeytin ağaçlarının da sürekli fısıldadığı manzara aynı zamanda.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

only happy...


... when it rains demiş shirley manson, yürekten katılıyorum. elbette mutlu olduğum başka zamanlar da var. ama deli gibi yağmur yağarken, gündüz vakti bile heryer karanlıkken, rüzgar herkese başka fısıldarken, benden mutlusu yok. o vakit sadist kahkahalar atıyorum pencerenin önünde, kedimin gözleri büyüyor korkudan. havada ışıktan bir damar beliriyor aniden, hem birazdan çıkacak sesten ödüm kopuyor, hem içimden mutluluk taşıyor. bir kahkaha daha atıyorum, günlerce yağmur dilemiş olmanın üzerine, kavuşma sevinciyle.

ve şimdi ardı ardına dinleyecek tek şarkı biliyorum.

25 Temmuz 2010 Pazar

kız bunalımı için pratik çözümler

kısa süreli ve hazmı kolay bunalımlardan bahsediyorum, genelde bir kız tarafından çıkan, yaşanılan ve bitirilen her türlü durum için uyarlayabilirsiniz. fakat tavsiye verenin bunalımdan keyif aldığı zamanlar sebebi ile çözümler yer yer bunalıma da teşvik edebilir, sonra eksik toplum hizmeti yaptın demeyin.

1. asla, kimse için yemek yemeyi kesmeyin. üç gün boyunca toplamda bir dilim ekmek ve bir brownie yemişseniz, bunalımdan çıktığınız an çok daha beter saldırıyorsunuz yemeklere, hatta bu artık yemekten çenenin yorulması ve otomatik geviş'e kadar gidiyor.

2. bunalım sırasında saç kesmeyin. en azından makası elinize almış banyoya koşarken, evden birine nasıl bir tehlike içinde olduğunuzu söyleyin ki, elinize vurup makası düşürsün ve zar zor uzattığınız saçlarınızı kurtarsın.

3. ağlamanın kaçınılmaz olduğu filmler izleyin. zar zor tuttuğunuz gözyaşlarınızı hunharca harcayın, yoksa daha sonra gayet yanlış bir yerde yüzünüzden rimelli seller akabilir. (belirli aralıklarla ağlamanın gerekliliği)

4. bunalıma girmenize sebep olan kişiye keder, öfke, dram, tiksinti dolu mesajlar yazın. ama asla göndermeyin. kimse sizin ne kadar pis konuşabildiğinizi bilmek zorunda değil. dahası mesajı gönderdiğiniz an pişman olacaksınız.

5. iyi kız arkadaşların her konuda gerekli olması gibi, kısa süreli kız temalı bunalımları atlatmanızda da hayati önem taşırlar. buradan emek ve cemile'ye teşekkürlerimi sunar, iflah olmaz mızmızlanmalarımı dinledikleri için teşekkürlerimi sunarım.

6. bu katlanılmaz kısa süreli durum beş günden fazla sürerse, sırt çantanıza az giyisi, çok kitap, kalem ve kağıt alıp uzağa bir yere gidin. (ben düzgün yemek yemeden o kadar dayanabiliyorum, ondan beş dedim.)

mutluluk


bazen gider, hiç gelmeyecek gibi yok olur ortalıktan. sonra aniden, siz artık hiç beklemezken.. geliverir. mutluluk biraz tuhaf birşey, kedi gibi. (kediye benzetmediğim bir tek bu kalmıştı.)

sözleşme imzalandı, taraflar belli maddeler üzerinde uzlaştı. ve ben, her üzüldüğümde, kendi üzüntümle en az sekiz kişiyi daha üzme huyumdan vazgeçtim. artık sadece üzmem gereken kişiyi üzeceğim. ve bunu oldukça kibar bir şekilde yapacağım.

nasılsa sonrası mutluluk.

22 Temmuz 2010 Perşembe

etki

yoruldum. kırıldım. pes ettim. zayıf noktalar asla tamir olmayacak, önüme serildikleriyle kalacaklar. ne kadar tahammül etsem, gülümsemeye çalışsam, sabırla uğraşsam... tavırlar değişmiyor. ve ben inanın bana, her iyi insan gibi, iyi davranışları hak ediyorum. bir tek insanla bile konuşmak istemiyorum aylarca, bu kadar inancımı yitirdim konuşmaya. teşekkür ederim.

20 Temmuz 2010 Salı

yağmur sersemi


bir iç çekivermişim, içime çekivermişim yağmur kokusunu.
sabahın geç saatinde üşüyerek uyanmak ne mutluluk.. kediyi ve kahveyi çağırdım hemen, birer elime yerleştiler. şimdi bir eylemde bulunamayacak kadar yağmur sersemiyim. bu diğer tüm güzel sersemliklere tercih edeceğim bir haldir.

böyle günlerde uygun fon müziğini bulmakta büyük güçlük çekiyorum. hani 'o an'ı güzelden kusursuza çevirecek olan müzik var ya, işte o. içinde travis, iron & wine, beatles ve cat power geçen bir playlist hazırlayacağım şimdi, ve 2B kalemlerimin ucunu açacağım. sanırım ancak birçok kağıdı doldurarak bu havaya minnetimi gösterebilirim.

18 Temmuz 2010 Pazar

movies kill

artık film izlemeyi bırakmam gerekiyor.

senaristler hakkında birşeyler tahmin ediyorum. hayatları o kadar sıradan, hayal kırıklığı içinde, bomboş ki, yarattıkları karakterler arasında muhteşem dialoglar kurarak kendilerine de yeni bir gerçeklik -muhteşem bir gerçeklik yaratmanın peşindeler. bunu o kadar iyi başarıyorlar ki, adam kadına can alıcı bir laf söyleyip onu öperken, onlar sinsice gülümsüyor ve ''işte.. böyle bir kadın olsaydı, ben de ona bu lafları söyler, onu böyle öperdim..'' diyorlar. ve siz, siz de diyorsunuz ki ''bana bu lafları söylemeli, böyle öpmeli işte.'' ah beyinsiz, ah zavallı, sen sadece senaristin yaşamındaki koca deliği tıkadığı tıpasın. gerçek değildi ki hiçbiri, o adam senaryoyu yazdı, o adam yönetmen koltuğuna oturup çekmeye başladı, o kadın dişini fırçaladı ve o adamı öptü. sonra evlerine dağıldılar. sessizce ve yorgun argın. ''günün nasıl geçti'' diyen kimse yoktu. etkileyici dialoglar hiç yoktu. televizyon açıkken uyuyakaldılar.. ah evet, para kazandılar bir de.

filmlere kızgınım. hiçbirinin içinde olmadığımı ve olmayacağımı nadiren kabullendiğim anlardan birindeyim. filmleri izleyip hemen geçemediğim için, herşeyi irdelediğim ve benimsediğim için, zihnimde 'hayal kur' butonu çok geniş yer kapladığı için de, biraz, kızgınım.

belki de bir kadın ve bir adam hakkında bir senaryo yazmaya başlamalıyım.

16 Temmuz 2010 Cuma

a perfect day elise




renkli farların PJ Harvey'ye yakışması. dahası onları kağıda sürmenin keyfi.

15 Temmuz 2010 Perşembe

frasier has left the building



Amerika'da 10 yıldan fazla gösterildiğini ve bir dolu Emmy kazandığını bildiğim, ama benim için yıllarca annemle koltuklara gömülüp kahkahalar içinde izlediğimiz en sevgili dizidir Frasier. o kadar severdik ki video kasetlere çekerdik, hala da 20 kadar beta kaset durur bazı raflarda, izlemesi imkansız olsa da.

sinir bozucu düzeyde kibirli, titiz, entel dantel psikiyatrist Frasier Crane ve dizinin gizli başrol oyuncusu olan kardeşi Niles Crane'in başından geçen sayısız absürd olay, çok zekice yazılmış dialoglar, sempatik yan karakterler, harika köpek Eddie.. sevdiğim pek çok şey vardır bu dizide, ama ne tuhaftır ki uzun süre izlemeyi reddetmiş, fazlaca ukala bulmuştum tipleri. kahveli abur cuburlu sabah keyiflerimize eşlik ettiği için yıllarca, yeri çok ayrıdır. hadi bulun izleyin, bana da verin ben de izleyeyim sonra.