29 Ekim 2016 Cumartesi

Bu yazdan geriye kalanlar

Neden hala ve hiç ara vermeden blog yazdığımı hatırladım, şu ''Zaman geriye dönüp bakınca aşırı hızlı geçiyor ve düşüncelerimi unutmak istemiyorum.'' amacımı. Sonra bu yazın ne kadar çabuk, çaktırmadan ve bir sürü şey hissettirerek geçtiğini, çoğu zaman da bir şeyler yazmaya ve kaydetmeye zaman bulamadığımı. Hatırlamayı istediklerim vardı olan bitenler içinde, onları kısaca buraya ve gelecekteki geri dönüşümde okumaya bırakıyorum. Kronolojik sırayla bu yaz;

1. İkinci kez bir sanat kampı tecrübesi yaşadım.
'Sanat' ve 'kamp' kesinlikle yanyana gelmemesi gereken kelimelerdi bana göre, çünkü aşırı efor ve sosyalleşme içeren her şeye kafadan karşıyım ve girişmiyorum. Bu seferkine mecbur kaldım, atölyece gittiğimiz için daha az stresli, yine kaotik, hafif cinnetli, ama çok güzeldi. 5 günde büyük tablo bitirmek hala çok gereksiz bir aksiyon, hatta yanlış da, ama disiplin için epey iyi bir spor. (Bu bahaneyle 2 defa da uçağa bindim ve uçak korkum ''Aklını yitirecek biçimde bir panik''ten, ''Arabanın arkasında kutunun içinde giden bir kedinin memnuniyetsizliği''ne evrildi, bak bu büyük gelişme!

2. PATTI SMITH KONSERİ!
 Ben bunu nasıl yazmamışım, nasıl uzun uzun anlatıp kaydetmemişim bilmiyorum. Öncesindeki bir hafta ile sonrasındaki bir hafta heyecandan uyuyamadığım, izlediklerimi ve duyduklarımı zihnime heykel olarak dikmek istediğim, hayatımın konseri ve deneyimiydi. 20 yaşımdan itibaren bütün önemli ve önemsiz anları Patti Smith'in müziği ve şiirleri eşliğinde yaşadım, atölyede sayısız kez Horses ile dans ettim ve kişisel peygamberimi canlı canlı gördüm sonunda, oh şükür! Konserinden önceki gün kitaplarının imza günü vardı ve kendi kendime aşırı baskı yapıp, ''Ya saçmalarsam, ya aşırı ağlarsam, ya kilitlenirsem ve donakalırsam'' diyerek gitmedim, bu da hayatımın sayılı pişmanlıklarından biri olarak kaydolsun. O kadar sakin, bilge, güzel ve hala ''o şeye sahip'' bir formdaydı ki, hem müzikal olarak, hem insan olarak bir kez daha sarstı ve çarptı beni. Umarım en azından bir kez daha sahnedeki halini, şiir okurken ellerinin o zarif hareketlerini ve grubuyla iletişimini izleyebilirim.

3. 30 yaşıma girdim.
Sanırım bunu kabullenmem için epey bir kez daha yazmam ve tekrar etmem gerekecek. Yok, yok hiçbir şekilde ikna olamıyorum, 30 hala kocaman ve içini dolduramadığım bir rakam ve ben alışılmış basamakların hiçbir gereğini yerine getirmedim, getirme gereği de hissetmedim. Hala kalıcı ve maaşlı bir işim yok, evlenmedim, haliyle çocuk yapmadım, ailemden ayrı yaşamak bile başlı başına sarsıcı ve büyük bir olaydı. Bunları eksikler olarak görmüyorum, tam tersi ilerde geriye dönüp baktığımda ''İyi ki her şeyi yavaştan ve sağlam bir şekilde gerçekleştirmişim, içime sinmiyorsa da hiç girişmemişim.'' diyeceğim, bugün 20 yaşıma dönüp baktığımda hemen her şey için dediğim gibi. (Mesela hiç sigara içmedim, denemeyi düşünmedim bile. Bir şey kaçırmış gibi de hissetmiyorum.) Evlilik ile sigarayı benzetmek ne derece doğru, bir gün çok doğru bir karar gibi görünürse ne yaparız bilmiyorum, sadece 30 yaşımdan beklenen hayattan çok uzak, çok toy ve benim için yeterince dolu bir hayat yaşadığım. Önümdeki 10'luk dilim için de aşık ve mutlu kalmak, içime sinen resimler yapmak, doğaya daha yakın olmak dışında dileğim yok.

4. Ayşe'mizi kaybettik.
Bu da kaydetmediklerimden biri. Çok, çok kötüydü. 19 yaşında, kedilerin sultanı, ağır abla ve büyük-beyaz kızımız gitti. Son 6 ayını bizim evde geçirdiği için mutluyum, onunla yaşamak çok özel bir deneyimdi, çok ama çok güldürdü bizi yaşlı kızımız. Her gece çıkardığı uluma ile anırma arası sese uykumuzda kahkahalarla gülerdik, ben kalkıp salonda yanında otururdum (Neden gecenin bir vakti öyle bağırdığını ne veterineri, ne biz asla bilemedik, büyük ihtimal yalnızlıktan ürküyordu.) Yıllarca aile evinde, sevgilimin babasından başka kimsenin kucağına oturmayan Ayşe, artık kucağımdan kalkmaz olmuştu, göbeğini açıp şımarıyordu, bazen yavru kediye dönüyordu elimin altında. Böbrekleri ve hasta bünyesi dayandığı kadar, son ana kadar hep hanımefendiydi, yüzüme çok anlamlı bakardı, sevgi doluydu, biraz daha yazarsam yine ağlamaya başlayacağımı da biliyorum. Dolmayacak bir boşluk ile gitti işte büyük-beyaz.
Sanırım bu kadar, geriye kalanlar da her yaz olan şeylerle aynı. Yine birkaç hastane ziyareti, iğne ve serum, antibiyotik (Yani yine berbat bir bünyenin çeşitli sürprizleri) onun dışında 3 hafta Bodrum'da hayat, 3 hafta Cunda'da hayat (Bunlar ne büyük şanslar, ihtiyacı olan herkese İstanbul dışında dilediği kadar bulunma özgürlüğü diliyorum, amen!) Resimsel anlamda pek bir numaram olmadı, bir kaktüslü peyzaj (ki en kötü işlerimden biri oldu) birkaç ufak kağıt, iki yeni tuval için de ancak astar atabildim. Şimdi önümde Tüyap Sanat Fuarı var, yılın en yoğun, dolu ve yorucu zamanı demek bu. Çok az günüm ve bitmesi gereken iki büyük tablom var, elbette ki bu sebeple grip oldum ve yataklara düştüm (Çok iyiydi sevgili bünyem, gerçekten çok komiksin^^) Şimdi de aile evimde, muhteşem anne şefkati ile dinleniyorum. Hayatın pek de fena gözükmediği, sakin günlerden biri, bulmuşken tadını çıkarmak lazım. O zaman derhal kedi Şeker ve çay gelsinler şöyle.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder