23 Kasım 2011 Çarşamba
olmayan kelimelerden, emek ne demek
18 Kasım 2011 Cuma
mama wolf
birisi gitarını tıngırdatıyor. birisi ritm tutuyor parmak şıklatarak. titrek sesli adam başlıyor duasına. doğaya dua. ve birkaçı yavaştan başlıyor rüzgar sesi çıkarmaya sonra. biz bir kurt sürüsüyüz şimdi. en hızlıdan daha hızlı koşabiliriz. dolunayda silüetlerimizi gördüm, seslerimizi duydum. dört ayaklı olanın içgüdüsel hayatta kalışını hayranlıkla izledim. hepimiz uyurken başımızda bekledi, tüm gece. ve ben bu sürüde, en sakin, en temiz uykumu uyudum. hiç üşümeden. hiç düşünmeden.
hey,mama wolf...
hey,mama wolf...
15 Kasım 2011 Salı
13 Kasım 2011 Pazar
hayal ürünü
yazdığım çoğu şeyin hiç var olmayan birine, ya da daha doğrusu, var olduğunu henüz bilmediğim, fark etmediğim birine olduğunu söylemiş miydim? söylüyorum. eğer ismi olan birisi için birşey yazıyorsam, ismini veririm, noktalı virgül koyarım ve yazarım.
kütüphanemin bir rafı, yıllardır yazdığım, bitmiş defterlerle dolu. ve onların her bir sayfası, hayali bir karaktere yazılmıştı. çoğu zaman hayali birine olan biteni anlatmak, yardım istemek, çağırmak daha kolay benim için. en kolayı da hayali birini sevmek, kendi yarattığım, yok etmeye kalkamadığım. bu sayfa da, o sayfaların devamı sadece.
kütüphanemin bir rafı, yıllardır yazdığım, bitmiş defterlerle dolu. ve onların her bir sayfası, hayali bir karaktere yazılmıştı. çoğu zaman hayali birine olan biteni anlatmak, yardım istemek, çağırmak daha kolay benim için. en kolayı da hayali birini sevmek, kendi yarattığım, yok etmeye kalkamadığım. bu sayfa da, o sayfaların devamı sadece.
11 Kasım 2011 Cuma
benim kedim değilsin, ama olmanı çok isterdim.
iki gün önce evime geldi. sadece misafir olarak, yeni bir eve gönderilmeden hemen önce.
pek çok kedinin gözlerine baktım şimdiye dek, uzun uzun. pek çok kedinin başından kuyruk ucuna, sakin sakin sevdim. sadece bir tanesiyle beraber uyudum, o da kendi kedimdi.
ben bu kediye aşık oldum. gerçekten, kalbinin hızlı hızlı çarpmasını sağlayan, her an yüzünü görmek zorunda hissettiğin, her hareketinin büyüleyici geldiği o his, o hissi içimde hissediyorum bu kediye bakarken. yaşadığı travmalar, hareketlerindeki siyam zerafeti ve asilliği, tüm geceyi karnımda, dizlerimde geçirmiş olması.. nasıl böyle bağlandım, nasıl vereceğim onu ellerimle yeni sahibine..
hayatımdaki izleri kaydettiğim bu sayfaya, bir siyam beyefendisinin bu sabah çektiğim fotoğraflarını da kaydetmeliyim.
sevgili hemcinslerim..
bir kıza pislik gibi davranmak, bazı erkekler için imkansız, bazıları için çok kolay, bazıları için psikolojik temelleri olan bir davranış bozukluğu, bazıları içinse bir var olma biçimi - bilinçsiz bir eylemler bütünüdür.
bir kızı gerçekten değerli ve özel hissettirmek de aynı şekilde, bazı erkekler için imkansız, bazıları için çok kolay, bazıları için psikolojik temelleri olan bir davranış bozukluğu, bazıları içinse bir var olma biçimi - bilinçsiz bir eylemler bütünüdür.
sizin şansınız tamamen, karşınıza hangisinin çıktığı ve bu durumla nasıl idare ettiğinizle alakalıdır.
bir kızı gerçekten değerli ve özel hissettirmek de aynı şekilde, bazı erkekler için imkansız, bazıları için çok kolay, bazıları için psikolojik temelleri olan bir davranış bozukluğu, bazıları içinse bir var olma biçimi - bilinçsiz bir eylemler bütünüdür.
sizin şansınız tamamen, karşınıza hangisinin çıktığı ve bu durumla nasıl idare ettiğinizle alakalıdır.
10 Kasım 2011 Perşembe
6 Kasım 2011 Pazar
soyut ve renkli kompozisyon
inan yakında gideceğim buralardan. ait olmak için yeni bir alan arıyorum. kendimi adamak için. bir şeyleri devirmek ve kırmak için, sonra temizlemek ve çöpe dökmek için. yeni bir alana ihtiyacım var. alanları tüketiyorum. insanları tükettiğimden daha fazla. zaten alanlara bağlanıyorum genelde. (insanlar yine baş edemiyor onlarla) ve iyi hissettiriyor, erkek gibi hissettiriyor. erkek gibi hissetmek, en sevdiğim hislerden biri. çünkü kendimde bulunmayan herhangi bir kavram işte. leylak rengi olan da aynı etkiyi yapıyor, başımı kaldırıp tavana bakıyorum ve orada karşılıklı dizilmiş iki sıra ağacın birbirine dokunduğunu görüyorum. (bunu biraz daha netleştirmek isterdim ama baktığım yerden ancak bu kadar net)
ve nostalji bana neyi düşündürüyor biliyor musun? nasıl şuan 20'li yıllar, hatta 50'li yıllar siyah beyazsa, 'vintage'sa, eskiyse, birgün, biz de öyle olacağız, geriye dönüp özlemle bakılan yıllara ait. insanlar diyecek ki, ''2000li yılların başında... herşey ne kadar sihirliymiş, şimdi o ruhtan eser yok'' ve kendilerini bu yüzyıla ait hissetmek için, şimdi çok sıradan olan giysilerimizi giyecekler. ki bu giysilerin çoğu da bir önceki yıllara ait hissetmek için seçildiği varsayılırsa, aslında zaman ileri değil geriye akıyor. içindeki küçük einstein çok heyecanlandı birden bu düşünceyle, ve kocaman dilini çıkarıp nanik yaptı içimdeki paralel evrene.
sevgili torunumun torunu, senin için sakladığım gri-yeşil deri ceketi, lütfen çizgili tişört ve siyah dar pantolonla giy, ve lütfen, lütfen kırmızı ruj sür, mat, mükemmel bir kırmızı rujun olsun. eğer erkeksen, torunumun torunu, yine yap bunları, ama rica ederim kırmızı ruj sürme. eğer çok istiyorsan torunumun erkek torunu, sür tabii ki, ne istersen onu sür hatta. ailen her şekilde seni çok güzel bulacaktır. çünkü ben hepsine bunu öğreteceğim, ''çok güzel bulmaktan ve bunu hissettirmekten asla vazgeçme'' diyeceğim onlara, çok sevmelerini sağlayacağım karşılarına çıkan herkesi.
''ancak kendimizde olmayan bizi tümüyle kendimize verir.'' kimin söylediğini hatırlamıyorum, çok sevdiğim biriydi büyük ihtimalle. kendimde olmayanın peşindeyim, arka koltukta başımı cama yaslayıp gökyüzünü izlerken, arada geçen sokak lambalarının ışığı arabanın içinde yelkovan gibi dönerken, tüm yol boyunca, hep... kendimde olmayan bütün her şeyi biliyorum ve sanki yaptığım, onların peşinden gitmek, bütün soyutların ve renklilerin. sizi şimdiden çok seviyorum, eminim çok güzel olacaksınız. umarım beni kendime verirsiniz.
4 Kasım 2011 Cuma
bloke
bloglarınıza yorum yapamıyorum. sürekli aynı hata mesajını veriyor. ve ben de sürekli yorum yazmayı deniyorum, aynı yorumları o kadar çok yazmayı denedim ki ezberledim sonunda. bakın aynen buraya da yazıyorum.
yaprak, gerçekten çok başarılı denemeler bunlar. özellikle sonuncu, gökyüzüne bakan kedi, o kadar çok şey çağrıştırıyor ki, direk duvarkağıdım yaptım. zaten duvarkağıtlarım genelde senin fotoğraflarından oluşuyor, çektiğin herşeyde bir ruh var.
peluş, demin seni ellerimle o otobüse bindirdim. şuan otobüsün ikinci katında, mutlulukla boğazı izleyerek abur cuburlarını yediğini düşünüyorum, gülümsüyorum istemsiz. istanbul'da olduğun günler bana da çok iyi geldi.
emek, goya beni çok tırstırıyor, korka korka bakıyorum bloguna. ama bakmaktan da kendimi alamıyorum. sanki şimdi yazdıklarının içeriği değişecek, daha bir karanlık, mistik hal alacak gibi geliyor. ayrıca ikinci yorumum da, kırgın olduğun ben miyim, gel kafamı kır ama kırgın olma.
oh sonunda yazdım yorumlarımı. tabi eğer yazılarımı da aynı hata mesajıyla yayınlayamıyorsam, suratım iki lob şeklinde şekil alacak.
yaprak, gerçekten çok başarılı denemeler bunlar. özellikle sonuncu, gökyüzüne bakan kedi, o kadar çok şey çağrıştırıyor ki, direk duvarkağıdım yaptım. zaten duvarkağıtlarım genelde senin fotoğraflarından oluşuyor, çektiğin herşeyde bir ruh var.
peluş, demin seni ellerimle o otobüse bindirdim. şuan otobüsün ikinci katında, mutlulukla boğazı izleyerek abur cuburlarını yediğini düşünüyorum, gülümsüyorum istemsiz. istanbul'da olduğun günler bana da çok iyi geldi.
emek, goya beni çok tırstırıyor, korka korka bakıyorum bloguna. ama bakmaktan da kendimi alamıyorum. sanki şimdi yazdıklarının içeriği değişecek, daha bir karanlık, mistik hal alacak gibi geliyor. ayrıca ikinci yorumum da, kırgın olduğun ben miyim, gel kafamı kır ama kırgın olma.
oh sonunda yazdım yorumlarımı. tabi eğer yazılarımı da aynı hata mesajıyla yayınlayamıyorsam, suratım iki lob şeklinde şekil alacak.
31 Ekim 2011 Pazartesi
azgın bir aygırın sırtında, baloncuklar içinde
''sebepsiz iç çekişlerim
azgın bir aygırın sırtında
dönüyor dünya ve
salyalarıyla ağzında''
.....dedi emek ve yine döküverdi hislerimizi kelimelere. bizim kelimelerimiz öyle soyutlaşır ki bazen, bizden başka kimse anlamaz ne anlatmak istediğimizi. ve aynı şekilde hiç tanımadığımız insanlar o kadar iyi anlar ki bizi, onlara o an aşık oluruz. biz çok kolay aşık oluruz. çünkü hayatımıza giren ilk erkekler sevmedi bizi o kadar fazla, çirkiniz, çirkiniz...
ve ben bugün istiklal caddesinde tek başıma yürürken gülümsüyordum. elimde büyük boy bir kahve bardağıyla ally mc beal olmaya çok yakındım, ama kafamdaki kocaman dağınık topuz ve kısa kahküllerimi zapt eden eşarpla ve deliye benzediğim küpelerimle de bir o kadar uzaktım, şık bir avukat olmaktan. zaten şık bir avukat olmaktansa saçı sakalı birbirine girmiş bir ressam olmayı tercih ederdim, o yüzden elimdeki kahveyle gittim atölyeme, gerçekten kötü görünen iki resim yaptım. iki yavru kedi kucağımdaydı, arada birisi usul usul osuruyor, birisi usul usul elimi emiyordu beni annesi sanarak. yavru kedilerle paylaştığım bir atölyede, ben en mutluyum. tüm belirsizliklerin önemini yitirdiği an, o an. ve ben bir süredir sessizliğe gömülmemi sağlayan o belirsizliklerle yaşamayı öğrenmekteyim.
cumartesi gecesi aşıktım ben. cuma gecesi çok mutsuz ve öfkeliydim. pazar sabahı uykusuz ve mutluydum. pazartesi normale döndüm. artık alışmam gerek bu iniş-çıkışlara. onun ritmi bu. o gelmeden hemen önce sürülen ruj, buz gibi olan eller, onun dudakları, onun yanakları, benim saçlarım, hepsi büyük karmaşık bir kütle içimde. o kütle bazen çığ gibi iniyor karnımdaki ufak köye, bazen mavi-pembe bir baloncuk gibi yükseliyor beynimdeki gri gökyüzüne, ve inanın ben kafiyelerden hiç hoşlanmam.
24 Ekim 2011 Pazartesi
tek parça
neden yazmıyorsun dedi, içimden gelmiyor dedim. kaydetmezsem olanları, silinecek gibi geliyor. korkuyorum ileriye taşıyamamaktan, anlık hislerimi. bu yüzden yazıyorum çoğu zaman buraya.
bugünlerde ise, bu yüzden yazmıyorum. kaydetmezsem, bu hisler silinir belki, ileri taşınmaz. ben yine, sağlam kalırım.
bugünlerde ise, bu yüzden yazmıyorum. kaydetmezsem, bu hisler silinir belki, ileri taşınmaz. ben yine, sağlam kalırım.
18 Ekim 2011 Salı
sefil ve muhteşem
şuan İzmir'de arkadaşlarımın evinde, üzerimde üç kat battaniyeyle oturuyorum. onlar çoktan yattı, ben loş ışıkta bir süre tavsiye ettikleri diziyi izledim. İzmir'de herşey öyle huzur verici ki. sefil bir gün geçirdik ama, bu bile bozamıyor bugünün kusursuzluğunu. evet bodrum'dan kiralayıp geldiğimiz arabanın anahtarını Ikea'da kaybettik, oturduğumuz koltukları, yattığımız yatakları, cafe'yi, otoparkı en az altı defa aradık, en sonunda yere çöküp kahve içip zencefilli kurabiye yerken gülme krizine girdik, ve arabamız çekici araca yüklenirken arkasından el salladık ama... tüm bu anları yaşarken hepsinin ne kadar değerli olduğunu biliyordum.
ayrıca, buz gibi hava yüzünden aldığımız ponponlu berelerimiz çok şeker.
ayrıca, buz gibi hava yüzünden aldığımız ponponlu berelerimiz çok şeker.
13 Ekim 2011 Perşembe
artık çok genç değilsin.
böyle gecelerde, tüm perişanlığım ve sefaletimle eve dönüp, aynada sıvışmış makyajım ve dağınık saçımla karşılaşınca kendi kendime hep aynı cümle tekrarlanıyor içimde. ''ööf sus!'' diyorum. ama saatler önce gözüme çektiğim kalemin, aralarına dolduğu iki çizgi resmen orda işte, görüyorum onları. ve içkiye eskisi gibi tahammül edemiyor midem. çoğu zaman içimde bile tutamıyorum. ve hepsinden önemlisi, beklentilerim. sevgiye inanmayan, dahası önemsemeyen halim çok gerilerde kaldı. bu gece sevgilimin bir arkadaşı geldi ve kızarkadaşının portresini çizmemi istedi, kızın doğumgünü için. çok fazla işim vardı, yetişemezdi ama herşeyi bir yana bırakıp onu çizdim eve gelir gelmez. eskiden olsa omuz silkerdim, o kadar erimezdim en azından. şimdi bir erkeğin bir kızı mutlu etmek için uğraşması o kadar çok şey ifade ediyor ki.
hayatımda yeni bir dönem başlıyor. okul yılları bitti. bir sürü mekanı kaldıramaz oldum. kendimi çok huzurlu hissettiğim birkaç evde, bazı arkadaşlarla, bazı kedilerle, bazı fincanlarla olmayı tercih eder oldum. ama yine de canlı müziğe, içkiye ve kızarmış,berbat yiyeceklere çok yerim var. demek ki artık çok genç değilim, ama yine de çok geç değil.
hayatımda yeni bir dönem başlıyor. okul yılları bitti. bir sürü mekanı kaldıramaz oldum. kendimi çok huzurlu hissettiğim birkaç evde, bazı arkadaşlarla, bazı kedilerle, bazı fincanlarla olmayı tercih eder oldum. ama yine de canlı müziğe, içkiye ve kızarmış,berbat yiyeceklere çok yerim var. demek ki artık çok genç değilim, ama yine de çok geç değil.
hiç hoş değil
demin 15 liralık martini'leri kustum.
öncesinde unsuz fransız kurabiyesi ve böğürtlenli muffin yemiştim cafe nero'da. fincan fincan da çay içmiştim.
kendimden çok hoşnut olabilirdim şuan. fakat güzelim şeyler rahat duramadılar içerde.
öncesinde unsuz fransız kurabiyesi ve böğürtlenli muffin yemiştim cafe nero'da. fincan fincan da çay içmiştim.
kendimden çok hoşnut olabilirdim şuan. fakat güzelim şeyler rahat duramadılar içerde.
11 Ekim 2011 Salı
fon müziği nico'dan these days
mevsim normalleri beni de kendi normallerime getirdi, boğazım yerinden sökülüyor birkaç gündür. ve hasta hasta yatarken, en sevdiğim blogları okuyorum ve yorum bile yapacak kadar cümle toparlayamıyorum. en sonunda 'zencefil mucizesi'nden sonra, bugün kendime geldim, ballı ve limonlu çayımı aldım, şimdi sevgili bloglarımı tekrar gözden geçireceğim. ama hemen öncesinde, size zencefilden bahsedeceğim. boğazımın acısından aklımın çıktığı günlerde, emek bana zencefil yememi söylemişti. dün, babam bu patates gibi görünen tuhaf bitkiden getirdi, ağzıma bir parça atmamla az kalsın çıkarıyordum. mentollü acı biber resmen, her yeri yakıyor. ben kendisini bal ve limonla yapılmış çay halinde içtim, herhalde hiç geçmeyecek dediğim boğaz ağrısı tamamen geçmiş durumda şuan. burdan emeğe ve zencefile teşekkür ediyorum, canımsınız.
şimdi önümüzde bir düğün var. benim için çok önemli bir düğün, yıllardır aramıza türlü mesafenin ve uzaklaşmanın girdiği çocukluk arkadaşımın düğünü. pek değerli hasan bey'in abisi oktay bey evleniyor. bundan önce gittiğim bir başka çocukluk arkadaşımın düğününde o kadar çok ağlamıştım ki, sonunda fenalaşmayayım diye gelip oturtmuşlardı. düğünlerde bana tuhaf bir hal geliyor, eğer evlenen kişiler gerçekten yakınımsa tabi. şimdi yeni aldığım uçuk pembe elbisenin altına annemin dolabından uygun ayakkabı bulmalıyım. belki cansu'nun annesinin ona verdiği ayakkabıları ödünç alırım, anlattığına göre benim elbiseye çok uyacak gibiler. topuklu ayakkabılarınızı saklayın, aranıyorum.
ve sonrasında.. kendimi resmen adamayı düşündüğüm yeni tablolar var. onlarla başbaşa kalmak için sabırsızlanıyorum.
şimdi önümüzde bir düğün var. benim için çok önemli bir düğün, yıllardır aramıza türlü mesafenin ve uzaklaşmanın girdiği çocukluk arkadaşımın düğünü. pek değerli hasan bey'in abisi oktay bey evleniyor. bundan önce gittiğim bir başka çocukluk arkadaşımın düğününde o kadar çok ağlamıştım ki, sonunda fenalaşmayayım diye gelip oturtmuşlardı. düğünlerde bana tuhaf bir hal geliyor, eğer evlenen kişiler gerçekten yakınımsa tabi. şimdi yeni aldığım uçuk pembe elbisenin altına annemin dolabından uygun ayakkabı bulmalıyım. belki cansu'nun annesinin ona verdiği ayakkabıları ödünç alırım, anlattığına göre benim elbiseye çok uyacak gibiler. topuklu ayakkabılarınızı saklayın, aranıyorum.
ve sonrasında.. kendimi resmen adamayı düşündüğüm yeni tablolar var. onlarla başbaşa kalmak için sabırsızlanıyorum.
2 Ekim 2011 Pazar
transparan etkisi
''I should have seen it when my hope was new''
bir şarkının her satırı bir duruma uyduğu zaman tuhaf hissediyorum, birileri bu durumu çoktan yaşadı, dile getirdi ve tüketti. ben içinde boğuşurken.
yüzüme baktığın zaman arkamda oturan kişiyi görebilirsin. üstelik mimiklerim de sana engel olmaz, sesim de, yoklar çünkü. yok ta değilim aslında, yok gibiyim. hepsini kaybediyorum. renk gidiyor, ses, düşünce, umut, arayış.. tek tek kalkıyorlar, sessizce dağılıyorlar. artık opak değilim.
bir şarkının her satırı bir duruma uyduğu zaman tuhaf hissediyorum, birileri bu durumu çoktan yaşadı, dile getirdi ve tüketti. ben içinde boğuşurken.
yüzüme baktığın zaman arkamda oturan kişiyi görebilirsin. üstelik mimiklerim de sana engel olmaz, sesim de, yoklar çünkü. yok ta değilim aslında, yok gibiyim. hepsini kaybediyorum. renk gidiyor, ses, düşünce, umut, arayış.. tek tek kalkıyorlar, sessizce dağılıyorlar. artık opak değilim.
28 Eylül 2011 Çarşamba
as good as it gets
baştan sona mükemmel günler de oluyor, bunun olasılığını kaydetmeliyim buraya. ve o günün içindeki tüm pürüzler önemini yitiriyor günün sonunda. çünkü o harika kokuyor, ve ben bunu ona söyleyerek o anı mahfetmiyorum. kendime saklıyorum tüm güzelliği. ve iki saat boyunca oyun oynuyoruz, bir o bir ben. ben berbatken dalga geçiyor, sonra ''çekil çekil ben yapayım'' diyor. sonra bir sürü adamı azıcık kurşunla vurup muhteşem etkileyici oluyorum. sonra attan düşüyorum.
sonra o, babası, ben sütlü çay içiyoruz. babası bana moral veriyor, ''sen bu işi yapacaksın devam et'' diyor.
herşeyi dozunda tutmayı başardığım günler mükemmel. elimdeki boya lekeleri koyu turuncu, sepya, crimson kırmızı. onlar bile olması gerektiği kadar. herşey bu kadar güzelken mahfetmemeyi başararak evime döndüğüm için hallelujah...
sonra o, babası, ben sütlü çay içiyoruz. babası bana moral veriyor, ''sen bu işi yapacaksın devam et'' diyor.
herşeyi dozunda tutmayı başardığım günler mükemmel. elimdeki boya lekeleri koyu turuncu, sepya, crimson kırmızı. onlar bile olması gerektiği kadar. herşey bu kadar güzelken mahfetmemeyi başararak evime döndüğüm için hallelujah...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
