29 Mayıs 2011 Pazar

öneririm

ben bazı blogları biriktirerek okuyorum.

http://misspapercut.blogspot.com/

yol hali


nasıl anlatayım, neden anlatayım bilmiyorum ki. aslında hepsi içimdeki kaydetme isteği yüzünden. olur olmaz her anın fotoğrafını çekmem de, gelip hemen bloguma hissettiklerimi yazmam da. aman kaydedeyim, bir yerlerde saklı dursun, ihtiyacım olduğunda elimle koymuş gibi bulayım. kelimeler ve resimler hep aynı anlamı taşıyor benim için, sonsuz kayıt araçları.

o zaman pazar sabahı yapılan sessiz yolculuktan çekilmiş bir fotoğraf buraya ilişsin. cam açıktı, eli dizimdeydi ve radyo eksen çalıyordu, yine en güzel olanları. eve dönmesi öyle zordur ki böyle günlerde, trafik sıkışsın diye dua ederim. yol da hep açık olur şansıma.

yollar gidebildiğimiz kadar..

24 Mayıs 2011 Salı

cumba



kesinlikle cumbalı bir evde yaşamalı. o cumbanın içine minderli bir köşe yapmalı. her gün cam kenarına yerleşip, kediyi kucağa alıp, kahve içerken kitap okumalı.

izmir'de ne güzel yaşanır

ne zaman istanbul'dan çıksam gitsem, başka şehirlerle tanışsam, istanbul'da yaptığımın yaşamak değil, sürünmek olduğunu anlıyorum. ben geniş, trafiksiz caddeler seviyorum, apartmandan çok ağaç, yeşillik görmeyi seviyorum. etrafta nefret ettiğim hükümetin bayraklarını değil, türk bayrakları görmek istiyorum, heykel görmek istiyorum, sanat merkezi görmek istiyorum.

otobüsle giderken sadece 100 metre içinde üç sanat merkezi, iki tane de tiyatro salonu gördüm. elbette aydınlık ve gelişmiş bir şehir olacak izmir. insanları çok kibar, güleryüzlü, konuşkan. sabah fırına girdim ve ''bu nedir'' diye sordum, açma ve poğaça arası bir hamurişini gösterip. dört kişi birden atladı ''boyoz onun adı, sen nerdensin bakayım, neden bilmiyorsun boyozu'' diye, öyle seviyorlar ki bu şehre ait en ufak ayrıntıyı bile, öyle bir savunuyorlar ki. iş futbola gelince bu durum iyice tavan yapıyormuş, karşıyaka-göztepe maçları pek şiddetli, pek vahimmiş, bunu da not ettik aklımızın bir köşesine.

izmir'de dostlar var sonra. balkabağından yapılmış bir ev var, ne zaman daralsam, darda kalsam, kalkıp gidebileceğim, sarılıp sarmalanacağım.

izmir'de her yer deniz kenarı, her yer denize bakıyor. evler sıra sıra dizilmiş denizin karşısında, deniz evlere bakıyor, evlere esiyor. havası ondan belki, hep yumuşak rüzgarlı.

hiç mi eleştirilecek yönü yok, olmaz mı var tabi. o kadar sokak gezdim, topu topu iki tane kedi çıktı karşıma. biri benden kaçtı, biri de elimi tırmaladı. demek ki izmir'e göçerken, istanbul'un sırnaşık, tekirli, sarılı kedilerinden toplayıp götüreceğim, başka da birşey almayacağım yanıma.

20 Mayıs 2011 Cuma

tek kalan küpe

o kadar kısa bir andı ki... mutlulukla anlattığımda, anlatılacak bir yön bile bulamadı arkadaşlarım. o kadar normaldi ki. yürürken aniden elimi alıp öpmesi. o kadar güzeldi ki. sonra bir sürü mağazaya girip çıktık, ona bir sürü şey aldık, bu gece çok şık olsun diye. sonra bir çift küpe aldı bana, hemen taktım. bir sıra minik inciden oluşan ufak bir halka, ortasında fiyonk. ''senin beni mutlu etmen o kadar kolay ki'' sıkılmasın diye yüzüne söylemedim, gülümsedim.

sonrasını anlatmayacağım elbette. ama bu sabah beşiktaşta yarı uykulu gezerken, hala gülümsüyordum. ne zaman aramıza şehirler girecek olsa böyle olur, herşey mükemmel, anlar anılaşırken. ve ben kavanozdan bir çay kaşığı nutella yemiş gibi, kala kalırım.

bu akşam otobüsten indiğimde küpemin teki beni bırakmıştı. teki şimdi benim gibi kala kaldı.

19 Mayıs 2011 Perşembe

kedim diye söylemiyorum


böyle kollarını bacaklarını uzatıp, sırt üstü, adeta bir insanmışçacına yatıyor. bakıp güldüğümüzü görünce de anlamıyor, neden ya noldu diyor, birşey mi var diyor. ne alem kedisin sen deyip ensesini sıvazlıyorum, yaa bırak, git işine diyor.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

yerleştir






belki de resmi, çizgiyi bırakıp, enstelasyon yapmak lazım. sanki resim yapanlardan daha çok eğleniyorlar, sanki kendilerini daha net ifade ediyorlar.. bilemiyorum, bu ara gördüklerim aklımı ve gözlerimi pek meşgul ediyor, pek keyiflendiriyor.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

loş


günler soluk renkli, üstlerinde nostaljik ışıklar yanıyor. kahve fincanları yarı dolu, kedi uykulu. sürekli otobüsle bir yerden bir yere gidiyorum bu aralar, belirli bir evi olmayan, yarı göçebe bir haldeyim. gözüm çok sık dalıyor, sürekli misafir halinde olduğumdan olabilir. izmir'e gitmeme çok az kaldı, iyi gelecek gibi, güzel dostlarım. hayatıma pek çok değişikliği aldım, biraz zorlanarak, biraz mecbur kalarak, şimdi çizdiğim labirentin içinde köşelere çarparak el yordamıyla ilerliyorum. ama şikayet etmeyeceğim, ortalığı bu kadar dolduran bendim, şimdi biraz boşluk isteyemem.

saçlarım ne çabuk uzadı, sanki tek derdim tekrar kısa saçlı olmakmış gibi, gözüm makasta, tekrar belime gelmeden bir kez daha kısaltsam.. havalar da ısınıyor zaten. kısa saç, çizgili tişört, babet ne güzel olur bir arada, süt ve kurabiye gibi olur. bir gece sıkılmasına bakar tekrar kısa saçlı olmak.

dayım ve ananemi izliyorum gülümseyerek. dayım ananeme ''madam'' diyor. ananem dayıma ''mösyö'' çok kibarlar, çok tatlılar. uzun süren yalnızlıktan sonra aileyle sürekli bir arada olmak, güzel, gülümsetiyor.

eskiden her gün az az yazardım. şimdilerde elim gitmiyor, erteliyorum kendime ait düşünceleri. hayatım başka ayrıntılar tarafından ele geçirilmiş gibi. hayır hayır, şikayet etmeyeceğim. yine de elimde kocaman bir kupa, pencereden dışarı dalmış, dalgın dalgın kedimi severken, başka birşeyleri özlüyorum. belli belirsiz.

boston night



ilk bilgisayarda resmimi yapmış bulunuyorum dostlarım, gururluyum. daha önce paintte pek çok muhteşem denemem olmuştu fakat bu sefer eğitiliyorum, durum farklı. bu gece manzarası da benim illustrator'de yaptığım ilk resim. elle çizsem 10 dakikada bitecek olan kıytırık bir kompozisyon, benim gibi bir teknoloji katilinin elinden kırk dakikada zor çıktı, yavaş yavaş işte...

24 Nisan 2011 Pazar

bozcaada'da olsak





şimdi bozcaada'da olsak seninle ya, sen arabayı kullansan, ben yanında haritayı incelesem kafam karışmış. arada camdan elimi çıkarsam, rüzgara dokunsam. en güzel yol müziklerini dinlesek huzurla, sonra biraz da kuşları, böcekleri duymak için müziği kıssak. en soğuk denize girsek, duramasak, üşüsek, çıksak hemen. ben dünyanın en berbat kumdan kalesini yapmaya başlasam, sen gözlerini bayıltarak beni izlesen. sonra en büyük derdimiz olan akşam yemeğini konuşsak, nerde yesek, ne yesek, simyon'da karar kılsak, ya da bir başka meyhanede, o mükemmel mezelerin arasında, kalamara, ahtapot pilavına, deniz börülcesine doysak. şarabın en güzelini içsek, ama sen araba kullacağın için senin payını da ben içsem. rüzgar hep olsa, hafif hafif, fısıltı gibi.

bozcaada'da olsak. kalsak. dönmesek geri.

21 Nisan 2011 Perşembe

sadece merak ettim

deniz otobüsüyle kadıköy'e geçiyordum. önümde bir çift vardı, kadın başını adamın omzuna koymuş, arada öpüşüyorlar, denize bakıyorlar, mırıl mırıl konuşuyorlar. adamın saçları bembeyaz, kadının saçları kızıla boyalı. ellerini gördüm, yaşları en aşağı yetmiş. seyrettim onları biraz utanarak, biraz merak ederek. bir insanla elli küsür yıl geçirmenin nasıl birşey olduğunu merak ettim. bir insanla büyümeyi ve yaşlanmayı genellikle sıkıcı bir alışkanlığın kırılamaz tekrarı olarak gören ben, bu defa bunu huzur verici ve çok güzel buldum birden bire. sonra kendimi düşündüm istemsiz, acaba bir insanla birgün elli yılımı geçirmiş, onun bir parçası haline gelmiş olabilecek miyim diye. sadece merak ettim, yanlış anlamayın, böyle birşeyi istemiş değilim. bazen bazı hisleri yaşıyor olmak nasıl bir duygu, merak ediyorum sadece. ve o çift o kadar sevgi dolu ve huzurluydu ki, o an yanlarına oturup ben de başımı omuzlarına yaslayıp sarılmak istedim, ürkütmeyeyim diye vazgeçtim..

ev



bisikleti ile ege turunda olan arkadaşım koray'ın çektiği bu fotoğrafa bakakaldım.. sahip olmak istediğim herşeyin bir pakedi gibi bu fotoğraf. üst katı atölye, denize bakan, hamaklı, bol ağaçlı, bahçeli bir ev.. araba olmasa bile olur hatta, çevredeki ufacık kasabalara yürürüm ben. geleceğe dair fazla şey beklemesem de, doğada ufak bir ev bekliyorum, serin akşamlar ve kalabalık kahvaltı sofraları da.

bu da koray'ın bisiklet günlüğü, pek keyifli:

http://longlongwaysfromhome.blogspot.com/

17 Nisan 2011 Pazar

geçer tabi, biliyorum.



elimde yarısı dolu bir kupa, buz gibi olmuş bir nescafeyi zorla içiyorum. güneş batmış, akşam olmuş, farkında değilim saatin. elim ne filmlere gidiyor ne birşeye, öylece oturuyorum. mutluluk ne kadar az şeye bağlı, böyle zamanlarda daha iyi anlarım. ve biryerlere, birilerine söyleme ihtiyacı duyarım, normal zamanlarımızda, herşey yolundayken ne kadar mutlu hissettiğimizi. değerini bilmediğim mutluluğum. kedim bacaklarıma sürtünüyor, sırtını kabartarak, en keyifsiz halimde bile gülümserim bu haline. neil young'dan old man'i dinliyorum arka arkaya, birazcık daha hüzün ya da huzur için, bilemiyorum. tüm gün beni sevecek birine ihtiyacım var diyor şarkıda, ah ne kadar zor tüm gün sevecek birini bulmak. ama inan derdim şuan bu değil. derdim ne zaman nasıl soğudunu anlamadığım kahve de değil.

bir dahaki mutluluğu ellerimin arasından bırakmayacağım.

iyileş pamuk

inan hiç tadım tuzum yok. üzgün gözlerle ananemi izliyorum. sürekli öksürüyor. öksürük aralarında bana moral vermeye çalışıyor. ben ona vereceğime, yine o bana güç veriyor. benim canım o. iyileşsin başka birşey istemem, şikayet de etmem ondan bundan. yeter ki pamuğumla yine kahkahalar atarak konuşalım, keyif çayları içelim.

12 Nisan 2011 Salı

ikinci kedi ama nasıl



bu kedi demin balkonumdan usul usul salonuma girmiş. bugün ikinci oluyor. ilk yaptığında kedim duymadan dışarı bırakıp, bir de fotoğrafını çektim vedalaşmadan. ama ikinci girdiğinde doğrudan kedimin mama kabına kurulup, karnını doyurduğu için, tanışmalarını önleyemedim. patiler, pençeler havada uçuştu, kedi küfüleri edildi. şimdi birisi pencerenin dışında, birisi önünde öfkeyle bakışıyorlar.

ben ikinci kedi için annemi ikna etme planları yaparken, bu kavga hiç iyi olmadı.

10 Nisan 2011 Pazar

konuşmamız lazım...



böyle başlayan hiçbir konuşmadan hayır gelmez.

3 Nisan 2011 Pazar

ben, gri





başka renk gelmiyor içimden. kaygılıyım.