18 Ekim 2023 Çarşamba

Yağmurlu, serin günün gecesinde

   Buraya içim sevgilerimle ısınıp gevşemiş, odamızda tül perde havalanırken, önümde hep iyi olasılıklar görünürken, sevdiğim adama güven ve aidiyet duyarken yazdığım uzun seneleri hatırlıyorum. Kaydettim hepsini, en başından, en detaylı haliyle, okurken tekrar yaşamak isteyeceğimi biliyordum. Böyle bir halde değil, gülümseyerek ve hatta sesle ona, anneme, kendime okuyacağımı. Geçen gün kendi kendime ''Ben artık anlatmaya da, anlaşılmaya da inanmıyorum'' dedim. Bu nasıl böyle oldu, biliyorum ama algılayamıyorum. 

  Ne çok dinleyen vardı, ne çok izleyen, paylaşan. İzole olmanın da katmanları var. Ben arıyorum insanları, telefonları açmayan, telefondan kaçan ben, görüşmeye gücüm olmadığı halde arayıp hatır soruyorum birkaç eski ama yakın yüze. ''Ben hala buradayım, unutmayın beni'' demek istiyorum sanırım. Kendim de bilmiyorum. Onsuz çıkmak da iyi hissettirmiyor, onunla çıkmak da. Artık dışarısıyla pek bir işim kalmamış gibi hissediyorum, bundan da rahatlık duyuyorum. Dışarısı demek, yaşamak demek değil, normallik demek hiç değil, bunlar sadece bana baskıyla dayatılanlardı. Böyle uzakta, dışarısının hiç keyifli olmadığı bir mahallede ve semtte yaşarken, kendimize kurmakta olduğumuz yeni yuvada anlıyorum. Yaşamak, anlam ve sevgi, güven ve huzur neredeyse, orada. Benimkiler evin içinde, eğer doğada değilsek. Bu anormal değil, hiçbir zaman değildi. Anormal olan, bir kişinin huzur ve güven anlayışına en sert şekilde müdahale etmeyi kendine hak bilmek, o kişiyi iyice yalnız ve garip hissettirmekti. Nasıl izin verdim, nasıl dayandım bilmiyorum şimdi. İyi ki uzaklar, sevgim o kadar çok kırıldı ki. 

  Ekim ayı, ortalama 23-24 derece ile sürüyor, güneşli, serin. Kendimi onarmak için iyi besinler almaya, probiyotiklerle beni geçen ay korkutan bağırsaklarımı onarmaya devam ediyorum. Şu iki günlük hamburger ve tatlı kaçamaklarını saymazsak. Bolca dinlenmek de var. Bedenimin, ruhumun, zihnimin ihtiyaç duyduğu kadar dinlenmek. Onarılmanın en önemli hali. Annemle Cuma akşamı ilk kez Bağdat Caddesine birlikte gittik. Yorgun bir gündü ve mecburen gittik ama sonrasında güzel bir yemek yememiz için canımı ikna ettim, iki kadeh blush bile içtik. Onun yüzündeki gülümseme, andan aldığı keyif, birbirimize en şefkatli, en nazik şekilde destek olmamız nasıl da onarıcı. Bunları yapabildiğimiz için hep şükrediyorum. Ben bir odada aylarca, toplamda iki sene boyunca katılarak ağlamamızı, birbirimize acıdan bir şey olacak diye korkuyla, kederle bakmamızı unutmadım, annem de unutmadı. Hala içimiz titreyerek, gözümüzden sakınarak bakıyoruz birbirimize. Öyle yalnız, öyle acımasızlıklar içinde kaldık biz. Artık yapabildiğimiz her şey ferahlamak, iyileşmek, ağır hislerimizden hafiflemek için. Terasta iki pazar önce ettiğimiz o kahvaltının bile keyfi, hafifliği, birbirimize bakıp gülmemiz, bulutlar, çaylar... Güneşten pişip içeri kaçmamız. Nasıl iyi geliyor. Nasıl şükrediyorum. 

  Bugün sık sık olduğu gibi yorgun, tükenmiş, yakın geçmişin kederi altında sıkıntı dolu hissettim. Senelerin alışkanlığı ile buraya geldim. Artık kimse okumasa, merak etmese, sormasa da (belki daha iyi sonunda) kendime, ben buradayım diyorumdur. Hasretlerimle, yitirdiklerimle, çok hızlı kabullenmek zorunda bırakıldığım ve hiç kabullenemediklerimle, elimde ve yanımda kalan en harika ve en öz hislerle, ben kendim. Çay kupamız, loş odamız, dalgın bakışlarımız ve birbirimize gülümsememiz ile, geceyi kaparken ben yine şükredeceğim. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder