12 Ağustos 2019 Pazartesi

Ağustos ortası, hafif, iyi

Ben yazı eteklerinden tutup çektikçe, yaz hızla salınarak yürümeye devam ediyor, kaçıyor ve kovalanıyor. Şeker'im grip oldu, geçen Temmuz'da bizi çok korkutan o rezalet hafta kadar olmasa da, yine düşünceler aldı beni. Sen ne ara büyüdün de yaşlandın? Sen ne ara bana kısıtlı bir vaktimizin kaldığını düşündürür oldun; hatta bunu düşünmeden seni izleyemez oldum? 15 diyorum, ''Ooo çok yaşlııı'' diyorlar, içimden küfrediyorum, dışımdan 20-21 yaşındaki kedileri söylüyorum ufak bir sesle. Şeker benim ruh eşim, kedi gözlerinden ben kendi ruhumu görmüşüm, onun bakışları altında büyümüşüm, yaş ne ki, gerçek bir yaşı var mı ki? Demek ki var da, sık sık hasta olmaya, gözden uzak köşelerde yatmaya ve kucağıma alınca hafifçe inleyip mızıldanmaya başladı benim kuzu göbeğim. Olsun, hepsi birlikte süreceğimiz yaşama dahil, tüm süreçlerimde yanımda oldun ve şimdi ben tüm süreçlerinde patinden tutup sana gençliğini anlatacağım, ne çok eğlendiğimizi, ne çok seni sevdiğimi.

 

  Kaktüsler devam, her çeşit boyayla, bu aralar akrilik kalemler ve üstüne yağlıboyayla. Beşiktaş'taki evde kurduğum masa büyüyor, kuru çiçekler, dallar, mürekkepler ve yağlıboyalar arasında, gece geç saatlere kadar boyuyorum, arkamda sevdiğim çocuk bilgisayarda oyun oynuyor. Yaz vakti bu sırt sırta verip kendi halimizde takıldığımız, sonra iki bira ya da iki kupa çay alıp balkona çıktığımız anlar, her şey. Olayın tüm özü ve benim daima odaklanmam gereken anlar bu anlar. Aynı zamanda da gelecekten beklentim, bunların böyle sürmesi, ne eksik ne fazla.

 

Denge üzerine düşünüyorum, belli ki hayatımın bu yaşlarında ve döneminde en büyük çalışmalarım ve çatışmalarım denge üzerine olacak. Güneşin tepede olması ve giyisilerin hafif olmasından aldığım güçle, bu haftalarda dengeyi daha rahat kuruyorum. Onun kardeşi olan düzenle henüz tanışmadım, bir düzenim yok, düzene dair bir fikrim de yok. Hala uyandığım odanın hangi odam olduğunu düşündüğüm birkaç saniyem oluyor sabahları. Denge üzerine düşünürken, belki de bu unutkanlıklara ve şaşkınlıklara o kadar önem vermemem gerektiğini, sadece yaşayıp görmem gerektiğini fark ediyorum. Şimdilik bu fazlasıyla yeterlidir, sonrası için de iki fincan çay ile düzene bakarız.


30 Temmuz 2019 Salı

Tatlı yaz, güzel yaz

  Mayıs hiç olmadığı kadar karanlık ve zorluydu, miktarlar arttı, ben ufaldım, titredim, bir ceviz kabuğuna sığıp içinde tıngırdadım durdum. Duramadığım zamanlar da oldu, çok zorlandım.

  Haziran'da o tuhaf buz gibi bahar bitip birden bire güneş açtı, açtıysa da bana tam olarak açmadı, zorluklar azaldı ama ben hala ceviz kabuğum içinde sakin kalmaya çalışıyordum.
 


  İlk defa Temmuz iyi geldi, iyi geçti. yaz özlediğim kadar varmış, iyi ki gelmiş, hiç bırakmak istemiyorum şimdi onu. Şarkı ne kadar haklı ''Summertime and the living is easy'' bunu Beşiktaş'taki evde keyifle çiçekleri sularken, sofrayı toplarken, akşam çaylarımızı koyarken hep tekrar ediyorum kendime. Bakırköy'deki evde sakin, hafif esintili bir akşamda da aynı şekilde tekrar ediyorum, yazın gerçekten yaşamak daha kolay. Bu kış kendi içimde çok geri gittim, açıkça bir kuyuya düştüm, düşmekten en çok korktuğum kuyuya, öyle ki tekrarından korkmak bile benim için pek çok şeyin engeli oluyor aylardır. Fakat bir şekilde zaman ilerledi, ben yerimde saysam da aslında ben de ilerledim, imkansızlar biraz daha mümkün oldu, bazı günler kolay bile oldu. Bir dahaki olası kuyuya düşme korkumda bunu hatırlamam gerekir. Çıkışı var, ummadığım bir vakitte, yeterince dinlendikten sonra, özellikle güneş de açınca, çıkışı var.

 

  Yazmayı istemekten ve sonra ertelemekten sıkıldım, kısa cümleler kurmak zorunda olduğum ve insanların beğenip geçmesini gerektiren yerler beni kendimle buluşturmuyor. Tam tersi yazdıkça derinleşen ve keşfedilen hislerin harcanmasına, bir kağıt uçak gibi fırlatılıp gözden kaybolmasına yarıyor. Artık kendime kavuşmak istiyorum, kaçmaktan ve saklanmaktan çok yoruldum. Soyut ama kapkara ve derin bir kuyunun ürkütmesinden ve tehdidinden çok yoruldum. Yazmaya, hafif hissetmeye, şaşkınlıkla da olsa kolay şeyleri yapabilmeye ihtiyacım var. Evet, yıllardır birer birer attığım adımlardan sonra 20 adım geriye bir kış oldu ama bu demek değil ki, John Cleesse'in ''silly walk''u gibi 10 adım ileri de atacağım bir gün gelmesin, gelebilir, umarım gelir. Yoğun bir ders günü çıkışında hiç beklemezken bir avm'ye girip, hep internetten baktığım gelinlik modelini deneyecek fiziksel ve ruhsal gücü bulup, kendimi hiç fena hissetmediğim ve ertesi günü gidip o beyaz elbiseyi aldığımız geçen haftasonu gibi, aşılmaz bir nokta bir anda hafifçe aşılabiliyor, hatta keyifle.

 

  Dizilerde Glow'a başladığımız gibi bitirdik. Ben sonra The Last Czsar'ı monarşiye ve gerçek hikayelere duyduğum tutkuyla hemen bitirdim. Fakat yazbaşında annemi de sardırdığım, kendim de dadandığım Jane the Virgin asıl eğlencemiz oldu, Brezilya dizileriyle dalga geçerken tüm klişeleri çok tatlı bir şekilde gerçekleştiren bir Brezilya dizisi, dalga geçmek için açıp müptelası olmayı beklemiyordum. Netflix her mevsimin olmazsa olmazı oldu bile. Yaz gerçekten güzel, ihtiyaç duyduğum kadar temiz ve açık bir gökyüzü var, kuş sesleri ve cırcır böceği sesleri var, soğuk kahve ve soğuk su var, ben bu basit ve hafif şeyleri çok özlemiştim, yeterli ve teşekkür ederim.

9 Nisan 2019 Salı

Baharın başlangıcı gibi

   Tüm yüksek inişler ve çıkışlar ile düz bir çizgiyi tutturmaya çalışan ve ''Nasılsın?'' sorusuna düşünüp düşünüp ''Fena değil.'' cevabını verdiren sevgili hayat, yazmadığım iki ay boyunca da bildiği gibi devam etti. Şubat'ın sihri ve hafifliği, Mart'ta yerini sebepsiz bir ağırlığa, sık sık gelen endişe ve kedere bıraktı. Çok güzel ve hafif olan Şubat için değerdi, ağır ve yıpratıcı Mart. Bu düzensizlik bende uzaktan baktığımda bir sakinleşme yaratıyor. Artık anksiyetenin, aniden gelen uykusuz gecelerin, çok kolay bir şeyi bile yapamaz hale gelmenin kalıcı olmadığını biliyorum. Kendimden biliyorum ki bu bilmenin en iyi şeklidir. Geliyor ve geçecek. 
 

  How I met your mother'ı izlemeye tekrar başladık. 24-25 yaşımdayken izlediğimde bu kadar hakkını verememiş olabilirim, özellikle ilk sezonları ne güzelmiş, 32-33 yaşımda tekrar izliyorum, karakterlerle aynı yaştayım, çok garip bir his. İzlediğim çoğu dizideki karakterlerin yaşlarıyla kendi yaşımı (ve elbette sevdiklerimin yaşlarını) ve hayatlarımızı kıyaslıyorum. Bu sanırım büyümenin getirdiklerinden. Grace and Frankie'yi bilmem kaçıncı kez uyku öncesi izlemeye devam ediyorum. Bu kızlar bana çok büyük bir huzur ve güven veriyor, onlarda çok iyi tanıdığım bir anne kızı görüyorum. Yanımdaki anneme (kızıma) gülümsüyorum.
 

  Havalar da benim gibi kararsız. Çok güzel, güneşli günlerin arasında serpiştirilmiş gri ve kasvetli günler var ama artık sorun değil, kış bitti, gerçekten bitti. Benim için Ocak gibi bitmişti, gözümde o kadar fazla büyüttüm ki (Her kış öncesi, en zor kışımı beklerim ve öyle de olur.) bitmek bilmedi, aralarda çok güzel zamanlar da vardı, çok konforlu, huzurlu günler de. Onları bir ara hatırlayıp yazmam gerek. Yazmadan anlamıyorum.

Evde uzun ve ağrılı bir regl günü, fakat ihtiyacım olan her şeye sahibim. Huzurlu bir uykuyu izledim, bir kedi ve bir anne birlikte. Biraz Sabrina izledim. Sonra biraz daha onları izledim. Isındım, yedim, ısındım, yedim. Şimdilik ve sonrasında da bu, yeterlidir, benim için sihirlidir, teşekkür ederim.

13 Şubat 2019 Çarşamba

Her şeyin sihirlendiği gün

  Bir buçuk yıldır yapamadığın o şeyi yapabildiğin, soğuk ama güneşli, bitkin ama huzurlu Pazartesi gününü unutma. Sabahın erken saatinde iki kırmızı pelerinli kız, her şeyi halletmenizi, sonra çayla ısınmanızı, kendini nasıl da ferahlamış hissettiğini unutma. Gelip için rahat bir şekilde dinlendiğini, uyuyup ısındığını, ne yapman gerektiğini öğrendiğini, uzun zaman sonra bilinçli ve iyi olmaya hazır hissettiğini unutma.

  Ve bunları ne olmadan yaptığını. Aylar sonra. Bu bir sihirdir ve bundan sonra bir şeyler kötüye bile gitse, bu benimle kalacaktır. Teşekkür ederim. Bunu okuyan herkese, satırların sonunda şükredecek büyük iyilikler dilerim.

 
 

8 Şubat 2019 Cuma

Şeylerin ilginç şekilde iyileşmesi

  Geçtiğimiz ay içinde iyice dibe vurup, 10 gün kadar önce doktoruma ve eczacı arkadaşıma artık dayanamadığımı, düzelmemekten yorulduğumu yazdıktan sonra, tuhaf bir biçimde hafifledim. Birisi demişti ''Yeter diye bağırmadan düze çıkılmıyor'' diye. Tam düze çıkmadım (Belki tam düz yoktur) Ama 10 gün içinde kendimi daha iyi hissetmeye, daha kolay nefes almaya, daha az ilaç almaya başladım. Açan güneşin ve ısınan havanın da yardımı oldu bu duruma. Bunu yapmayı beklemezken yapabildiğimi görmek beni hep mutlu eder, yine çok mutlu etti. Şeylerin beklenmedik bir biçimde yoluna girebildiğini unutmamam gerekiyor.

 

  Sonra her şey güzel giderken bağışıklığım yine çok düştü, ne olduğunu hala anlamadığım ve çok bitkin düşüren gribimsi bir şey oldum, canım annemin doğumgününü yatarak geçirdim. Ne zaman böyle uzun süre boyunca hasta olsam endişe ve stres başlar, doğru takviyeleri almadığım ve kendimi iyi tutamadığım için kaygıyla dolarım. Sayfalar dolusu vitaminler ve doktor makaleleri hakkında okurum ve kafamı iyice karıştırırım. Dünden beri de bunu yapmaktayım. Endişe bir huy haline geldi, gün içinde çekilmez anlar yaratıyor. Bir gün tamamen sağlıklı ve sağlam hissetmeyi ve en yakınlarımın benim için kaygılanmamasını çok, çok istiyorum.
 

Yarın yine uzun ve zor bir gün var önümde, eve geldiğimde bitkin ama rahatlamış olacağım. Böyle günlerde fazladan şükretmek, şanslarımı kendime hatırlatmak iyi geliyor. Hadi güneş aç artık, ışılda, parlat, içimizi aydınlat.


4 Ocak 2019 Cuma

Patronus'umun Etkisi

  Dün Nişantaşı'ndan üşümüş, ıslanmış halde eve geldik. Çok daha ferahlamış hissederek. Kendin gibi olanları öğrenmek, bilmek, yüreğine su serpilmesi ne kıymetli ve eşsiz hisler. Tüm bunlarda yalnız değilim, artık bilinçaltımın diplerine bastırmıyorum, yüzeye çekip çıkartıyorum.

  Korkumla tanışmıştım iki hafta önce, dehşet içinde kalarak. Dün el sıkıştım, oturup dinledim ve anlamaya başladım. Öncesinde ne kadar zorlandığımı, ayaklarımın geri geri gittiğini, yatağıma kaçma isteğimi anlatamam elbette. Ama yaptım. ''Yapabildim'' demenin rahatlığı o kadar büyüktü ki.

  Ve bu yapabilmiş olmak, sonrasında yorgun argın eve dönmek, çok güzel şeyler yemek, demli çaylar içmek, ısınmak, yatağa gömülüp yorularak hak edilmiş bir uykuyu uyumak, benim ''Expecto Patronum!'' diye haykırdıktan sonraki dinlenme ve ödül anımdı. Çok güzel ve rahatlatıcıydı. Bu yolculukta, her zaman hatırlayacağım çok iyi, zor, sonrası rahatlık olan bir adım olarak hatırlayacağım dünkü güzel kış günümüzü. Sonrası Profesör Lupin'in Harry'ye verdiği bir parça çikolata gibi, annemin getirdiği en büyük kupadaki çay.



31 Aralık 2018 Pazartesi

Sen neymişsin böyle 2018

  Bir öncekinde iyi olduğumu yazarken, bir sonrakinde çok kötü hissettiğim, sonra iyiye, sonra kötüye ve bu durumun geneline çok uzaktan bakınca, belki de düz bir çizgi görünüyordur.

  Yılın son günü, oturup tüm yılın aylarına baktım. Her birinde, resmen bir konsept gibi bir perişanlık, bir sarsıntı, bir zorluk olmuş. Stresin etkilerini sonuna kadar yaşadığım bugünlerde, tüm bu stres ağırlığı anlam kazandı. Ocak ayında başlayan, benden bağımsız ama benim hakkımda gelişen gerginlikler, ağlamalar, hem yeni evimin hem atölyenin bana dar hale gelmesi. Rahatsız edilmek, çok fazla hem de. Şubat ayında atölyeye sonradan gelip hepimizin huzurunu kaçıran rezil bir insanın çıkardığı dev rezalet, arkasından benim durduramadığım ağlamalarım ve depresyonum. Mart ayında babamın ameliyatı, korkular, hastanedeki fena görüntüler ve perişanlık. Nisanda atölyeye adapte olma çabası, kafamı toparlayamamam, yakın çevreme güven duyamamam ve hayatımıza yapışıp gitmeyen aptal bir kızın kalkıp hadsizce dükkanımıza gelmesi, sonrasında gerekli ama zor yüzleşmeler. Mayısta tüm bunlardan sonra annemle İtalya'ya gidişimiz kesinlikle yılın güzelliğiydi, belki de tek güzelliği. Sonraki aylar yine zor, Haziran'da tartışmalar, iki yavru serçe bulmamız ile oy kullanma günü arasında olanlar, serçelerden çelimsiz olanı (elbette) bağ kurduğumu hayatta tutamayışımız, sonrası bitmeyen yıpranmalar, ilk defa bu kadar yoğun olan tartışmalar, umutsuzluk. Ailemin evine geldiğim, kafamı toplamaya ve doğru olanı bulmaya çalıştığım, yorucu bir Temmuz. Kendime geldiğim ama bu sefer de stresten bağışıklığımın çuvalladığı Ağustos (Doğumgünümde ateş içinde yatıyor olmam, herkes içerdeyken) Eylül'de yine tartışmalar, stresler ve artık yabancı bir yerde durmanın anksiyetemi coşturuyor olmasıyla yüzleşip, ilk defa Bodrum'da evden pek çıkmadığım, denize girmediğim, sadece fırtına ve yağmuru izlediğim bir tatil. Tatilden döner dönmez, bizi rahat bırakmayan o şeylerin tüm ağırlığıyla üstümüze yığılması, yine bir umutsuzluk. Ekim'in nispeten iyi olması ama terapiye başlamanın da etkisiyle kendimi artık resmen güçsüz hissediyor oluşum, yine de çok şükür annemi Bodrum'a yollayabilecek kadar kendimde olmam (Yılın ikinci güzel olayıdır) Kasım'da çok yalnız hissettiğim, Şeker'in hep ağlayıp miyavladığı, kıştan çok korktuğum iki hafta, sonrasında aile evine tekrar çok ihtiyaç duymam ve kendimi burada bakıma almam. Aralık, bu ay için söyleyecek mantıklı açıklamalarım yok, her şey zordu, sonuncu terapi ve ortaya çıkardıkları en zordu, baş edemiyorum şimdilik. Bu Aralık ayında yılbaşı coşkusu, renkleri, heyecanı hiç olmadı. Suyun üstünde kalma çabam vardı sadece.

  İşte benim için bu yılın dökümü, hemen her ayı işaretleyecek zor bir olay ve çevresinde gelişenler, fiziksel etkileri. Fakat yazarken fark ediyorum, çoğu iyi bir şekilde bitmiş. Ocak ve Şubat'ta benim çevremde gelişen o haksızlıklar, yanlış anlamalar ve üstüme gelmeler bitti, yüzleşildi ve gerekli mesafeler kondu. Atölyedeki o pis insan çıkıp gitti, etkisi uzun sürdü ama bir daha görmeyeceğim. Babamın ameliyatı en iyi şekilde sonuçlandı, sağlıklı ve iyi. (Çok şükür ki annem ve babam benden fiziksel ve ruhsal olarak güçlüler, sırtımı dayayabileceğim bir ailem var) Evimiz güvenli bir sığınak ve ihtiyaç duydukça gelip güvende kalabiliyorum. Netflix'e ve Meditopia app'ine ayrı bir şükür, gecelerimize ve günlerime ayrı bir anlam ve iyilik katıyorlar. İtalya gezimiz, bunu bu senenin ve pek çok senenin en çok istediğim hayalinin gerçekleşmesi olarak, hep şükranla anacağım.

  Ne varsa yazdım, belki okuyanlara da zorluklarla baş etmelerinde, baş edemeyip sadece geçmelerini beklemelerinde destek olur. Bana umutsuz anksiyete anlarımda böyle şeyleri okumak çok iyi geliyor. Başkaları da yaşamış, yaşıyor ve hepsi geçecek, hep geçti.

  Şimdi akşam olurken, yine yoğun stres sonucu bağışıklığım düşmüş halde yatıyorum, ailem sofrayı hazırlıyor, Evrim işten çıkıp gelecek, ben daha iyi görünmeye ve hissetmeye çalışacağım. Odamızda ışıklar yanıyor, yeni yıldan tek dileğim sağlam olmak. Önce ruhsal, sonra fiziksel (ya da mümkünse, hayal bu ya ikisi aynı anda olsa keşke) sağlamlık diliyorum. Hepimiz için.

19 Aralık 2018 Çarşamba

Yeterli, iyi

Uzaktan tanıdığım ve çok zor bir hayatı olan bir hanım şöyle yazmıştı: ''Dertlerim ''yeter!'' diye bağırmadan dinmiyor.'' Çok etkilenmiştim, çok hissetmiştim ne demek istediğini.

 

 Ne zaman ''Yeter'' diye söylensem ve sonra her şey yavaşça dinse, sakinlese bunu hatırlarım. Geçen hafta Salı günü sanırım benim yeter noktamdı. Bağırdım, daraldım (Hepsi içimden, içime içime) Sonraki gün şaşırtıcı şekilde ferah ve sadeydi, epeydir özlediğim biçimde. Sonraki gün atölyede çalıştım, öğrencileri motive ettim, içim huzurlu eve döndüm. Sonraki gün güzel yemekler ve güzel filmlerle dinlendim. Bu şekilde kimbilir kaçıncı kez ''şeylerin tuhaf bir biçimde yoluna girmesi'' durumunu tecrübe ettim. Dileğim de oydu aslında, her zaman budur ve yeterlidir.


  Haftasonu içimi yumuşatacak şekilde romantik, iki kişilik ve sakin bir kış haftasonuydu. Sarılmanın her şeyi unutturan ve zihnimi temizleyen büyüsü ile. Mekansal sorunlarım var, bunlar yıllardır var ve beni daraltması azalıp artıyor sadece, bunu konuşarak ya da telkinle çözemeyeceğimi biliyorum. Getirildiği farklı ve alışık olmadığı evde sabahlara kadar bağırarak miyavlayan kedimden hiç farkım yok, çoğu zaman garipsediğimiz ve alışmayı reddettiğimiz şeyler benzer onunla. Kasım sonunda bizim evde kendini mahsur hissettiği o 2 hafta, benim birkaç yıldır hissettiğim her şeyin özetiydi. ''Sus kızım sus artık'' diye söylenirken, bir yandan da benim yerime de isyan edebildiği için rahatlıyordum. Bunları bir insana, hem de benimle aynı şeyleri hayal etmiş bir insana mantıklı biçimde izah etmem imkansız, sadece hayvanların içgüdüsü ve sezgisi gibi, alıştığım huzuru ve alıştığım ışıkları, havayı istiyorum. Değişiklikten derin bir ızdırap ve sıkıntı duyuyorum. Bunun bir huy olmamasını, geçici bir ruh hali olmasını yıllarca diledim. Artık dilemiyorum ve beklemiyorum, zamanın ve ihtiyaçların gereklerini yaşıyorum ve bu da yeterlidir.

İyi bir ruh halinde yazabilmeyi istemiştim, uzun bir süre iyi ruh halleriyle eskisi kadar verimli yazabilmek istiyorum. Dışarda yılın ilk karı az az yağdı, demli çayımdan büyük bir yudum içtim, fonda Doc Martin'in huzurlu müziği var. Bunlar da, tıpkı tahmin ettiğiniz gibi, öyledir işte.

11 Aralık 2018 Salı

İyi gelenleri görmeye çalışırken

  Belki şu birkaç haftadır bloguma gelip gelip, eski kış aylarında yazdıklarımı okuduğum ve daha sakin ve iyi zamanlarımı hatırlamaya çalışmam gibi,
  Uzun bir süre sonra dönüp bu zamanda yazdıklarımı okurum. ''Ne kadar uzun, fazla ve iyi şeyler yazmışım'' diye şaşırdığım gibi, 
  Ardı ardına haftalarca anksiyete ve depresyonla baş etmeye çalıştığım, fiziksel olarak etkilerini çok yüksek yaşadığım, bir yandan da atölyeye gidip sorumluluklarımı olduğu kadar yerine getirmeye çalıştığım bu yorgun, düzensiz uykulu, loş odada haftalar süren günler,

  Uzak bir anı ve ''Neyse ki geçti gitti'' haline gelir. Lütfen öyle olsun, daha önce olduğu gibi olsun.
  İyi ki şefkatli şifacım yanımda, tor tor torlayan tüylü çaydanlığım, rahat ve kocaman bu yatak, açık mavi perdeler ve bu odaya çok yakışan bu ışıklar var. Güzel, sağlıklı yemekler ve demli çay var. Netflix, Doc Martin, Sabrina, Kominsky Method gibi çok sevdiğimiz ve iyi gelen diziler var. İyi gelenleri görmeyi seçiyorum.



28 Ekim 2018 Pazar

John Singer Sargent'ın hanımları

  Son aylarda Amerikan ressamlara çok düşkün oldum. Empresyonistlerine ayrı, realist olanlara ayrı, çok sık bakıyorum. Plan ve ışık odaklı resimleri çok öğretici, oldukça da görsel. Bir türlü istediğim gibi portreyi ve elleri çıkartamadığım ''Doğa Ana'' resmim için kadın figür tablolarına bakarken, yine J.S. Sargent'ın ünlü lady ve düşesleri boyadığı tablolarına baktım ve hayran kaldım. Tüller, satenler ve başka bir sürü güzel kumaşı da ne kadar iyi boyadığını hatırladım. Güzel kadınları güzel bir biçimde kaydetmekten büyük keyif aldığını görebiliyorum. Tam da zarif bir hanımefendinin resmine yakışacak ilhamlar bu eserler.

 

 

Bir başka yolculuğundan önce

  Blogumla ilgili en sevdiğim şey (ve yıllardır uzun aralarla da olsa yazma nedenim) geriye dönüp, atlattığım zor ruh hallerimi, o sırada ne yapıyor ve hissediyor olduğumu okumak. Elbette kısa süre sonra bir şeylerin yoluna girmiş ve kendimin daha iyi hale gelmiş olduğunu da okumak, işin en sevdiğim ve umut veren kısmı.
 


  Son iki seneyi okudum demin, aradığım ruh halimi bulamadım bu kütüphanede, sanırım o sırada yine fazla derinlere gömülmüşüm ve yazacak hal bulamamışım. Yine de gayet olağan, hatta neşeli ve mutlu bir olayı kendi çarpık bakışımla ne kadar zor ve duygusal bir hale getirdiğimi çok net hatırlıyorum. Annemi bir ay için Cunda'ya yolcu ediyordum, tıpkı böyle bir sonbahar vakti, iki ay kadar kalmıştı diye hatırlıyorum. O oradayken mutlu olduğu ve iyi geldiği için çok sevinsem de, onu yolcu edeceğim zaman berbat hissediyordum. Kendim dahil en yakınlarımın yolculuğu öncesi berbat hissederim, alışık olduğum konforlu bölgedeki en ufak değişikliği çok tedirgin edici bulurum ve hiçbir şey eski haline dönmeyecek gibi gelir.






  Annem o sene, 2016 kışında Cunda'da kaldıktan sonra gerçekten de hiçbir şey eski haline dönmedi. Hayatımızın farklı, hem biraz daha kalabalık hem biraz daha yalnız bir dönemine geçtik. Şeker için bile her şey değişti. Şimdi o yanımda, yol öncesi giyisilerini topluyor, Şeker ortamızda yarı uykulu etrafı izliyor ve ben boğazımda hafif bir ağrı (yine de halimden hoşnut) yaşadığımız değişimleri ve yola gitmenin getirdiklerini düşünüyorum. İki sene önceki gibi kara kahırlar içinde değilim, neler oldu, neler geçti ve değişti, konforlu alanımızı kurmakta usta kızlar olduk. Şeker'le hangi evde kalacağımıza da karar verebilirsem, bu sefer düşünecek fazla bir sorun yok, gelecek olan çok güzel @mama.cactus fotoğrafları var, bolca D vitamini ve temiz hava var. İyi şeyleri görmeyi seçiyorum.

15 Ekim 2018 Pazartesi

Umulmadık biçimde kolay geçen gün

  Sonra bir mucize olur, gün hiç kaygılandığım gibi geçmez. Hatta başlamaz bile. Çılgınca tembellik yaptığım, keyif yapmanın hakkını verdiğim bir gün olarak geçti gitti işte. Dağınık, kedili ve kocaman yatak, yarı örtülü perde ile loş oda, brokoli çorbası, diziler, filmler, biraz çay, biraz daha çay. Böyle günlerden aralara bolca serpiştirerek devam edebilirim.

 



 





14 Ekim 2018 Pazar

Düşünme biçimini iyileştirme çabası

  Aşırı duygusal halimle gündelik hayatımda oturduğum yerde dramlar yaşamayı sonlandırmayı deniyorum. Bu böyle birden bire bırakılacak bir alışkanlık değil, çarpık bir düşünce biçimi bende yıllardır. Bu yüzden saptadığım her an, sağlıklı bir düşünce ile acı çeken düşünceyi yer değiştirmem gerekiyor. Huzurlu, loş ışıklı odada kalma ve sığınma isteğimi denetim altında tutmam, güvenli bölgemin konforundan çıkıp çok zorlandığım gündelik hayata karışmam gerekiyor. (Nedenini bilmiyorum, sadece gerekiyor işte)

  Bunları yapamadığımda ise, oturup ufak altın rengi defterime ''minnet listesi'' yazıyorum, şükredecek en ufağından büyüğüne o gün olan ne varsa sıralıyorum. (Bunun da bir düşünme biçimi haline gelmesi ve kendiliğinden bunları görüyor olmam gerek) Sıcak loş ışıklı odamdaysam, Şeker'in yumuşacık tüylerini okşuyorum (annemin ipek kolu da aynıdır) ve nerede olursam gidip bir fincan çay içiyorum. ''Her şey geçer'' bu işi çözmüş olanların dediği gibi.

  Bu sonbaharın ve ardından gelecek kışın daha kolay, daha hafif geçmesini dilerim.
 
 

  Şeker'leri annem çekmiş, ben gündelik hayat içinde keyifsizken yollamıştı. Gün içinde bile bir fotoğrafla yanına ışınlanabiliyorum kuzumun. Yarın bir şekilde yine dışarıya karışacağım, bunun ne kadar zor geldiğini anlattığım kimse anlayamaz. Fakat sonra, birkaç gün sonra size geri kavuşacağım, bunun ne kadar büyük bir mutluluk ve neşe olduğunu da, kimseye tam olarak anlatabileceğimi sanmıyorum.

21 Eylül 2018 Cuma

Sussam da konuşsam da aynı

  İki gündür nasıl bir kabusu yaşadık, yaşıyoruz bunu hiç unutmayacağım. Kendim için buraya kaydetmesem bile, ne benim ne de asıl darbeyi alan sevgilimin unutuacağını sanmam. Tatilden geldik ve herkes, her şey üstümüze geldi (Annem hariç, o sadece bizi rahat ettirmekle ve doyurmakla ilgiliydi, her zaman ve her koşulda olduğu gibi.)

  Sevgilimi hiç bu kadar sıkıntılı ve çıkmazda görmemiştim. Bu sabah gerçekten korktum. Yıkılmasından, toparlanamamasından. Geçen kışın aynısı bir sorunlar yumağına girmek en büyük korkum, tatildeyken de hep dönüşümüzde yavaşça buna çekilmekten korkuyordum. Şimdi hızla çekilmiş haldeyiz. Ben bu mis kalpli çocuğu haksızlığa uğramaktan nasıl koruyacağım? Ben kendimi annemi mutlu edip doya doya yaşatacak kadar nasıl sağlam tutacağım? Hiç bilmiyorum. İçimde sesi iyice kısılmış bir iyimser ''Boşver, akışına bırak. Neler neler çözüldü, bunlar da geçer.'' diyor. Onu dinlemek istiyorum. Tatilde topladığım tüm güzel esinti, çimen kokusu, denizden esen rüzgar ve gece vakti kedilerle oturup yıldızları izlemek o kadar uzaklarda ki. Uzun bir süre gözümün önünde ve kalbimin içinde tutmaya karar verdiğim o görüntüleri yakalamaya çalışıyorum.

  Bir mucize olsa, bu senenin sonuna kadar her şeyi toparlayıp Bodrum'a hep birlikte göç etsek. İki ev, bir bahçe. Bu hayale tutunup içimi temiz tutacağım.

  Sussam da, konuşsam da aynı. Bu yüzden ben sadece yazacağım.

9 Eylül 2018 Pazar

Tatilde bile

  Isınma turları, kaydetme denemeleri. Amatör bir kayıt cihazına her gece bir şeyler kaydetmeyi deneyen bir çocuk gibiyim ekran başında, duygularımı ifade etmeyi nereden açıyordum, öylece yaşayıp geçiştirme isteğimi nasıl kapatıyordum? Dur bakalım olmuş mu?

  Bodrum'daki bahçeye çıkan evde 5. tatilimiz. Buraya ilk gelişimiz dahil, her gelişimizde sanki çok uzun yıllardır burada yaşıyormuş gibi hissettim hep. Ufak, rutubetli, eşyasız, dümdüz bir evden bu yeşil bahçeye uyanmak beni hep çok doyurdu. Bodrum'a 32 yıldır geliyorum ama bir kez bile beach'lere, club'lara ve yeni nesil zaman tüketme yerlerine gitmedim, hiç. Burası doğaya ve hayvanlara doyma yerim, ihtiyaç duyduğum tüm basitliğe kavuşma yerim. Gelir gelmez hasta olmayı başardım, hatta dün gece hastaneye gitmeyi kendim isteyecek kadar. 4 gün oldu, henüz denize girmedim ve pek imkan da yok. Ama bunlar ancak bu kadar sorun olamazdı, olmuyor. 180 derece gökyüzünü ve dağları izleyebiliyorum, yıllardır zar zor vedalaştığım kedileri hayatta buluyorum, üstüne yeni çıkan yavru mahsülleri de, bahçede elimde ekmek-süt-labne karışımını kaplara pay ederek ilerliyorum, onların şapırtıları koro gibi yükselirken bir kupa çay alıp evin önündeki taşlığa oturuyorum. Okumak için getirdiklerim öylece duruyor, gökyüzünü ve dağları izlemek tüm konsantrasyonumu topluyor, derin bir nefes alıp ''Çok şükür'' diyorum. Eminim ki ananem hissediyor bu iç çekişimi ve şükretmemi. Ben bir yıldır gördüğüm, kokladığım, yediğim her şeyi onun için de yapıyorum. Aklıma gelmediği hiçbir güzellik yok, bir parçası benim gözlerimden etrafı seyrediyor, bazen onun sesiyle ve ünlemleriyle konuşuyorum, tanıyanlar ''Aaa aynı Jale teyzem'' diyor, içimden ''Tabii ya eşek kafalı, kim olacaktı?'' diyorum, dışımdan gülümsüyorum öyle. Onun gibi.
   Henüz rüzgar hiç dinmedi Yalıkavak'ta, estikçe esiyor, arada sarsıp can sıkıyor, arada sersem ediyor. Gölköy'de böyle çılgın rüzgarlara hiç denk gelmezdim, gerçi o zamanlar Temmuz; en geç Ağustos'ta tatilimizi bitirip dönmüş olurduk. Son yıllarda tüm yaz çalışıyoruz (Bak buraya yeni öğrencilerimden ve çalışma tempomdan hiç bahsetmedim, halbuki beni ayakta tutan o koşturmayı da anlatmalıyım) Neyse işte artık tatillerimiz hep sonbaharda, hep sıcağın denizlerden ve bitki örtüsünden çekildiği zamanlarda. Biraz geçmesini istemediğim yazın eteklerinden tutup çekiştiriyor gibi hissediyorum kendimi. ''Dur dur gitme, az daha kal'' diyerek, rüzgarla birlikte peşinden koşuyorum.

  Elbette kışa hiç hazır değilim. Duygusal çalkantıları ve irili ufaklı yıkıntıları olan kimsenin de, pek hazır olacağını sanmam. Biraz daha yaz.

4 Eylül 2018 Salı

Yazmaya tekrar başladım

  Uzun süren bir tıkanıklıktı, zihnimden ellerime ve en çok da yazma isteğime her yeri tıkadı. Önce yaşadığım dramalı sıkıntılar, sonra uzun sağlık süreçleri ve en sonunda geçen Haziran canım ananemi kaybetmek tıkadı beni. Sessizleştim, kapandım, sustum. Sesi çıkmayacak kadar acı çekmek nasıl bir şeymiş yaşadım. Derdimi anlattığım zamanlarda ise ya en yakınlarımla kavga eder, ya anlaşılmaz, ya öfkeden ve acıdan köpürür oldum. Geçmedi, azaldı. Buraya yazmayı çok istedim, çok özledim ama o kötü ve bunalımlı psikoloji içindeyken sanırım kendimi o halde kaydetmek de istemedim.
  
  Zaman her şeyin ilacı. Her halin. Bu sene olanlara hiç gerek yoktu ama stresler ve sıkıntılar ardı ardına olmaya devam etti (streslerin ve sıkıntıların ortak özelliği, gelince ardı ardına gelmeleridir) Ben en sonunda tekrar tedavi olması gereken anksiyetem, ilk kez yaşamaya başladığım agora fobim ve yer yer koyulaşan depresyonum ile kalakaldım. Bunları 11 yıldır sürekli yaşamak beni kendimin uzmanı yaptı artık. Ne zaman bastıklarını ve neler yaparak kalktıklarını biliyorum, elimden geldiği kadar iyi ediyorum ruhumu. Birileri gelip bozuyor, ben yine iyi ediyorum. İyi olmaya gerçekten inanıyor olmalıyım.

  Geçen doğumgünümde Elif altın yaldızlı bir defter hediye etti. Önce ona yazarak dökülmeye başladım. Her gün minnet duyduğunuz en ufak şeyin bile listesini yapmayı öneriyordu güvendiğim bir doktor, bunu 3 hafta boyunca yapınca psikolojide hatta beynin yapısında ciddi gelişimler not edilmiş. Bunu o defterde yapmaya başladım, en miniğinden en kocamanına o gün içimi minnetle dolduran her şeyi yazıyorum, iyi geliyor.


  Buraya yazmak aklımda hep evirip çevirdiğim, son zamanlarda ise sabırsızlıkla beklediğim bir gelişimdi, en sonunda hazırım. Hatta sağanak gibi döküleceğim ne çok şeyim var, hepsine sıra gelmeli. Annemle Roma'ya, Floransa'ya gittik, en güzel hayalim gerçek oldu, bunu uzunca yazmalıyım, kızımın neşesini, gördüklerimin kusursuzluğunu kaydetmeliyim.

  Çok özlediğim blog dostlarım var, neler yaptıklarını, benim gibi kopup kopmadıklarını, satırlarını merak ediyorum. Yavaş yavaş onları da ziyaret edeceğim.

  Kendimle ilgili yaptığım en iyi şey her zaman yazmak, belgelemek ve kaydetmek oldu. Buna ihtiyacım var. Bunu özledim. Eylül ayı geldi ve beni kendime getirmekle başladı güzelliklerine. Temiz rüzgarlar ve bir fincan çay ile...