11 Ekim 2016 Salı

Tam kitap okuma havası

   Bu sabah hava kapalıydı uyandığımda, heyecanla beklediğim günlerden birinde olduğumu anladım. Yağmur yağacaktı Cunda'da! Hava koyu gri ve kocaman bulutlarla kaplıyken, bahçenin çimenleri olduğundan da yeşil ve parlak göründüler gözüme. Derin derin nefes alırken, bir şarap uzmanı gibi havayı moleküllerine kadar analiz etmeye çalıştım, ne kokuyor bu, ne kokuyor? Azıcık zeytin kesin var, hep var. Çam var, biraz keskin, çokça ferah. Kekik, biberiye, reyhan gibi lezzetli otların kokusu var, belki onlardan dolayı karnım hep aç. Sonra deniz kokusu, mis gibi ve temiz, iyotlu bir deniz kokusu her sokakta, kıyıdan uzakta bile var. O yüzden ''En çok nesini seversin?'' deseler, galiba havasını söylerim, kokusunu, rüzgarını, hafiften esmesini. Kahvaltı sırasında açtım kitabımı, 300 bilmem kaçıncı sayfadan devam etmek için.
  Kahvaltıdan sonra Taşkahve'ye yürüdüm, elimde kitabım ve ne kadar uyusam yetmeyen uykumla. Koca bir fincan Türk kahvesi söyledim, az şekerli. O sırada bir balıkçı teknesi yaklaştı, işte o zaman ortalık hareketlendi ve şenlendi. Dört bir yandan, renk renk ve boy boy kedi kıyıya koşturdu, birazdan neler yiyeceklerini bilerek. Balıkçı ayıkladı, ayıkladıklarını onlara attı, bir şeyler kapanlar hemen sakin bir köşede paylarına düşenleri yediler, balıkçı ayıklamaya ve kedileri mutlu etmeye devam etti. Kitabımın 300 bilmem kaçıncı sayfasındaydım, büyük bardakta bir çay istedim.

  Sonra tanıdıkları gördüm, gittim yanlarına şu yeni yoldaki evleri konuştum. Birisi kendine atölye arıyordu, değirmenin yanındaki eve bakmıştı, çok küçük bir Rum eviydi, büyük tablolar yapıyordu ve olmamıştı. Biz bir yer bulmuştuk, kirası uygundu, evi görmemiştik ama güzel anlatmışlardı, evler bu sezon zaten düşük fiyata gidiyordu. ''Mustafa bey yok etrafta hayırdır?'' Akşamüstü geliyor o. Kooperatif çay evi de iyiydi, sabah vakitleri çok tenha ve güzel oluyordu. Yarın da yağacakmış, sonra açar, daha çok sıcak olurdu bu hava zaten. Baharda bir ayarlayalım da Midilli'ye gidelim, arkadaşın teknesi var. Ay biz de çok isteriz, mutlaka yapalım.'' İki çay, bir de kahve içtim, elim kitabımın açık sayfasında, laf lafı açtı, arada kedileri birlikte beslediğimiz hanım geldi, birileri kalktı, başkaları oturdu. 300 bilmem kaçıncı sayfada elimi ayraç yaptım, benim kedilerden birinin top yapılmış bir peçete ile çılgınca oynamasını izlemeye daldım.

  Şimdi, en sonunda, günlerdir beklediğim incecik yağmur var. Deniz gri-mavi, gökyüzü de, bu ikisinin renginin yansıdığı hemen her şey de. Kediler ve köpekler evlerin diplerine çekilmiş, birbirlerine sokulmuşlar. Taşkahve'nin müşterileri açıkhavadan içeriye geçtiler, içerisi bir curcuna ve neşeli kalabalık, tavla sesleri ile çay bardağındaki kaşık şıngırtıları huzurlu. Yağmur hızlandıkça etraf iyice güzelleşiyor, her şeyi ama her şeyi izlemek ve zihnime kaydetmek telaşına düşüyorum, aklımın içinde muhteşem bir müzik duyuyorum. 300 bilmem kaçıncı sayfadan umudumu kesip, ''Neyse artık, başka sefere.'' diyerek kapatıyorum kitabı, yağmurluğumu giyip kalkıyorum. Önceki gün ve ondan önceki gün de, başka hava durumlarında olduğu gibi.

1 yorum:

  1. Öyle güzel yerlerde ve ortamlarda sayfalar hep 300 bilmem kaçıncı :) Kitabı yanına almazsan eksik gelir, alınca da sayfalar değişmez. Yine de güven dolu.

    YanıtlaSil